HİZMETÇİ BÜŞRA-ÖYKÜ

Havada karabulutlar belirmişti. Belli ki yağmur yağacaktı. Bu yüzden insanlar bir telaş vardı. Yağmurdan etkilenmemek için koşuşturuyorlardı. Az sonra fırtına koptu. Bu fırtına öyle şiddetliydi ki insanlara bir yerlere tutunmaya çalışıyorlardı.

Salih, yağmurlu havalarda hiç âdeti olmadığı halde dışarıya çıkmış dolaşıyordu. Belli ki onu dışarıya çıkaran bir sebep vardı. Onun için dışarıya çıkmış dolanıyordu.

Büşra, evinde çalıştığı hanımının verdiği emri yerine getirmek için o havada dışarıya çıkmıştı. Aslında o kararan havaları hiç sevmezdi. Öyle havalarda korkudan titrer kaçacak delik arardı. Böyle davranmasının sebebi ise geçmişe dayanıyordu.

O köyünde annesi ve babasıyla mutlu mesut yaşıyorlardı. Pek bir şeyleri yoktu ama güler yüzle, sabırla, birbirlerine karşı anlayışlı davranmayla mesut oluyorlar. Bu şekilde geçiniyorlardı, ta ki o kara güne kadar.

O gün akşama kadar tarlalarda çalışmışlar, geri dönmek için hazırlık yapıyorlardı. Tam hazırlıklarını yapıp geri döneceklerdi ki aniden hava karardı ve ardından fırtına koptu. O fırtına öyle sert esiyordu ki adeta yer yerinden oynuyordu. O ve babası da fırtınaya yakalanmış tutunacak yer arıyorlardı.

Babası, kızını korumak için onu iyice saklamış, kendisi açıkta kalmıştı. Bu yüzden de fırtınaya yakalanmış ortadan kaybolmuştu. Bunlar olurken o daha on yaşındaydı.

Babasının, fırtınadan dolayı ortadan kaybolmasının ardından ağlaya ağlaya fırtınanın dinmesini bekledi. Fırtına dinince eve koşmuştu. Ama o da ne evleri şiddetli fırtınadan dolayı yerle bir olmuş, annesi de o evin altında kalarak can vermişti. O gün sadece onların evi değil, birçok ev yerle bir olmuş, birçok kişi ya ölmüş ya da yaralı kurtulmuşlardı.

Onun bildiği kadar annesinden ve babasından başka akrabası yoktu. Annesi ve babası da ölünce kimsesiz kalmıştı. Bundan dolayı da köyün muhtarı ortada kalmasın diye hali vakti yerinde olan birine besleme olarak verilmişti.

*******

Selma Hanım, sinirliydi. Çünkü besleme olarak yanlarına gelen Büşra geç kalmıştı. Oysa kendisi geç kalınmasını hiç sevmez, hizmetçilerinin geç kalması durumda ise onlara çeşitli işkencelere maruz bırakırdı.

Büşra gelene kadar kapının önünde dört dolanıp durdu. O kapıda görününce koşarak yanına gitti. Sinirle kulağından tutarak çekti. Ardından ona:

‘Seni gidi besleme parçası, demek geç kalırsın ha’ dedi ve iterek yere düşürdü. Üstüne çıkıp tepindi. O kadar eziyete rağmen hırsını alamayıp bütün evi baştan aşağıya kadar sildirdi. Diğer çalışan hizmetçilerine ‘Ona kim yardım ederse aynı şeyleri yaptırırım’ deyip tehditler savurdu.

‘Onun eziyetleri bir gün bitecek, ama ne zaman. Bana yapılan eziyetler o kadar fazlalaştı ki ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. Neredeyse bu eziyetlerden kurtulma ümidim kalmadı. Ah annem! Vah babam! Siz varken ne mutluyduk. O zaman hayata umutla bakardım. Ama şimdi…’ diyordu Büşra, müştemilatta beraber kaldıkları hizmetçi Selen’e.

Selen, onun en yakını ve sırdaşı gibiydi. Sıkıntılarını dinleyen ve rahatlamasını sağlayan oydu. O olmazsa çoktan yok olur giderdi.

Diğer hizmetçilerin anne ve babası olduğu için onlara fazla dokunmaz, Büşra’ya ise yapmadığı eziyetleri bırakmazdı. Yine öyle olmuştu. O, Selen’le konuşurken Selma Hanım onların konuşmasını duymuş ve paldır küldür onların odasına girmiş sinirle bakıyordu.

Selen’de Büşra’da Selma Hanım’ın kendi odalarına sinirle girmesi karşısında korkudan ne yapacaklarını şaşırdılar. Ayakta dikilip onun ne diyeceğini beklediler.

Selma Hanım, ikisine de sinirle baktıktan sonra Büşra’ya dönerek:

‘Seni nankör seni! Benim yanıma geldiğin zaman ağzın daha süt kokuyordu’ dedi ve üzerine yürüdü. Saçını tutup yere yatıracaktı ki Selen araya girdi ve engel oldu.

Selen, araya girmese ona yapmadığını bırakmazdı. O engel olunca bu seferde ona döndü ve tokat attı. Ardından odadan çıkıp gitti. O gidince Büşra:

‘Selen, benim yüzümden sende dayak yedin. Bunun için senden özür dilerim’ dedi üzgün bir vaziyette.

Selen, yediği tokatın etkisi geçtikten sonra Büşra’ya:

‘Boş ver be arkadaşım, biz nasıl olsa alıştık bu durumlara. O yüzden fazla kafana takma’ dedi Büşra’yı teselli etmek için.

‘Sen ne iyi arkadaş ve can yoldaşısın’ dedi ve Selen’e sarılıp ağladı. Rahatlayana kadar öylece kalakaldı.

*********

Salih, hali vakti yerinde zengin bir iş adamıydı. Annesinin ısrarlarına rağmen evlenmeyi hiç düşünmemişti. Çünkü etrafındaki bayanlar menfaat peşinde olan, gözü yükseklerde olan tiplerdi. Bu yüzden de evlenmemeyi hiç düşünmemişti.

O aslında sık sık rüyalarında gördüğü kadını arıyordu. O yağmurlu günde de yine aynı şekilde olmuştu. Hiç âdeti olmadığı halde yağmurlu havada çıkmıştı. Özel şoförü kendisiyle gelmek istemişti ama o buna izin vermemişti. Bu yüzden de arabayı kendi kullanıyordu.

Yağmur gittikçe şiddetini artıyor, silecekler durmadan çalışıp duruyordu. O buna rağmen geri dönmeyi hiç düşünmüyor. Düşlerinde gördüğü prensesini arıyordu. Bir ara onu görür gibi oldu. Onu gözden kaçırmamak için sürekli ona bakıyor, nereye gittiğini gözlemlemeye çalışıyordu. Bu yüzden az kalsın kaza yapacaktı.

Onu ilk gördüğünde kalbi neredeyse duracak gibiydi. Tıpkı rüyalarındaki gibi narin ve hüzünlüydü. Ne olur beni kurtarın der gibi bakıyordu. Ellerinde bir sürü poşet vardı. Şimşek her çaktıkça yerinde zıplıyor, sanki etrafından bir tehlike gelecekmiş gibi sağına soluna bakınıyordu. Üstü başı yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Ayrıca elbiseleri bakımsız ve eski görünüyordu. Belli ki zor durumlarda yaşıyordu.

Onun halini görünce içi acıdı. Kim bilir ne hayat yaşıyordu ki bu hallerdeydi. İçi sızlaya sızlaya evine geri döndü. Annesi onun hüzünlü halini görünce ne olduğunu sorsa da bir şey anlatmadı. Anlatsa ne yazardı ki. Annesi onun hüzünlü haline çözüm mü bulabilirdi. Hayır bulamazdı. Çünkü annesi de fakir insanlara karşı mesafeliydi. Bu yüzden hiçbir şey anlatmadı, anlatamadı.

*********

Büşra’nın her günü çileliydi. Kimsesi ve gidecek bir yeri olmadığı için hanımından her gün dayak yiyor ve azar işitiyordu.O buna rağmen sabırla kendisini bu çileden kurtaracak birilerini bekliyordu. Her namazdan sonra Allah Teâlâ’ya kendisini bu çileden kurtarması için dua ediyordu, gözyaşları içerisinde.

Onun en rahat ettiği yer seccadesiydi. Özellikle herkesin uykuya çekildiği zaman seccadesinin üzerinde uzun uzun dua ediyor, dua ettikçe de içi ferahlıyordu.

Bir gün babasını rüyasında gördü. Babası ona ‘Yavrum, sabret bir adam karşına çıkacak ve seni bu çilelerden kurtaracak’ diyordu. Bu rüya üzerine içine ferahlık geldiği hissetti ve kendisini kurtaracak olan o kişiyi beklemeye başladı.

Selma Hanım’ın bir oğlu vardı Tarkan. O da tıpkı anası gibiydi. Gaddar, zalim ve içten pazarlıklı biriydi. Annesi yetmezmiş gibi kendisi de Büşra’ya zulmediyordu. Zaman zaman ona sarkıntılık ettiği de oluyordu.

Bir gün Büşra, salonda temizlik yaparken Tarkan salına salına salona geldi. Belli ki sarhoştu. Neredeyse düştü düşecekti. Tam düşecekti ki Büşra onu tutmaya çalıştı. Onun bu iyiliğine karşı Tarkan, ona sarılıp öpmeye çalıştı. O da kendisini korumak için onu itti ve yere düşürdü. Düşerken de kafasını sandalyeye çarptı. Çarpar çarpmaz baygınlık geçirdi. Ayrıca kafası da kanıyordu.

Salondan gelen gürültüyü duyan Selma Hanım, koşarak salona geldiğinde oğlunun yerde baygın yattığını ve Büşra’nın da ayakta dikilmiş bir şekilde titrediğini gördü.

Oğlunun yerde baygın yattığını gören Selma Hanım, hızlıca giderek Büşra’nın saçlarından tutup çekiştirmeye başladı. Çekiştirirken de ona:

‘Seni nankör seni! Söyle bana oğluma ne yaptın?’ dedi gözlerinden kan fışkırırcasına.

Büşra, Selma Hanım’ın tutumu karşısında ne diyeceğini bilemedi. Sadece ‘Ben, ben’ diyebildi.

Selma Hanım, telefonu eline alıp 155 Polis İmdat’ı aradı. Ardından 112 Hızır Acil Servisi aradı. Polisler gelirken o da Büşra’ya karşı ağzından gelen her şeyi söyledi. Polisler gelince onlara:

‘Sayın Polis memurları’ eliyle Büşra’yı işaret ederek: ‘Şu karşınızda gördüğünüz hizmetçimiz oğlumu öldürmeye çalıştı. O yüzden ondan şikayetçiyim’ dedi.

Polis memurları Büşra’nın da bir şey dememesi üzerine onu apar topar alıp götürdüler. Onlar gittikten sonra da Hızır Acil Servis gelip Tarkan’ı hastaneye götürdüler. Orada acilde kontrol edildikten sonra ameliyata alındı.

*********

Salih, holdingde gelen evrakları kontrol ediyordu. Ama kafasını bir türlü toparlayamıyordu. Hangi evraka baksa rüyasında ve ayrıca çarşıda gördüğü kız aklına geliyordu. Ne oluyordu böyle kendisine, yoksa âşık mı oluyordu? Şimdiye kadar hiçbir kıza ilgi göstermemişti. Hoş, etrafında olan kızlar ona ilgi gösteriyordu ama o onlara ilgi göstermiyordu. Çünkü onlar kendisini elde etmeye çalışan yalaka tiplerdi. O yüzden de onlara ilgi göstermiyordu.

Sonunda holdingde işi bitmişti ama kendisi de bitmişti. O yüzden hizmetliden kendisine kahve yapmasını rica etti. Kahvesi yapılıp gelince onu keyifle içti. Ardından çantasını toplayıp holdingden çıktı. Özel şoförünü çağırıp aracına bindi. Şehrin içinde yol alırken rüyasında gördüğü kızı polis aracına bindirilip gördü. Onu görür görmez şoföre aracını durdurmasını söyledi. Ardından araçtan inip polislerin yanına gitti ve neler olduğunu sordu. Kendisi ve ailesi tanınmış olduğu için polisler hemen onu tanıdılar. Tanır tanımaz ona:

‘Salih Bey, Selma Hanım’ı duymuşsunuzdur. Aracımıza bindirdiğimiz bu zanlı onun oğlu olan Tarık’ın kafasına sert bir cisimle vurup yaralamış. Onlarda şikâyetçi olunca bizde onu alıp götürüyoruz’ dedi güler yüzle.

Salih, Selma Hanım’ın ve oğlunun ismini duyunca yüzü ekşidi. Onların nasıl bir karakterde olduğunu bildiği için kıza acıdı. O yüzden de tam olarak neler olduğunu öğrenebilmek için onların arkasından karakola gitti.

Karakola geldiği zaman onu ilk kez yakından göreceği için kalbi heyecandan küt küt atıyordu. Bu yüzden de kalbini tutup ‘Onun kim olduğunu ve nasıl biri olduğunu daha bilmiyoruz. O yüzden sakin ol’ diyordu kendi kendine.

Karakoldan içeri girdiğinde heyecandan neredeyse düşecek gibi oldu. Bu yüzden de polis memurlarından biri ona:

‘Beyefendi iyi misiniz?’ dedi. Bu soru üzerine ‘Teşekkür ederim, ben iyiyim’ dedi ve komiserin nerede olduğunu sordu. Polis memuru bunun üzerine komiserin odasını gösterdi.

Salih, gösterilen yere doğru sert adımlarla gidiyor, karşısına kimin çıkacağını bilemiyordu. Ama ne olursa olsun kızı düştüğü durumdan kurtarmaya niyetliydi, işin ucunda para olsa bile.

Komiserin odasına gelince nazikçe iki üç defa vurdu. Ardından kapıyı açıp içeriye girdi. O sıra komiser önündeki evraklarıyla ilgileniyor, içeriye kimin girdiğine bakmıyordu.

Salih, odaya girdiğinde komiserin kendisine bakmadığını görünce kendisini belli etmek için öksürdü. Bu öksürük üzerine komiser kafasını kaldırdı ve Salih’i gördü ve her ikisi de gözlerine inanamadı.

Komiser, Salih’i görür görmez ona:

‘Salih Bey, sen ha!’ dedi şaşkın bir ifadeyle. Salih’te Komiseri görünce ona:

‘Yakup, bu sen misin?’ dedi o da şaşkın bir ifadeyle.

Komiser Yakup, üzerindeki şaşkınlığı attıktan sonra oturduğu koltuktan kalkıp Salih’in yanına gelip sarıldı, uzun süre görememenin verdiği hazla.

Birbirlerine sarılıp hasret giderdikten sonra Komiser Yakup, oturması için ona yer gösterdi. Ardından ona:

‘Salih Bey, seni buraya getiren neden nedir? Anlat bana da derdini bilelim’ dedi babacan bir tavırla.

Salih, yılların verdiği hasretle Komiser Yakup’un yüzüne baktıktan sonra ona:

‘Yakup, beni bırak da kendinden bahset. Şimdiye kadar nerelerdeydin ve neden telefon açmadın’ dedi sitemkâr bir ifadeyle.

Komiser Yakup, Salih’in sitemkâr dolu sözleri üzerine utançla başını yere eğdi. Bir müddet öylece durdu. Ne diyeceğini kafasında geçirdikten sonra başını kaldırdı. Daha sonra Salih’e:

‘Ne desen haklısın Salih Bey. Sizin benim üzerimde çok hakkınız var. O yüzden ne yapsam hakkınızı ödeyemem’ dedi hüzünlü bir ifadeyle. ‘Bugünlere gelmem hep sizin yardımınızla oldu. Siz olmasaydınız, anamla beraber yok olup giderdik. Tam ümidimizi kaybetmişken siz çıkageldiniz. Bize yardım ettiniz ve düştüğümüz sıkıntılardan kurtardınız. Yıllarca anneme ve bana baktınız. Benim okuyup komiser olmama yardımcı oldunuz’ dedikten sonra sözünü şöyle sürdürdü ‘Okuldan mezun olduktan sonra atamam doğuya yapıldı. Atamam yapılınca size söyleyecektim ama annem o ara hastalandı. Annemin hastalığıyla ilgilenirken sizi arayıp durumumuzu iletmek istedim ama olmadı. O ara siz iş gezisi için yurt dışına çıkmıştınız. Bu yüzden de size ulaşamadım’ dedi hüzünlü bir ifadeyle.

Salih, annesinin ismini duyunca gözleri yaşardı. Onun az ekmeğini yememişti. Bu yüzden gözleri yaşardı.

Gözyaşlarını elleriyle sildikten sonra Komiser Yakup’a:

‘Şahika teyze nasıl? Onu uzun süredir göremediğim için çok özledim’ dedi Salih, hasret dolu bir ifadeyle.

‘Allah Teâlâ’ya şükürler olsun, annem çok iyi. Kucağına torun verdikten sonra durumu bir kat daha iyileşti ve şu an çocuğumla ilgileniyor’ dedi Komiser Yakup, güler yüzlü bir ifadeyle.

**********

Bünyamin Bey, yine iş gezisine çıkmıştı. Antalya’ya gidecek orada anlaşma yapıp geri dönecekti. İlk uçakla Antalya’ya indi. Orada onu çetin bir pazarlık bekliyordu. Rakibi dişliydi ve onu sürekli tehdit ediyordu.

O buna rağmen her şeyin Allah Teâlâ’dan geldiğini biliyordu. O yüzden de içi rahattı. O rahatlıkla pazarlık yapacağı yere girdi. Teklifini sunup dışarıya çıktı. Dışarıda onu rakibi bekliyordu. Rakibi ona:

‘Bünyamin Bey, size kaç sefer söyledik bu işe girmeyin diye, ama siz anlamadınız. Galiba siz canınıza susadınız’ dedi tehdit edercesine.

Bünyamin Bey, bu tehdit karşısında sadece gülümsemekle yetindi ve oralı bile olmadan yürüyüp gitti. Rakibi bu durum karşısında sinirden küplere bindi. Sinirden adeta burnundan soluyordu.

Rakibi olan Talip Bey, onun yürüyüp hiçbir şey demeden gitmesini hazmedemedi. Bu yüzden koşarak onu durdurdu. Ardından ona:

‘Bünyamin Bey, böyle hiçbir şey demeden çıkıp gidemezsin’ dedi tıslayarak.

Bünyamin Bey, onun tavrına daha fazla tahammül edemeyip ona:

‘Bakın Talip Bey, sizin bu işe ihtiyacınız olduğu gibi benim de ihtiyacım var. Bu işin kime nasip olacağını ancak Allah Teâlâ bilir. O yüzden benim için oldukça rahat, ama ya senin için’ için sözünü vurgulayarak söylemişti. Ama Talip Bey’in bundan anlayacağı yoktu. Çünkü hırsı kendisini öyle kaplamıştı ki gözü hiçbir şeyi görmüyordu. ‘Senin için öyle kararmış ki gözün hakikatleri görmez olmuş’ dedi gözlerinden ateş çıkarcasına.

Bünyamin Bey, Talip Bey’le konuştuktan sonra teklifin sonucunu beklemek için kalacağı otele geçti. Abdestini aldı. Önce vakit namazını kıldıktan sonra kazaya kalmış olan namazlarını kıldı. Namazın sonunda ellerini açıp verdiği teklifin hakkında hayırlı olmasını istedi. O dua ederken Talip Bey’de odasında bir sağa bir sola gidip geliyor, rakibi hakkında ne yapabilirim diye düşünüyordu.

Ertesi gün verdikleri teklifin kime çıkacağı belli oldu. Bünyamin Bey’in verdiği teklif kabul edilmiş, Talip Bey’in verdiği teklif makul bulunmamıştı.

Talip Bey, verdiği teklifin kabul edilmemesini içini yedirememişti. Bu yüzden de adamlarıyla beraber Bünyamin Bey’in kaldığı odayı bastı. Onu uyuduğu yatağından zorla kaldırdı. Adamları ellerindeki silahları kafasına tuttu.

Bünyamin Bey, kafasına silah dayanmasına rağmen hiç korku belirtisi göstermiyordu. Bu durum Talip Bey’in ve adamlarını iyice çileden çıkardı. Adamlarından biri silahın kabzasıyla onu kafasına vurup bayılttı.

O bayılınca Talip Bey, orada bulunan bir sandalyeye bağladı. Ardından adamlarına onu ayıltmaları için emir verdi. Adamları aldıkları emir üzerine bir sürahi dolusu suyu başından aşağıya boşalttılar.

Bünyamin Bey, sürahi dolusu suyu yiyince kendine geldi ve sandalyeye bağlı olduğunu gördü. Debelenip kurtulmaya çalıştı ama buna muvaffak olamadı.

Talip Bey, onun debelenmesini kahkahayla izledi. Gülmesi bitince ona:

‘Bünyamin Bey, ben sana demiştim bu işe girme diye. Bak girdin başına neler geldi’ dedi sinir bozucu bir ses tonuyla.

O bağlı olmasına rağmen metanetini hiç kaybetmiyor, korku belirtisi göstermiyordu. Bu durum ise Talip Bey ve adamlarını oldukça çileden çıkarıyordu.

Bünyamin Bey, kafasını kaldırıp Talip Bey’e acır gibi baktı. Ardından onlara ‘Size sadece acıyorum’ dedi, olumsuz bir ifadeyle. ‘Evet, acıyorum çünkü benim gözümde zavallısınız. Kendinizi güçlü zannediyorsunuz, ama unutmayın ki bir insan kendini güçlü hissederek kibirlendiği andan itibaren düşmeye başlar. İşte bundan dolayı size acıyorum’

Talip Bey, onu duymayacak kadar kibirliydi. O kadar ki karşısındaki kişiyi böcek gibi görecek kadar kibirliydi. Bu da onu hatalara sürüklüyordu. Fakat kibrinden dolayı hatalarını bile göremiyordu.

Onun adamlarından biri kendilerine hakaret edilmesine daha fazla tahammül edemeyip Bünyamin Bey’in yüzüne şiddetli bir yumruk attı ve onun bayılmasına sebep oldu. Talip Bey, adamının tutumu karşısında ona:

‘Ne yaptın sen aptal adam. Biz şimdi ondan istediğimizi nasıl alacağız ha’ dedi kızgın bir ifadeyle.

Adamı kem küm ettikten sonra:

‘Şey, efendim bize hakaret etmesine tahammül edemedim’ dedi korkak bir ifadeyle.

‘Tahammül edememiş miş, ulan ondan alacağımız alamazsak neler olabileceğini tahmin edebiliyor musun?’ dedi bağırırcasına

‘Şey, efendim özür dilerim’ dedi adamı mahcup bir ifadeyle.

Talip Bey, kızgınlıkla adamına vuracaktı ki diğer adamlarından biri koşarak yanlarına geldi ve onlara gürültüden dolayı otelin güvenlikçilerinin gelmekte olduğu söyledi. Bu haberi alan Talip Bey ‘kahretsin’ dedi ve yere tükürdü. Ardından adamlarına hiçbir delil bırakmadan ortalığı toplamasını istedi. Adamları ortalığı toplayınca Bünyamin Bey’i orada bırakıp ortadan kayboldular.

Güvenlik görevlileri odaya geldiklerinde Bünyamin Bey, yerde baygın bir şekilde yatıyordu, üstelik sandalyeye bağlı bir şekilde.

Onu yerde baygın yatarken gören güvenlik görevlileri hızlıca yanına gidip bağlı olduğu yerden kurtardılar.

Güvenlik görevlilerden biri onun bağlı olduğu yerden kurtulmasından sonra yanına yaklaştı. Bilincinin yerinde olup olmadığını kontrol etmek için omzuna hafifçe dokunup ‘Beyefendi iyi misiniz’ dedi. Ondan ses çıkmayınca bilincinin yerinde olmadığını anladı.

Onun bilincinin yerinde olmadığı anlaşılınca kalp masajı yapmaya karar verdi. Bundan önce de diğer güvenlik görevlisine 112’yi yani 1-1-2’yi aramasını istedi. Daha sonra göğüs hizasına oturdu. Onun boynunu ve göğsünü saran giysileri açtı. Ağzının içinde yabancı bir cisim olup olmadığını kontrol etti. Daha sonra hastayı çene kemiğinin uzun kenarı yere dik gelecek şekilde alnından bastırdı. Ardından eliyle çenesini tutup başını geriye doğru itti. Bu şekilde baş geri çene yukarı pozisyonuna getirdi. Hastanın solunun yapıp yapmadığını anlamak için eğilip kulağını burnuna yaklaştırdı. Elini de göğsüne koydu. Bu şekilde 10 saniye boyunca bak-dinle-hisset yöntemini uyguladı.

Hastanın solunum yapmadığı anlaşılınca kalp basısını uygulamak için göğüs kemiğinin alt ve üst ucunu tespit edip bir elinin topuğunu oraya yerleştirdi. Daha sonra diğer elini de bu elinin üzerine koyup birbirleriyle kenetledi. Ellerinin parmaklarını göğüs hizasına temas ettirmeden, dirseklerini bükmeden, göğüs kemiği üzerine vücudunu dik gelecek şekilde tuttu. Göğüs kemiği 5 cm aşağıya inecek şekilde 30 kalp basısı uyguladı. Bu işlemin hızını da 100 bası olacak şekilde ayarladı.

Bu işlemi uyguladıktan sonra elinin baş ve işaret parmaklarını kullanarak burnunu tıkadı. Daha sonra normal bir soluk aldı. Baş geri çene yukarı pozisyonunda iken hastanın ağzını içine alacak şekilde ağzına yerleştirdi. O şekilde hastanın göğsünü yükseltmeye yarayacak kadar nefesini hastaya üfledi ve soluğunun dışarıya çıkmasını bekledi. Bu hareketini bir daha tekrarladı.

Bu şekilde 112 gelen kadar devam etti. 112 gelince hastayla beraber ambulansa bindi. Hasta ambulansın içinde kendine gelince ona:

‘Beyefendi, sizi bu hale kim getirdi?’ diye sordu. Bu soru üzerine Bünyamin Bey, kesik kesik, ‘Talip, Talip Bey yaptı’ diyebildi.

Güvenlik görevlisi,hastanın ağzında ‘Talip’ diye bir isim duyunca ona:

‘Talip Bey’de kim?’ diye bir soru sordu. Bu soru üzerine Bünyamin Bey ‘O benim eski ortağım’ dedi huzursuz bir ifadeyle.

Acile geldiklerinde ilk kontrolden sonra servise çıkarıldı. Orada gerekli tedaviler yapıldıktan sonra hastane polisi geldi. Polis ona kendisini bu hale kimin getirdiğini ve şikâyetçi olup olmadığını sordu. O bu soru üzerine:

‘Memur Bey, beni bu hale getiren eski ortağım ve rakibim Talip Bey’ dedi sinirli bir ifadeyle, ‘O da ben de işlerimizi ilerletip büyüyebilmemiz için bir ihaleye girdik. Bu ihale benim ve onun için çok önemliydi. O yüzden sürekli beni tehdit ediyordu ihaleye girmemem için. Ben, onun tehditlerine pabuç bırakacak biri olmadığım için tehditlerini hiçe sayarak ihaleye girdim ve sonuçta ihaleyi kazandım. O da bunu kendisine yediremediği için adamlarıyla beraber kaldığım otelin odasını bastı ve beni bu hale getirdi. Güvenlik görevlisi olmasa burada değil de morg da olabilirdim. O yüzden kendisine çok minnettarım’ dedi ve bir müddet dinlendikten sonra polis memuruna ‘Gelelim ondan şikâyetçi olup olmadığıma. Polis bey, kötülüğe kötülükle karşılık vermek onun seviyesine inmek demektir. O yüzden ondan şikâyetçi değilim’ dedi, bu sözü üstüne basa basa söylemişti.

Polis memuru ‘şikâyetçi değilim’ sözünden sonra ona:

‘Emin misiniz şikâyetçi olmayacağınızdan’ diye bir soru sordu. Bu soru üzerine Bünyamin Bey, ‘Evet, eminim’ dedi, son kez. Bu söz üzerine hastane polisi ‘O zaman ben de bu davayı kapatıyorum’ dedi ve hastane odasından çıkıp gitti.

******

Salih, Komiser Yakup’la konuşuyordu ama aklı kızdaydı. Onu yakından göreceği için kalbi heyecandan pır pır atıyordu. İstiyordu ki arkadaşı Komiser Yakup bir an evvel konuşmayı bitirsin ve kendisini kızın yanına götürsün ama yok, Komiser Yakup habire konuşuyor susmak bilmiyordu. Aklı kızda olduğu içinde onun ne dediğini anlamıyor, arkadaşlarının dediklerine kafa sallamakla yetiniyordu.

Komiser Yakup, arkadaşının kendisini dinlemediği görünce sustu. Susmasına rağmen arkadaşı hala dalıp gitmesine devam ediyordu. O da bu durum karşısında öksürüp arkadaşının dalgınlıktan kurtulmasını bekledi. Arkadaşı yine aynı duruma devam edince oturduğu yerden kalktı. Yavaşça yürüyerek arkadaşının karşısındaki sandalyeye oturdu. Onu dalgınlığından kurtarmak için hafifçe sarstı. Bu sarsıntıdan sonra o kendine gelince ona:

‘Sana ne oluyor böyle kuzum? Eğer bir derdin varsa söyle de derman olalım’ deyince Salih:

‘Yoo bir derdim yok’ dedi yüzü kızararak.

‘Mademki derdin yok, o zaman deminden beri neden öyle dalıp gittin?’ dedi Komiser Yakup, sitem edercesine.

Salih, arkadaşının sitem dolu sözleri üzerine kafasını yere eğdi. Ona nasıl diyebilirdi ki tutukladıkları o kızı görmek istediğini. Hem görmek istese arkadaşı sormaz mı ‘o kızı neden görmek istiyorsun?’ o zaman ne derdi arkadaşına. Derdini söylemese bu seferde kızın neden burada olduğunu öğrenemezdi.

O ikilemdeyken komiser olan arkadaşı:

‘Salih, ne oluyor sana. Geldiğinden beri uzaklara dalıp gidiyorsun?’ diye, merak içerisinde sordu.

Salih, bu serzenişten sonra içindeki duyguyu anlatabilmek için derin bir nefes aldı. Ardından arkadaşına:

‘Yakup, bunu sana nasıl anlatacağım bilemiyorum. Biliyorsun bugüne kadar annem hariç bütün kadınlardan hep uzak durdum. Onlar bana yakınlaşmaya çalıştıysa da yüz vermedim. Çünkü onların yalakalığını, yapmacık tavırlarını görüyor ve ondan dolayı da uzak duruyordum’ Bunları söylerken komiser Yakup, arkadaşının sözünü nereye getireceğini merak ediyor, sabırla onu dinliyordu. ‘Bugüne kadar hep böyle devam ettim. Bundan onbeş veya yirmi gün evvel bir rüya gördüm. Rüyamda beyazlar içerisinde yüzü peçeyle kapalı bir bayanın bana doğru geldiğini gördüm. O bana doğru geldikçe kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi atıyor, heyecanlanıyordum. O benim yanıma kadar geldi ve durdu. Ardından yüzündeki peçesini açtı. Onu açar açmaz ay yüzü ortaya çıktı. Yalnız hüzün doluydu. Sanki beni kurtar diye bakıyordu. O ay yüzlü bakışı birden bire soldu ve geri adım atıp geldiği yöne doğru gitti. O gidince bende peşinden gittim. O gitti ben peşinden. Bir müddet o şekilde devam ettikten sonra bir adam karşıma çıktı ve bana ‘Kızımı düştüğü durumdan kurtar. Yalvarırım sana kızımı düştüğü durumdan kurtar’ dedi ve ortadan kayboldu. O kaybolduktan sonra bende rüyadan uyandım’ dedi, utana sıkıla

Komiser Yakup, Salih’i dinledikten sonra ona:

‘Salih, benim yanıma rüyanı anlatmak için mi geldin’ dedi, dedi serzenişli bir ifadeyle.

Salih, Komiser Yakup’un kendisini yanlış anladığını görünce ona:

‘Hayır, senin yanına bunun için gelmedim’ dedi arkadaşının kendisini yanlış anlamasından kurtarmak için.

Komiser Yakup, arkadaşının sözlerinden sonra ona

‘Eee, peki niçin geldin buraya? De hadi içindeki duyguları. Söyle ki hem sen rahatla hem ben rahatlayayım’ dedi, arkadaşının içindeki duyguları aktarıp rahatlaması için.

‘Aslında ben buraya tutuklayıp getirdiğiniz o bayan için geldim’ dedi ağzındaki baklayı çıkararak.

Komiser Yakup, arkadaşının ağzındaki baklayı çıkarmasından sonra ona:

‘Salih, yoksa o…’

‘Evet, o’ dedi Salih yüzü kızararak. Daha sonra arkadaşına ‘O ne yaptı ki tutuklayıp getirdiniz?’ diye sordu, onun neden tutuklandığını anlayabilmek için.

Komiser Yakup, arkadaşının derdini anladıktan sonra gülümsedi. Ardından çay ocağından çay söyledi. Çaycı çaylarını getirince arkadaşına:

‘O çalıştığı evdeki hanımının oğlunu yaralamış. O yüzden burada’ dedi onun neden geldiğini anlatabilmek için.

Duydukları karşısında üzülen Salih, yutkundu. Ne diyeceğini bilemedi. Yıllardır aradığını bulmuştu. Aradığı bir adım ötesindeydi ama bir o kadar da uzaktı.

Ona nasıl açılabilirdi ki, o aşağı da tutukluydu. Ayrıca yakınlığı olmadığı için kendisiyle görüştürmeyebilirlerdi de. O yüzden karamsar bir şekilde ayağa kalktı. Arkadaşına çay için teşekkür ettikten sonra karakoldan çıktı. Arabasına binip hüzünlü bir şekilde evine gitti.

*********

Talip Bey, yaptığı işi yüzüne gözüne bulaştırdıktan sonra adamlarını alıp hızlıca otelden ayrılıp kendi oteline geldi. Orada resepsiyona otelden ayrılacağını söyledi. Kaldığı gün kadar otelin parasını ödedikten sonra otelden ayrıldı. Kendi özel uçağıyla yaşadığı şehre vardı.

Uçaktan indikten sonra bavullarını alıp evine gitti. Evine vardığında hizmetçileri üzüntülüydü. Onların hali gözlerinden kaçmamıştı ama bunu daha sonra soracaktı.

Kendine gelebilmek için ilk önce sıcak bir duş aldı. Ardından banyodan çıktıktan sonra iyice bir kurulandı. Dolabı açıp yeni aldığı elbisesini giydi. Daha sonra aşağıya inip eşi Selma’ya seslendi. Ondan ses çıkmayınca bu seferde oğlu Tarık’a seslendi. Her ikisinden de ses çıkmayınca ‘Nerede bunlar’ dedi kendi kendine.

O kendi kendine konuşurken hizmetçi huzursuz bir şekilde karşısına çıktı. Kafasını yere eğdi ve ‘Şey, efendim, oğlunuz’ dedi kekeleyerek.

Talip Bey, hizmetçinin kekeleyerek konuşması karşısında ona:

‘Kekeleyerek konuşma da söyle, oğluma ne oldu?’ dedi bağırarak.

‘O besleme olarak aldığınız hizmetçi oğlunuzu yaraladı. O şimdi hastanede’ dedi titreyerek.

Talip bey, duydukları karşısında adeta beyninden vurulmuşa döndü. ‘Oğlum, oğlum’ dedi fısıldayarak.

Oğlu onun tek evladı ve varisiydi. O yüzden bugüne kadar ne istemişse yapmışlardı. Onun güzel bir eğitim alması için özel okullarda okutmuşlardı. Ona her şeyi öğretmişlerdi, ahlak dışında. Oğlu içki içse, kızlarla gezse hatta onlarla yatıp kalksa çağdaşlık der, onun bu hallerine ses çıkarmazlardı. İşte onu bu şekilde yetiştirmişlerdi.

Talip Bey, hizmetçinin sözlerinden sonra üzüntüden ne yapacağını bilememiş, öylece kalakalmıştı. Daha sonra kendi geldiğinde hızlıca evden çıkıp arabasına binmişti. Oğlunun üzüntüsünden arabasını öyle hızlı sürüyordu ki gözü hiçbir şey görmüyordu. Bu yüzden de az kalsın kaza yapacaktı.

Nihayet oğlunun getirildiği hastaneye geldi. Arabasını uygun bir yere park ettikten sonra koşa koşa hastanenin içine girdi. Danışmada oğlunun nerede olduğunu öğrendiksen sonra vakit kaybetmeden oraya yürüdü.

Oğlunun yanına geldiğinde karısı Selma Hanım, koltuğa oturmuş ağlıyordu. Onu üzüntülü görünce oğluna bir şey olduğunu zannederek yanına oturdu.

Selma Hanım, eşinin geldiğini görmeden ellerini başının arasına almış ağlıyordu. Kendisini birileri tarafından dürtüldüğünü hissedince başını kaldırıp o tarafa baktı ve eşini gördü.

Talip Bey, eşinin yanına oturup onun kendisine bakması üzerine ona:

‘Selma, ben yokken neler oldu? Oğlum, oğlumuzu bu hale kim getirdi?’ diye sordu üzüntülü bir ifadeyle.

Selma Hanım, eşinin sorusuna cevap vermeden ona:

‘İhaleyi ne yaptın? Onu umarım kazanmışsındır. Zira bu ihale bizim için çok önemli’ dedi, umarsız bir ifadeyle.

Talip Bey, karısının bu tutumuna hiç şaşırmıyordu. Çünkü biliyordu ki eşi için para oğlundan önce geliyordu. Yıllarca hep böyle olmuştu. Bundan dolayı da oğullarını iyi bir şekilde eğitememişlerdi.

Onun bu son tutumuna artık tahammül edemez hale geldi. Bu yüzden de sinirle ayağa kalktı ve hızlıca tokat attı.

Şimdiye kadar eşine bir fiske bile vurmamış olan Talip Bey, eşinin para gözlülüğüne artık daha fazla tahammül edememiş bu yüzden tokat atmıştı.

Selma Hanım, eşinden dayak yiyince ona:

‘Talip, ne oluyor sana. Şimdiye kadar böyle davranmazdın’ dedi merak içerisinde.

Talip Bey, sinirden dolayı burnundan soluyor, eşinin sözlerini bile duymuyordu.  Ayakta dönüp durduktan sonra eşine dönerek sinirle ona baktı. Öyle bir baktı ki sanki gözlerinden ateş fışkırıyordu. Sonunda dayanamayıp eşine:

‘Asıl sana ne oluyor Selma’ dedi bağırarak ‘Oğlumuz içeride can çekişiyor, sen ihaleyi soruyorsun. Hem sen ne ara bu kadar paragöz oldun çıktın. İlk evlendiğimiz zaman böyle değildin. Ne para da gözün vardı ne de evde çalışanlara zulm ederdin’ dedi içi sızlayarak.

Talip Bey, oğlunun acısıyla şimdiye kadar söyleyemediği ve içinde tuttuğu duyguları sayıp döküyordu.Selma Hanım, ona sakin olmasını söylese de o duymuyor ağzına geleni söylüyordu. ‘Senin yüzünden az kalsın eski ortağımı canından ediyordum. Sebep neydi biliyor musun? Senin o para gözlülüğün yüzünden’ dedi gözlerinden adeta ateş fışkırır gibi.

Selma Hanım, kocasının son sözlerinden sonra ona:

‘Talip, senin sözlerini duyan beni paradan başka bir şey düşünmüyor zannedecek’ dedi pişkince.

‘Öyle değil misin? Buraya gelir gelmez halimi hatırımı sormadan, oğlumuz nasıl bu hale geldi demeden hemen ihaleyi sordun. Yıllarca yanında çalıştırdığın kişileri parandan dolayı etmediğini bırakmadın. Hele özellikle besleme olarak gelen Büşra’ya kimsesi olmadığı için’ demesi üzerine Selma Hanım, onun sözünü keserek:

‘Bana onun adını söyleme, oğlum onun yüzünden bu hale geldi’ dedi tüküre tüküre.

‘Oğlun muş hıh! Bana onu savunma’ dedi ve parmağıyla ameliyathaneyi göstererek ‘Onun nasıl bir karakterde olduğunu benden daha iyi bilirsin. Ha bu arada, onun serkeş, utanmaz, arlanmaz bir şekilde yetişmesine sebep olan da sensin’

Selma Hanım, göğsünü kabartıp bir adım öne çıktı ve eşine:

‘Bana karşı o besleme parçasını mı savunuyorsun? Adı üstünde besleme’ dedi diklenerek.

‘Bak hala üstünlük taslamaya çalışıyorsun’ dedi ve elini kaldırıp eşine vuracakken ameliyathanenin kapısı açıldı ve doktor çıktı.

Doktoru gören Talip Bey, elini indirip hızlıca doktorun yanına vardı ve doktora oğlunun durumunu sordu. Doktor bu soru üzerine:

‘Oğlunuzun ameliyatı başarılı geçti. Yalnız bir süre konuşmayabilir’ dedi üzgün bir vaziyette.

Selma Hanım, oğlunun durumunu öğrenince kocasına dönerek:

‘Bak gördün mü? O savunduğun besleme parçası oğlumuzu ne hale getirdi’ dedi dişlerini gıcırdata gıcırtata.

‘Sus be kadın. Artık senin bu dırdırlarını dinlemek istemiyorum’ dedi Talip Bey, kafasını yana çevirerek.

Doktor onların kavga etmelerine daha fazla tahammül edemeyip onları susturdu. Ardından onların yüzüne acıyarak baktı.

Selma Hanım, doktorun kendilerine acayip bir şekilde baktığını görünce ona:

‘Doktor bey, niye öyle bakıyorsunuz? Yoksa oğlumuza bir şey mi oldu?’ dedi tedirgin bir şekilde.

Doktor onun bu sözünden sonra sinirleri iyice tepesine çıktı. Ameliyattan dolayı yorgundu birde karşısındaki kadının umursamaz tavrı. İkisi birleşince sinirleri iyice bozuldu. Bu yüzden kendini tutamayıp onlara:

‘Siz nasıl insanlarsınız böyle? Oğlunuz içeride ölümden döndü ve bir süre konuşamayacak. Siz hala tartışıyorsunuz. Siz, oğlunuzun iyileşmesi için dua edeceğiniz yerine birbirinizin gözünü oymaya çalışıyorsunuz. Yazık, yazık sizin gibi insanlar yüzünden gençlerimiz solup gidiyor’ dedi ve onları daha fazla görmemek için oradan uzaklaştı.

*******

Bünyamin Bey, hastanede birkaç gün kaldıktan sonra taburcu oldu. Kaldığı otele gelip o güne kadar kaldığı günlerin parasını verdi ve otelden ayrıldı. Kendisine taksi çağırıp havalına gitti. İlk uçakla memleketine vardı. Ailesini çok özlediği için holdinge gitmeden evvel onların yanına gitti.

Onun için eşi ve çocukları çok önemliydi. Onların yanında huzur buluyordu. Yalnız bir yanı her zaman buruktu. O buruklukta ömür boyu geçecek gibi görünmüyordu.

Evine vardığında kapıyı hizmetçileri açtı. Kendisini güler yüzle karşıladıktan sonra Berna Hanım’a Bünyamin Bey’in geldiğini haber verdi.

Berna Hanım, eşinin geldiğini duyunca heyecanla ayağa kalktı ve onu karşılamak için kapının önüne gitti. Kocasını o kadar çok seviyordu ki onun eve her gelişinde kalbi heyecandan pır pır atıyordu.

Onun ikiz olan iki çocuğu vardı, Türkan ve Halit. Her ikisi de üniversiteyi yeni bitirmiş babalarının holdinginde işe başlamışlardı. Türkan, hukuk okumuş avukat olmuştu. Halit ise işletme okumuş ileride babasının yerine geçmek için hazırlanıyordu. Her ikisi de anne ve babalarına çok bağlıydılar. Onlar ne derse onu yapıyorlardı. Güzel bir şekilde yetiştirdikleri için onlara minnettardılar. O yüzden her namazın peşinden onlara dua etmeye çalışıyorlardı.

Bünyamin Bey, evden içeri her girdiğinde onu eşi Berna Hanım karşılıyordu. Her zaman ki gibi yine onu eşi güler yüzle karşılamıştı.

Berna Hanım, eşi içeri girip oturma odasına geçince mutfağa geçip kendi eliyle kahve yaptı. Zira eşi onun kendi eliyle yaptığı Türk kahvesini çok seviyordu.

Kahveyi yaptıktan sonra kahveleri tepsinin üzerine bıraktı. Onlar dökmemek için tepsiyi güzel bir şekilde tuttu ve oturma odasına geçti. Karşılıklı kahveler içildikten sonra karşılıklı olarak hal hatır soruldu. Daha sonra Bünyamin Bey, başından geçenleri eşine anlattı. Eşi onun sözünü kesmeden dinledikten sonra ona:

‘Bünyamin, çok geçmiş olsun. Allah Teâlâ, seni başımızdan eksik etmesin. Ya o anda san bir şey olsaydı, biz ne yapardık sensiz’ dedi üzüntülü bir şekilde.

Bünyamin Bey, eşinin elini şefkatli bir şekilde tutup öptükten sonra ona:

‘Sen ne iyi bir eş ve sırdaşsın. Asıl seni Allah Teâlâ başımızdan eksik etmesin. Ben evde olmadığım zaman evin bütün işlerini çekip çeviren ve düzene koyan sensin. O yüzden seni Allah Teâlâ başımızdan eksik etmesin’ dedi ve derin bir nefes aldı. Ardından ona ‘Baban olmasaydı, ben bugünlere gelemezdim. Baban, o sıkıntılı günlerimde hep yanımda oldu, bana destek verdi. Geçmişimde yaşadığım sıkıntıları onun destek vermesiyle atlattım. O olmasaydı kim bilir şu an hangi durumlarda olurdum’ dedi uzaklara dalarak.

Berna Hanım, eşinin konuşmasında babasının bahsi geçince gözleri doldu. O varken dünyaları sanki günlük gülistanlıktı. Hayatları çok güzel geçiyordu. Eşini babasının sayesinde tanımış ve âşık olmuştu. Eşi sıkıntılarını atlatınca babası hiç düşünmeden onları evlendirmişti. O vefat edince sanki dünyası başına yıkılmıştı, ama eşinin sayesinde üzüntüsünü atlatabilmişti.

Türkan işten eve gelirken karşılaştığı manzara karşısında etkilenmişti. Bu yüzden annesinin sorularını bile cevapsız bırakıyordu.

Annesi onun bu durumunu çok geçmeden fark etti ve neler olduğunu sordu. O bu soru üzerine:

‘Anne, işten eve gelirken babamın eski ortağı olan Talip Bey’in evinin önünden geçiyordum. Onların evinin önünde ambulans ve polis aracını görünce bir an için durdum, ne olduğunu anlamak için. Polisler onların evinde elleri kelepçeli bir şekilde bayanın birini çıkarıyorlardı. Zannederim o hizmetçileriydi. Asıl beni etkileyen nokta ise o bayandı. Onu görünce sanki kardeşimmiş gibi içim ısındı. O yüzden eve geldiğimde tuhaf bir haldeydim’ dedi neden o halde olduğunu anlatmak için.

Halit, o da eve geldiğinde kardeşi gibi tuhaf bir haldeydi. Annesi, tıpkı kardeşine sorduğu gibi ona da sordu.

Halit, annesini hiç kırmaz ne olmuşsa olduğu gibi anlatırdı. Bu seferde öyle olacaktı.

Halit, annesinin sorusu üzerine:

‘Anne, bugün işten gelirken buraya en yakın polis karakolunun önünden geçiyordum. Polis aracının içinden tutuklu birini çıkarıyordu. Hiç huyum olmadığı halde sanki bir güç beni oraya doğru çevirdi. Döner dönmez de o bayanı gördüm’ dedi ve yüzü kızardı. Yanlış anlaşılacağından korktuğu için onlara ‘Beni yanlış anlamayın, onu gördüğümde içim bir tuhaf oldu. Sanki o kardeşimizmiş gibi hissettim’ dedi onların yanlış anlamalarına mani olmak için.

Berna Hanım, çocuklarının ikisini de dinledikten sonra onlara:

‘Her ikinizin anlattıkları birbirleriyle uyuşuyor. Yalnız, şunu anlamadım. Her ikiniz de neden onu kardeş gibi gördünüz’ dedi merak içerisinde. Böyle söylerken o bile çocuklarının gördüğü o bayanı görmek için can atıyordu.

******

Büşra, annesini ve babasını kaybettikten sonra o kadar zor durumlardan geçmişti ki hiç suçu olmadığı halde nezarethane de tutulması ona zor gelmiyordu. Onu sadece haksız olarak suçlanmak ağır geliyordu.

Nezarethane de namaz vakitlerinde zor da olsa abdest alıp aksatmadan kılıyor, namazların ardından şöyle dua ediyordu:

‘Ya Rabbi! Beni benden daha iyi bilen sensin. Senden gelenlere hiçbir şey demem, ama insanların benim hakkımda kötü konuşmalarına dayanamam. Ya Rabbi! Beni sensiz bırakma. Ya Rabbi! Beni senden başkasına el açıp yalvarttırma. Ya Rabbi! Beni bu durumdan kurtaracak bir çıkış kapısı göster ve rüyamda babamın tarif ettiği o kişiye kavuştur (âmin)’

O dua ederken Salih’te onun gıyabında şöyle dua ediyordu:

‘Ya Rabbi! Yıllarca senden hayırlısını istedim. Bu isteklerim karşısında birini karşıma çıkardın, ama ona kavuşamayacak kadar uzağım. Ya Rabbi! O benim varlığımdan bile habersiz. Ne olur beni ona ulaştıracak bir kapı aç (âmin)’

İkisi de birbirinden habersiz bilmeden birbirlerine karşı dua ediyorlardı. Bir gün kavuşacaklardı ama bu kavuşma biraz çileli olacak gibi görünüyordu.

Karakolda sorgusu tamamlandıktan sonra savcılığa sevk etti. Savcılıkta kasten adam öldürmeye yönelikten onu tutukladı. Artık bundan sonra onu daha zor günler bekliyordu.

Savcılıktan elleri kelepçeli bir şekilde çıkarıldı. Cezaevi aracına bindirildi. Ardından kalacağı cezaevine doğru yola çıkarıldı. Araçtayken Allah Teâlâ’ya içten içe yalvarıyordu kendisini bu durumdan kurtarması için.

O içten içe dua ederken Salih’te onu o durumdan nasıl kurtarabilirim diye düşünüyordu. Düşünmesine düşünüyordu ama işin içinden bir türlü çıkamıyordu.

Salih düşünceler içerisindeyken onun ortağı olan Bünyamin Bey çıkageldi. O öyle düşünceler içerisindeydi ki Bünyamin Bey’in geldiğini ve kendisine seslendiğini duymamıştı.

Bünyamin Bey, bir süre sonra seslenmeyi bırakıp Salih’i izledi. Ardından bir daha seslendi. İkinci sefer seslenince Salih kendine geldi ve onun geldiğini gördü.

Salih Bünyamin Bey’in geldiğini görünce sevinçle ona doğru yöneldi. Saygıyla elini öptü.

Bünyamin Bey, onun düşünceli halini merak ettiği için ona:

‘Salih’im, biliyorsun her ne kadar baban gibi olamazsam da bilmiş ol ki bende senin bir babanım. Baban benim en iyi dostum ve ortağımdı. Onunla her sırrımızı birbirimizle paylaşır, böylece sıkıntılarımız atlatmaya çalışırdık. Onunla son dönemlerde her ne kadar fikirlerimiz ayrı düşse de hep dost olarak kaldık. O vefat etmeden evvel beni yanına çağırdı. Benden helallik istedi. Seni önce Allah Teâlâ’ya sonra bana emanet etti. Bende o emaneti elimden geldiği kadar korudum. Sevgili yavrum! De hele seni böyle düşündüren sebep ne?’

Salih, Bünyamin Bey’in babacan tavrı üzerine ona:

‘Bünyamin amca, beni az çok tanıyor ve biliyorsun. Etrafımdaki bayanların tavırları yüzünden yıllarca onlardan uzak durdum. Annemin ısrarlarına bile kulak ardı ettim’ dedi ve rüyasında gördüğükızı anlattı. O kızın polisler tarafından götürüldüğünü söyledi ve ona yardım etmek istediği, fakat nasıl yardım edeceğini bilemediğini söyledi.

Bünyamin Bey, sabırla Salih’i dinledikten sonra gülümsedi. O çok sevdiği ortağının oğlu nihayet birine gönlünü kaptırmıştı. Ama ne yazık ki gönlünü kaptırdığı kişi zor durumdaydı.

Bünyamin Bey, gülümsedikten sonra ona:

‘Salih’im, düşündüğün şeylere bak. Avukat olan kızımı onu savunması için gönderirim. O yüzden bunu kendine dert etme’ dedi, onu rahatlatmak için

************

Talip Bey, eşi Selma Hanım’la tartışması ve doktorun onları ikaz etmesi üzerinden iki saat geçmiş, Tarık yoğun bakıma alınmıştı. Ameliyatı iyi geçmişti ama doktorun dediği gibi bir süre konuşamayacaktı.

Selma Hanım, bu durumu içine sindiremiyordu. Büşra’yı ilk geldiği günden beri sevmediği yetmezmiş gibi birde oğlu onun yüzünden ölümden dönmüştü. Bunun cezasını en ağır şekilde çekmeliydi. Bunun için elinden ne gelirse yapacaktı. Hatta yalancı şahitliğe bile başvuracaktı.

İçinden geçenleri kocasına söyleyemezdi. Çünkü kocası onu kızı gibi seviyordu. İçinden geçenleri söylese kocası buna karşı çıkar, hatta ona engel olmaya çalışabilirdi. Bu yüzden kocasına hiçbir şey söylemeyecekti.

O içinden onlar geçerken Talip Bey, hem oğlunu düşünüyor hem de Büşra’nın niçin böyle bir şey yaptığını merak ediyordu.

Selma Hanım, onun düşünceli halinden anlıyordu ki Büşra’yı düşünüyordu. Onu düşünmesi kendisi açısından iyi olmazdı.

Büşra’yı ne yapıp edip ondan uzaklaştırmalı hatta nefret ettirmeliydi. Bunun için oğlunun iyileşmesini bekleyecekti. Biliyordu ki oğlu da onun yanındaydı.

Oğlu yoğun bakımdan normal odaya alınmıştı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama bir türlü buna muvaffak olamıyordu. Aslında o biliyordu ki yaptığı kötülüğün cezasını çekiyordu.

Tarık, salonda geçen hadisenin kendi hatası olduğunu anlatmaya çalıştıysa da her seferinde annesi ona engel oluyordu. O pişmandı yaptıklarına. Bu pişmanlıkla beraber gözyaşı döküyordu. Bu yaşına kadar hiç gözyaşı dökmemişti. O gözyaşlarıyla sanki bunların acısını çıkarıyor gibiydi. Onun gözleri ağlıyordu ama içi huzurluydu. Ömrü boyunca hep bu huzuru aramıştı, aramasını aramıştı fakat annesi yüzünden hep huzursuz bir hayat yaşamıştı. Üstelik gittikçe annesine benziyordu, her ne kadar onun gibi olmak istemese de.

Selma Hanım, kafasında düşünceleri gerçekleştirmek için evden çıktı. Maksadı Büşra’yı içeride tutabilecek bir şeyler bulabilmekti. Bu maksatla avukatın yanına gitti. Ona yalan yanlış bir şeyler anlattı. Avukat onu dinledikten sonra elinde delil olup olmadığını sordu. Bu soru üzerine o elinde delil olmadığını, fakat delil bulabileceğini söyledi. Ardından oradan ayrıldı. Eve geldiğinde ne yapabileceğini düşündü. O düşünürken hizmetçilerden biri gelip ona bir isteğinin olup olmadığını sordu.

O bu soru üzerine ‘bir isteğim yok’ dedi ve eliyle gitmesini istedi. O tam giderken ‘dur, gitme’ dedi. O durup kendisine doğru dönünce:

‘Oğlum o besleme parçası tarafından yere düşürüldüğünde sen neredeydin?’ diye sorduğunda hizmetçi:

‘Şey, efendim. Ben o gün holde temizlik yapıyordum’ dedi titrek bir ifadeyle.

‘Demek, holdeydin ha!’ dedi sinsi bir ifadeyle.

‘Evet, efendim. O gün holde temizlik yapıyordum’ dedi yine titrek bir ifadeyle.

‘Bana bak’ dedi Selma Hanım sert bir ifadeyle ‘Eğer işten kovulmak istemiyorsan. Benim dediklerimi yapacaksın’

Hizmetçi, işten kovulma lafını duyunca dizleri titredi. Eğer işten kovulursa ne yapardı. Evde bakması gereken yatalak annesi ve küçük bir oğlu vardı. Eşi yıllar evvel vefat ettiği için onlara o bakıyordu.  Elinden sadece hizmetçilik geliyordu. Bundan başka bir iş de elinden gelmiyordu. Bu yüzden Selma Hanım ne derse onu yapacaktı.

Selma Hanım, hizmetçiden ses çıkmayınca ona:

‘İşinden olduğunda annene ve çocuğuna nasıl bakacaksın ha! Susma, söyle bana o anacığına ve çocuğuna nasıl bakacaksın’ dedi, onu en zayıf yerinden yakalayıp yalancı şahitliğe teşvik etmek için.

Hizmetçi, Selma Hanım’ın son sözlerinden sonra onun ayaklarına kapanıp:

‘Hanımım, sizin her dediğinizi yapacağım. Yeter ki beni işten kovmayın’ dedi ağlayarak.

Hizmetçinin ayaklarına kapanması onu iyice kibre ve gurura sürüklemişti. Öyle gururlanmıştı ki herkese istediğini yaptırabilirim düşüncesi hâkim olmuştu.

Selma Hanım, onun sözlerinden sonra kibirli bir şekilde hizmetçiye baktıktan sonra:

‘Adı batasıca besleme hâkim karşısına çıktığında şahitlik yapacaksın. Hâkime diyeceksin ki, ‘olay olduğu zaman ben oradaydım ve her şeyi gördüm. Büşra, Tarık Bey’i arkasından itip yere düşerdi. O düşünce de kahkaha atıp oradan uzaklaşmaya çalıştı. O uzaklaşmaya çalışınca kolundan tutup ne yapmaya çalışıyorsun dedim. O da bana sana ne sen işine bak. Hem bilerek ve isteyerek yaptım bunu’ diyeceksin. O hâkim karşısına çıktığında bunları demezsen işin nereye varacağını biliyorsun’ dedi gözdağı verircesine.

O hizmetçi, Büşra’ya en çok destek veren ve dert ortağı olan Selen’di.

Selen, hanımı olan Selma Hanım’ın sözlerinden sonra sanki kaynar sular başından aşağıya dökülür gibi oldu. Demek hanımı en sevdiği arkadaşı hakkında yalancı şahitlikte bulunmasını istiyordu. Bu kötülüğü ona nasıl yapardı. O hem sırdaşı hem en yakın arkadaşıydı. Sıkıntılarını birbirlerine anlatarak atlatıyorlardı. Yalancı şahitlikte bulunmasa bu seferde işinden olacaktı. İşinden olursa annesine ve oğluna nasıl bakardı. Düşündü, düşündü ve yalancı şahitlikte bulunmaya karar verdi. Çünkü annesi ve oğlu onun için daha önemliydi.

Selen’in yüzü gülüyordu ama içi kan ağlıyordu. En yakın arkadaşını bile bile ateşe atacaktı, ama yapacak bir şeyi de yoktu. Çünkü ortada annesi ve oğlu vardı.

Selen, içi kan ağlaya ağlaya:

‘Hanımım, dediğinizi yapacağım ama bir şartla’ dedi gözünden bir damla yaş düşerek.

Selma Hanım, gülüyordu. Çünkü hizmetçi yola gelmişti. O şahitlikte bulunursa sonsuza dek Büşra’dan kurtulacaktı.

Hizmetçinin bir şartla demesi üzerine ona:

‘Neymiş o şartın hizmetçi parçası’ bunu derken bile sözlerinden kibir akıyordu.

‘Bana ne olursa olsun, anneme ve oğluma ömürleri boyunca bakacaksın’ dedi Selen sert bir ifadeyle.

‘Dediğin şeye bak. Tabi ki bakarım’ dedi Selma Hanım sinsi sinsi gülerek.

‘Dur, öyle kuru bir ifadeyle olmaz’ dedi Selen sinirli bir ifadeyle, ‘Annemin ve oğlumun bakımını ömürleri boyunca üstlenmeniz için karşılıklı olarak mukavele imzalayacağız. Daha sonra bu mukaveleyi noterde tasdikleteceğiz. Eğer bunları kabul etmezseniz, bende sizin istediğinizi yapmam’ dedi.

Selma Hanım, duydukları şeyler karşısında şaşırmıştı. Zira Selen’den böyle bir şey beklemiyordu. Ayrıca o sadece emretmeye alışmıştı, emir almaya değil. Bu da onu doğal olarak şaşırtmıştı.

O şaşırmasına şaşırmıştı ama Büşra’dan kurtulmanın da başka çaresi yoktu. Bu yüzden hizmetçiye ‘evet’ dedi.

Aralarında anlaştıktan sonra anlaşmayı kâğıda döküp karşılıklı olarak imzaladılar. Daha sonra Selen o imzalı kâğıdı götürüp noterde onaylattı. Böylece her ikisinin de istediği olmuştu

**********

Cezaevi aracından kalacağı hapishaneye elleri arkada kelepçeli bir şekilde getirildi. Kalacağı koğuşa gardiyanların nezaretinde gidiyordu.

Sonunda kalacağı koğuşun önüne gelmişti. Oraya girmeden evvel derin bir nefes alıp verdi. Daha sonra içten Allah Teâlâ’dan kendisine yardım etmesi için dua etti.

Gardiyanlar koğuşun kapısını açıp onu içeriye attıktan sonra ona ‘Allah kurtarsın’ deyip çıktılar.

Büşra, koğuşa gardiyanlar eşliğinde girince ilk önce etrafına bakındı. İçlerinden yaşlı bir mahkûm ve birkaç mahkûm hariç diğerleri ona dik dik bakıyordu.

Onların bakışları karşısında iki büklüm olmuş saf saf etrafına bakınıyordu.

O etrafına bakınırken içlerinden en genç olan mahkûmlardan biri yanına geldi. Onunla yaşları hemen hemen aynıydı. O kocası yüzünden mahpushaneye düşmüştü. Kocası onu para karşılığında başkalarına satmak istemiş o da bunu kabul etmeyince aralarında arbede çıkmış. Bu arbede sonunda bıçağı kaptığı gibi kocasının karnına saplamış, bu şekilde kocasını öldürmüştü.

O, Büşra’yla yakınlaşmaya çalışırken içlerinden orta yaşlardaki mahkûmlardan biri ayağa ‘heeyt’ diyerek ayağa kalktı. Maksadı yeni gelen mahkûmun gözünü korkutup ona her istediğini yaptırabilmekti. Bu mahkûm da hırsızlık ve cinayetten içeriye girmişti. O her gelen mahkûma böyle yapıyordu. Onların gözünü korkutup her istediğini yaptırıyordu. Bu seferde öyle olacağını zannediyordu ama içlerinden en yaşlı olan mahkûm ona doğru parmak salladı susup yerine oturması için. O yeni gelenlere böyle bir şey yapmazdı, ama her nedense bu yeni gelen mahkûma kanı ısınmıştı. Bu yüzden de onu korumak istemişti.

İsmi Nalân, olan orta yaşlı mahkûm, yaşlı mahkûmun sözlerinden sonra susmuş, ama yine de durmamıştı.

Nalân, yaşlı kadın tarafından rahat durması için susturulmuştu ama yeni gelene de bir ders verip onun gözünü korkutmaktan geri durmak istemiyordu. Bu yüzden tekrar ayağa kalktı. Ayaklarını yere sert sert vurarak Büşra’ya doğru yaklaştı.

İsmi Tülin olan en genç mahkûm onu görmüştü ama korkudan ses çıkaramıyordu. Çünkü aynı hareketi kendisine de yapılmıştı.

Nalân, Büşra’ya doğru yaklaşıp arkasından başörtüsü tuttu ve kendisine doğru çevirdi.

O öyle yaparken Tülün, ona:

‘Semiha abla, ne olur yapma’ diyor ona engel olmaya çalışıyordu.

Nalân, Büşra’nın başörtüsünü tutup kendisine çevirdikten sonra ona:

‘Bana bak, burada bana kanlı Semiha derler’ dedi onun gözünü kurtarmak için.

Büşra, onun elinden kurtulmaya çalışırken, Nalân’da Semiha’yı engellemeye çalışıyordu.

Semiha, Nalân’ın kendisini engellemeye çalıştığını anlayınca ‘Seni küçük cadı, demek bana karşı geliyorsun ha!’ dedi ve elinin tersiyle tokat atıp onu yere düşürdü. Ardından birkaç tekme attı. Büşra, da onu tutmaya çalıştıysa da o da nasibini aldı.

Semiha, ikinci bir tokatı Büşra’ya atmaya çalışırken arkasından bir el onu tuttu. O el onu öyle tutuyordu ki sanki eli kırılacak gibi oluyordu.

Semiha, kendisini tutanın kim olduğunu az çok tahmin ediyordu ama o böyle bir şey yapmazdı. Şimdi de niye yapsın ki diye düşündü ve korku içerisinde elini tutanın kim olduğunu öğrenmek için geri döndü.

Semiha geri döndüğü an ne yapacağını bilemedi. Çünkü korktuğu gibi olmuş, o yaşlı kadın kendisini durdurmuştu.

Semiha, o yaşlı kadına:

‘Handan abla, ben, ben, şey’ dedi kekeleyerek.

Handan, Semiha’nın elini bıraktıktan sonra ona iyice yaklaştı. Öyle ki nefesleri birbirlerine değiyordu.

Handan, ona iyice yaklaşıp yakasından tutup kendisine çekti ve ona:

‘Bana bak Semiha, artık senin yaptıkların canıma tak etti. Bundan sonra böyle bir şeye kalkışırsan, seni doğduğuna pişman ederim’ dedi tehdit edercesine. Daha sonra Nalân’a döndü ve ona ‘Yeni gelen arkadaşınıza yatacağı yeri gösterin’

Handan, Nalân’la konuşup yeni gelene yer göstermesini söyledikten sonra diğer mahkûmların da iyice anlaması için onlara:

‘Bana bakın, bundan sonra burada öyle şeylerin olmasını istemiyorum’ dedi ve gülümseyerek ‘Şu dört duvarın arasında birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Siz birbirinize karşı iyi davranmaz böyle sürekli dalaşırsanız, size kimse yardım etmez. O yüzden ne olur, yapmayın, etmeyin birbirinize iyi davranın’ dedi ve yatağına geçip oturdu.

Onun etkileyici konuşması karşısında herkes suspus olmuştu. Aslında o haklıydı ama yaşadıkları hayat yüzünden kalpleri katılaşmıştı. Bu yüzden de birbirleriyle sürekli didişip duruyorlardı.

**********

Bünyamin Bey, Salih’le konuştuktan sonra kızının yanına gitti. Onunla konuşacakları vardı ama bunu nasıl söyleyecekti bilemiyordu.

Türkan, lavaboya gitmiş ellerini yıkayıp geri dönmüştü. Döndüğünde babasını, odasının önünde bekleşirken gördü. Babası ondan özel bir şey istemedikçe odasının önünde bekleşmezdi. Belli ki babası yine özel bir şey isteyecekti.

Türkan, şefkatle babasına baktıktan sonra ona:

‘Baba, galiba yine benden özel bir şey isteyeceksin?’ dedi gülümseyerek.

‘Şey, kızım nasıl diyeceğimi bilemiyorum’ dedi Bünyamin Bey geveleyerek.

‘Hadi baba, ne diyeceksen de. Zira yapacak işlerim var’ dedi Türkan, babasının ağzındaki baklayı çıkarması için.

‘Salih’i tanıyorsun. Hani şu babası vefat eden’ dedi Bünyamin Bey.

‘Elbette tanıyorum Salih abiyi’ dedi Türkan. Daha sonra telaşlı bir şekilde ‘Yoksa ona bir şey mi oldu baba?’

Yanlış anlaşıldığını anlayan Bünyamin Bey, kızına ‘Hayır, ona bir şey olmadı’ dedikten sonra Salih’le aralarında geçen konuşmayı aktardı.

Türkan, babasını dinledikten sonra hafifçe güldü. Demek Salih abisi sonunda gönlünü birine kaptırmıştı. Yalnız bir sorun vardı. Onun gönlünü kaptırdığı kız hapse düşmüştü. Bu yüzden ne yapıp edip onu düştüğü durumdan kurtarmalıydı.

O düşünceler içerisindeyken babası ona:

‘Hayrola kızım, ne düşünüyorsun öyle?’ aslında Bünyamin Bey’in korkusu kızının söylediklerini kabul etmemesiydi. O yüzden bu sözü sarf etmişti.

Türkan, babasının sözlerinden sonra daldığı düşüncelerden kurtularak babasına döndü ve ona:

‘Baba, Salih abinin sevdiği kız, neyin nesiymiş. Bir bilgin var mı?’ diye sordu babasına.

Babası, düşüncelerinin yanlış olduğunu anlayınca içinden derin bir ‘oh’ dedi. Ardından kızına:

‘Bende bilmiyorum kızım, yalnız bu durumu Salih’e sorup öğrenebiliriz’ dedi Bünyamin Bey.

Onlar aralarında konuşurken Salih’te sabırla Bünyamin Bey’den gelecek telefonu bekliyordu. Ondan telefon bekliyordu ama ne telefon açan vardı ne de gelen. O yüzden hop oturup hop kalkıyordu. Annesi onun bu durumunu sezmişti. Fakat oğluna bu durumu sormaktan çekiniyordu. Çünkü oğlu ketum biriydi. İçindeki sıkıntıları kolay kolay anlatmazdı. Bu yüzden de sormaktan çekiniyordu.

Onun sıkıntılı durumu gelen bir telefonla sona erdi. Bünyamin Bey’in kızı isteğini kabul etmişti.

Türkan, aylardır göremediği Salih abisini bu vesileyle görebilecekti. Zira onu çok özlemişti. Bu vesileyle onu göreceği için heyecanlıydı.

Bünyamin Bey, kızıyla beraber Salih’in oturduğu malikâneye geldiler. Arabadan indikten sonra malikânenin demir kapısını açıp içeriye girdiler. Ardında kapının zilini çaldılar. Kapıyı hizmetçileri olan Bahar açtı.

Bünyamin Bey, karşısında Bahar’ı görünce ona:

‘Bahar, kızım. Çiğdem Hanım ve Salih Bey, burada mı?’ diye sorunca Bahar:

‘Buradalar efendim. Siz salona geçin ben onları çağırayım’ dedi ve onları içeriye aldı.

Misafirler salona geçince Bahar, ilk önce Çiğdem Hanım’ın yanına gidip misafirlerinin olduğunu söyledi. Ardından Salih’in yanına gitti ve ona da aynı şeyleri söyledi. Çiğdem Hanım ve Salih aldıkları bu haber üzerine her ikisi de salona geçtiler.

Çiğdem Hanım, gelen kişinin Bünyamin Bey olduğunu görünce sevinçle ona:

‘Hoş geldiniz Bünyamin Bey’ dedi ve Türkan’a dönerek ‘Sende hoş geldin kızım’

Aralarındaki hoşbeşten sonra Bünyamin Bey:

‘Çiğdem Hanım, biliyorsunuz eşiniz ölünce onun hisseleri size kaldı. Ayrıca bir iş yaparken sizinde imzanız gerekiyor. Oysa siz neredeyse iki aydır holdinge uğramıyorsunuz. Siz imza atmayınca da işler kalıyor. İşler kaldığı gibi de bizi sıkıştırıyorlar, bu işlerimiz niye olmuyor diye’ dedi sitem dolu bir sözle.

Çiğdem Hanım, Bünyamin Bey’i sakince dinledikten sonra ona:

‘Haklısınız Bünyamin Bey, holdinge uğramam gerekiyordu. Ama biliyorsunuz iki ay önce bir ameliyat geçirmiştim. O yüzden gelemiyordum’ dedi neden gelmediğini anlatabilmek için.

Bünyamin Bey, Çiğdem Hanım’ın anlattıkları karşısında mahcup oldu ve başını yere eğdi. Ardından başını kaldırmadan ona:

‘Çiğdem Hanım, sizden özür dilerim. Bir an için ameliyat olduğunuz aklımdan uçup gidiverdi. Ayrıca ameliyattan sonra size gelip geçmiş olsun diyemediğim için özür dilerim’ dedi kısık bir sesle.

‘Önemli değil Bünyamin Bey, işleriniz başınızdan aşkın. Bu durumda sizin beni ziyarete gelmenizi bekleyemezdim zaten’ dedi onu rahatlatmak için.

Çiğdem Hanım, Bünyamin Bey’le konuştuktan sonra Türkan’a dönerek:

‘Hayırsız, babanızın işleri başından aşkın olduğu için gelemiyor, ya siz. Siz niçin gelmiyorsunuz’ deyince Türkan, bir şey diyemedi. Zira o haklıydı.

Onlar aralarında konuşurken Salih’te onların aralarındaki konuşmanın biran evvel bitmesini bekliyordu. Çünkü onun beklediği başkaydı. O, Türkan’ın ağzından çıkacak sözü bekliyordu.

Bir müddet sonra aralarındaki konuşma bitti ve Bünyamin Bey kalkıp gitti. O gidince Çiğdem Hanım da hasret gidermeleri için Salih ile Türkan’ı baş başa bıraktı. Salih’in de zaten istediği buydu.

Çiğdem Hanım, oradan ayrılınca Salih, yalvarırcasına Türkan’a baktı. Türkan, onun yüzünden ne hissettiğini anlayınca ona:

‘Salih abi, merak etme onu savunacağım ve Allah Teâlâ’nın izniyle onu çıkaracağız’

Salih, duyduğu sözden dolayı öyle mutlu oldu ki Türkan’ın ayaklarına kapanıp ellerini öpmeye çalıştı.

Türkan, onun tutumu karşısında gülümsese de, onları bu şekilde gören yanlış anlayabilirlerdi. Bu yüzden ona:

‘Salih abi yapma, bizi böyle görürlerse yanlış anlarlar’ dedi.

Salih, yaptığı hareketin yanlış olduğunu fark edince geri çekildi ve yaptığı hareketten dolayı özür diledi.

***********

Aradan birkaç gün geçmişti. Türkan hazırlığını yapmış cezaevine gitmişti. Salih abisinin gönlündeki kişiyi göreceği için heyecanlıydı. Az sonra kapı açıldı ve beklediği kişi geldi. O şimdi karşısındaydı.

Türkan, karşısındaki kişiyi görünce şaşırıp kaldı. Çünkü o polislerin götürdüğü ve içinden kardeşi gibi sevdiği kişiydi.

Türkan, ona şaşkın bir şekilde bakarken Büşra’da ona şaşkın bakıyordu. Zira o da aynı hisleri hissetmişti.

Bir süre birbirlerine bakıştıktan sonra Türkan, ona ‘Benim adım Türkan, avukatım. Buraya seni savunmaya geldim’ dedi, niçin geldiğini anlatmak için.

Büşra, onun sözlerinden sonra ‘Benim adım da Büşra’ dedi ve başından geçen her şeyi anlattı. O anlattıkça açılıyor, açıldıkça içinde biriktirdiği sıkıntıları dışarı vuruyordu.

Büşra, başına gelenlerin hepsini anlattıktan sonra Türkan’a:

‘Türkan Hanım, umarım beni buradan kurtarırsınız. Çünkü benim hiçbir suçum yok. Tarık Bey, üzerime saldırınca kendimi korumak için öyle davrandım’ dedi suçsuz olduğunu kanıtlamak için.

Türkan, onu dinledikten sonra:

‘Merak etmeyin Büşra Hanım, Allah Teâlâ’nın izniyle seni bu durumdan kurtaracağım. Yalnız biraz sabretmen gerekecek’ dedi onu teselli etmek için.

‘Bu başıma gelen sıkıntılar, biliyorum ki Allah Teâlâ’dan geliyor. O yüzden ömrüm boyunca hep sabrettim ve bundan sonra da sabredeceğim. Biliyorum ki her aydınlığın sonunda karanlık olduğu gibi, her karanlığın sonunda da aydınlık var. O yüzden sabrediyorum ve yine biliyorum ki bu sabırlarımın sonunda büyük bir mükâfata kavuşacağım’ dedikten sonra hüzünlü bir şekilde boynunu büktü.

O boynunu bükünce Türkan’ın içi cız etti. Acaba neden öyle davranmıştı. Yoksa bir derdi varda onu söylemekten mi çekiniyordu.

Türkan, onun hüzünlü halinden o kadar etkilendi ki elinde olmadan gözünden yaş damladı. Gözündeki yaşı göstermemek için kafasını geriye çevirip gözyaşını sildi. Ardından geri dönüp ona:

‘Söyler misin, niçin öyle hüzünlendin?’ dedi ve eliyle kafasını kaldırdı.

Büşra, yine hüzünlüydü. Derdini söylemek istiyordu ama söyleyemiyordu. Bir müddet öylece düşündükten sonra ona:

‘Türkan Hanım, size ödeyecek param yok’ dedi utana sıkıla.

Türkan, onu dinledikten sonra:

‘Büşra Hanım, para meselesini dert etmeyin. O iş çoktan halloldu. Siz sadece bu davaya odaklanın’ deyince Büşra onu susturarak

‘Sözünüzü kestim ama aklıma bir soru takıldı’ dedikten sonra ona ‘Para meselesi halloldu dediniz. Söyler misiniz benim paramı kim ödedi’

‘Paranızı ödeyen kişi, şimdilik gizli kalmak istiyor. Zamanı gelince ortaya çıkacaktır zaten’ dedi Türkan, onu rahatlatmak için.

‘Bakın Türkan Hanım, bu zamana kadar hep kendi ayağımın üzerinde durmaya çalıştım ve bugüne kadar geldim. Bundan sonra da kimseye borçlu kalmak istemem. O yüzden Allah Teâlâ nasip eder buradan çıkarsam, çalışır, çabalar paramı ödeyen kişiye parasını öderim’ dedi dik bir ifadeyle.

Onlar aralarında ne yapacaklarını konuşurken vakit hayli ilerlemiş görüş saati bitmişti. Görüş saatinin bittiğinin haber verilmesi üzerine Büşra, oradan ayrılıp koğuşuna geri döndü.

Büşra’yı dinleyen Türkan, onun metanetli haline hayran oldu. Salih abisinin onu neden tercih ettiğini şimdi daha iyi anlıyordu. O diğer kadınlar hiç benzemiyordu. O metanetliydi, sabırlıydı, başına gelen sıkıntılara isyan etmiyordu.

Onun gidişinden sonra arkasından hayran hayran baktı. Aynı durumda kendisi olsa bu kadar sabırlı olabilir miydi, onu bilemiyordu. Arkasında hayran hayran baktıktan sonra o da cezaevinden ayrıldı.

Büşra, avukatla konuştuktan sonra koğuşuna geri döndü. Dönüşünde onu Semiha ve yanına aldığı birkaç mahkûm bekliyordu.

Onu aralarına alıp sıkıştırdılar, avukatla ne konuştuklarını öğrenebilmek için, ama Büşra ne konuşuyor ne de korku ifadesi gösteriyordu.

Semiha, onun korkmadığını görünce hırsla elini kaldırıp tokat atmaya kalkıştı ama buna muvaffak olamadı. Çünkü o elini kaldırıp tokat atacağı sıra Handan onu durdurmuştu.

Handanın gözlerinden adeta öfke akıyordu. Artık Semiha ve onun arkadaşlarının yaptıklarına tahammül edemiyordu. Bu yüzden onların en ufak bir çıtırtı çıkarmalarına bile göz yumuyordu artık.

**********

Tarık, annesiyle hizmetçinin aralarındaki konuşmayı duymuştu, ama sesi kısıldığı için elinden bir şey gelmiyordu. Annesi, yıllar evvel babaannesine de aynı şeyleri yapmış hapse attırmıştı.

Küçükken babaannesi ona güzel masallar, dini hikâyeler okurdu. Başını şefkatle okşar, iyi bir insan olmasını öğütlerdi. Annesi, oğlunun kafasına bu tür şeylerin sokulmasından hoşlanmaz, babaannesi gittikten sonra onu azarlardı.  Babaannesine iftira atıp onu hapse yolladıktan sonra onun hikâyelerinden ve güzel nasihatlerinden mahrum kalmıştı. Ondan sonra da annesi yüzünden her türlü kötülüğü işler olmuştu.

Annesini gördükçe ona karşı olan nefreti gittikçe artıyordu, ama elinden bir şey de gelmiyordu.

Selma Hanım, oğlunun düşüncelerinden habersiz Selen’le konuşuyordu. Ona talimatlar veriyor, mahkeme günü söyleyeceği sözleri bellettiriyordu.

Tarık, ameliyattan sonra kimseye açılamıyordu. Bu yüzden iyice içine kapanmıştı. Aslında onu bu duruma düşüren annesi ve babasıydı. Annesi, babası evde yokken kumar partileri düzenliyor, partiden partiye koşuyordu. Babası ise işinden başka bir şey düşünmediği için onunla ilgilenmiyordu. Onu en son ameliyattan sonra görmüş, onunla güzel vakitler geçirmişti. Ondan sonra da doğru dürüst yüzünü göremez olmuştu. Hatta annesi ve babasının zaman zaman kavga ettiklerine bile şahit oluyordu. İşte bu yüzden içine kapanık biri olup çıkmıştı.

Annesi ve babasının tartışıp kavga ettikleri zaman kulaklarını yastığıyla kapatıp onları duymamaya çalışıyordu. Onların kavgaları yüzünden sesinin değil de kulaklarının duymamasını istiyordu.

Onunla tek ilgilenen kişi internetten tanıdığı bir kızdı. İnternet aracılığı ile tanıştığı o kız, ona güzel şeyler anlatıyor, içini ferahlatıyordu.  Ona doğru yolu görmesi için Peygamber kıssaları anlatıyordu. Zaman zaman da Kuran-ı Kerimden ayetler okuyor, ardından okuduğu ayetlerin meallerini okuyordu. O anlattıkça babaannesi aklına geliyor, onu hapishanede ziyaret etmediği için hüzünleniyordu.

O kız anlattıkça maneviyata daha çok yöneliyordu. Bu arada nefsi de rahat durmuyor, eski günlerine dönmesi için onu zorluyordu.

Eskisi gibi artık ortalığı kırıp dökmüyordu, bu da doğal olarak annesinin ve babasının gözlerinden kaçmıyordu. Onlar zannediyorlardı ki ameliyattan sonra hastalığın verdiği bir etkiydi. Ama onlar bilmiyorlardı ki internetten tanıdığı o kızın etkisiyle düzelmişti.

Selma Hanım’ın kumara olan düşkünlüğü onu iyice bataklığa sürüklemişti. Sürekli kaybediyordu, kaybettikçe de hırslanıyordu. Bu yüzden de Talip Bey’le sürekli kavga ediyorlardı. Kavgalarına, oğulları Talip ve bütün ev halkı şahit oluyorlardı. Bu gidiş nereye gidecekti onu bilemiyorlardı.

Onlar her kavga edişinde Tarık, içine kapanıyor, intihar etmeyi düşünüyordu. Onu tek durduran şey internetten tanıştığı kızın söyledikleriydi. Onun söyledikleri olmasa belki de çoktan hayatına son vermişti.

İnternetten tanışmıştı ama onun ne adını ne de kim olduğunu bilmiyordu. Gerçi birkaç sefer sormak istemişti ama o kız buna engel olmuştu. Hatta buna kızar gibi olmuştu. O yüzden de sormaya çekiniyordu. Ona gizemli kız diye hitap ediyordu. Onun ismini bilmiyordu ama o kendisinin ismini biliyordu. Hatta neler yaşadığını bile.

Kimdi o gizemli kız, onun hakkında bir şey bilmediği halde o nasıl biliyordu kendisi hakkında her şeyi.

*********

Salih, Türkan’dan gelecek haberleri bekliyordu. Beklerken yorulmuş holdingde masasının üzerinde uyuya kalmış, odasına gelen Türkan’ı görememişti.

Türkan, onun uyanmasını beklerken kendisine kahve söylemiş, höpürdete höpürdete içiyordu. Öyle iştahla içiyordu ki onu gören kahveyi hiç görmemiş zannederdi.

O iştahla kahvesini yudumlarken, kahvenin o güzel kokusu Salih’in burnuna dolmuştu. O oldum olası kahveyi severdi. Burnuna dolan kahve kokusu onu mest etmiş uyandırmıştı. Uyanır uyanmaz karşı koltukta oturan Türkan’ı görmüştü.

Türkan, onun uyandığını görünce ona:

‘Ooo, uykucu nihayet uyandın’ dedi gülümseyerek.

Salih, uyandığı halde tam olarak kendine gelemediği için onun ne dediğini anlamadı. Bu yüzden saf saf bakınıp durdu.

Türkan, onun saflaşmış bir şekilde kendisine bakındığını görünce elinde olmadan güldü. Onun gülmesi karşısında kendisine gelen Salih, ona:

‘Ne oldu? Niçin öyle gülüyorsun?’ dedi, onun gülmesine bozularak.

Türkan, öyle gülüyordu ki gözlerinden yaş geliyordu. Onun daha fazla gülmesine dayanamayan Salih sinirli bir ifadeyle:

‘Türkan, yeter artık, daha fazla gülme de neler olduğunu anlat’ dedi.

Türkan, gülmesi bitince ondan özür diledi. Ardından Büşra’yla aralarında geçen konuşmayı anlattı.

Salih, Türkan’ı dinledikten sonra içi rahatladı. Demek o kendisini savunmayı kabul etmişti.

Sevinçten ne yapacağını şaşıran Salih, yerinde duramıyor hoplayıp zıplıyordu. O yerinde hoplayıp zıplarken Türkan, onun hareketlerine kahkahalarla gülüyordu. Öyle ki onların sesleri dışarıdan bile duyuluyordu.

Halit, o sıralarda oradan geçmekteydi. Odasına geçmek üzereyken Türkan’ın sesli bir şekilde güldüğünü duydu. Üstelik bu ses Salih’in odasından geliyordu.

O sesleri duyunca odasına geçmeyi bırakıp Salih’in odasına yöneldi. Kapısını hafifçe tıklatıp içeriye girdi.

İçeri girmeden evvel aklına her türlü şey geliyordu. Sonuçta onlar sütkardeşti, ama yinede aklına kötü şeylerin gelmesine engel olamıyordu.

Kafasındaki düşüncelerle içeri girdiğinde gülsün mü, ağlasın mı bilemiyordu. Çünkü ne düşünüyordu ne karşısına çıkmıştı.

Şaşkınlığı bir müddet sonra geçince o da gülmeye başladı, Salih’in hal ve hareketlerine.

Üçü beraber o kadar güldüler ki, gülmekten karınları ağırdı. Gülmekten o kadar kendilerinden geçmişlerdi ki Çiğdem Hanım’ın geldiğini görememişlerdi.

Çiğdem Hanım, onların kendilerinden geçmiş bir şekilde koltukta oturduklarını görünce:

‘Hayrola çocuklar, ne bu haliniz’ dedikten sonra ‘Sizi gören de uçucu bir madde içmiş de kendilerinden geçmiş zannederler’ dedi kinayeli bir sözle.

Salih, annesinin sözlerinden sonra kendini toparladı ve yanına giderek elini öptü. Ardından annesine:

‘Anne, ne zaman geldin’ dedi mahcup bir ifadeyle. Onlar konuşurken Türkan ve Halit’te kendine gelmiş toparlanmaya çalışıyorlardı.

Çiğdem Hanım, oğlunun sözünü cevaplamadan ona:

‘Oğlum, benim sözümü kesmeden dinle’ dedikten sonra koltuğun üzerine oturdu. Ardından ona, ‘Evlenmen için sana kimi gösterdiysem şimdiye kadar hep reddettin’

Salih, evlenme sözünü duyunca yüzü asıldı ve ‘ama anne’ dedi, ama Çiğdem Hanım ona ‘Benim sözümü kesme’ diyerek onu susturdu. O susunca ‘Baban, senin mürüvvetini göremeden öldü. Oğlum, benim de senin mürüvvetini görmeden ölmemi mi istiyorsun? Hem benim de torun sevme hakkım yok mu?’ dedi ve hüngür hüngür ağladı.

Salih, annesinin ağladığını görünce sırtını sıvazlayarak:

‘Ağlama anne, sen ağlayınca rahat edemiyorum. Söz, evleneceğim ama şimdi değil’ deyince annesi hiddetlenerek:

‘Ne demek şimdi değil. Yoksa benim bilmediğim birileri mi var?’

Annesine, Büşra’yı diyemezdi. Hem o fakirdi ve hapisteydi. Annesi ise kendilerine denk birilerini istiyordu ama gel gör ki annesinin bulduğu kızlar hem şımarık hem de üstten bakan kişilerdi. O da bunlara karşıydı. Zengin de olsa, fakir de olsa, amir de memur da olsa, patron da olsa işçi de olsa Allah Teâlâ katında hepsi birdi. Yalnızca takva sahibi olanlar üstündü. Annesine bunu yıllarca anlatmasına rağmen, annesi bir türlü anlamak istemiyordu.

‘Yoo, hayır’ dedi Salih cılız bir sesle.

‘Mademki birileri yok. O zaman en kısa sürede Ceylan’la evleneceksin’ dedi Çiğdem Hanım, ardından onunla gelen Çiğdem’i içeriye çağırdı.

Ceylan, ailesi tarafından her istediği alınmış, o şekilde büyütülmüştü. Kibirliydi, aşırı derecede kindardı. Kendisine yapılan kötülüğü unutmaz, yeri gelince intikamını alırdı.  Üstelik hal ve hareketleri genç bir kıza hiç yakışmıyordu. Bu yüzden de onu istemiyordu.

Ceylan içeriye girer girmez ona sarılmak istedi ama Salih kendisini geri çekti. Buna rağmen o ileri atılıp sarıldı. Herkesin içinde öpmek istedi ama Salih onu durdurdu.

Türkan’da, Halit’te Ceylan’ın hareketleri karşısında ağızları bir karış havada kaldı. Salih, onlara onu anlatıyordu ama bu kadarını da beklemiyorlardı.

Salih, Ceylan’ın hareketlerinden dolayı iyice sinirlenmişti. Zira o bu laubali hareketleri sevmiyordu. Hem de herkesin içinde olmuştu bu hareketi. O yüzden kızgın bir şekilde hem annesine hem de Çiğdem’e baktı. Ardından kapıyı sertçe vurup dışarıya çıktı. O çıktıktan sonra Çiğdem, arkasından ona:

‘Bakalım nereye kadar kaçacaksın. Elbette ben seni elde etmesini bilirim’ dedikten sonra kendi kendine ‘Eyer benden başka sevdiğin varsa. O zaman onun benden çekeceği var. Eyer, gerçekten böyle bir şey varsa onu doğduğuna pişman ederim’

***********

Aradan iki ay geçmiş yargılanma vakti gelmişti. Davalı ve davacı taraf bir araya gelmiş mübaşirin çağırmasını bekliyorlardı.

Onlar beklerken her iki tarafında avukatları gelmiş duruşmanın saatini bekliyorlardı.

Mübaşir her iki tarafında adını okuyunca duruşma salonuna hep beraber girdiler.

Büşra’nın avukatı olanları anlatıp müvekkilinin suçsuz olduğunu, bundan dolayı tahliyesinin gerekli olduğunu anlatıp müvekkilinin tahliyesini istedi.

Sıra davacı tarafına gelmişti. Onların avukatı konuşmaya başlayınca Büşra dâhil, onun avukatı ayağa kalkıp karşı tarafa ‘yalan söylüyorsunuz’ deyip itiraz ettiler.

Avukat, bu itiraz üzerine hâkime dönerek:

‘Hâkim Bey, bir tanığımız var. Müsaade ederseniz tanığımızı çağıralım’ dedi hâkime bakarak.

Hâkim, eliyle işaret edip getirin dedi. Avukat, ondan aldığı emir üzerine salondan dışarı çıkıp tanığa gelmesini söyledi.

Tanık, yavaş yavaş geliyordu. O gelirken içeride herkesi bir heyecan dalgası sarmıştı. Acaba gelen kimdi? Ne söyleyecekti. Hepsinden daha çok heyecanlı olan ise Büşra’ydı. Zira Tarık’ı itip yere düşürdüğü zaman yanında yöresinde kimse yoktu.

Bu da ilginizi çekebilir  Pazar Şömineleri: Kantininizi Doldurun

Beklenen tanık içeriğe girmiş tanıklığını yapacağı yere geçmişti. Büşra, onu gördüğünde içi rahatladı, ama az sonra onun söyleyeceği sözlerden dolayı başından aşağıya kaynar sular dökülecekti.

O yerine geçince hâkim ona:

‘Anlat kızım, o gün neler oldu? Önümdeki kâğıda göre zanlının maktulü ittiğini görmüşsün’ dedi, Selen’e

Hâkimin sözleri üzerine Büşra, ne diyeceğini bilemedi. Zira ne beklerken ne bulmuştu.

Selen, bir süre düşündü ve Selma Hanım’a doğru baktı. Eğer onun söylediklerini yapmazsa işsiz kalacaktı. Onun dediklerini yapsa bu seferde hem Allah Teâlâ katında yalancı olacaktı hem de en sevdiği arkadaşını zor durumda bırakacaktı. O nefsiyle mücadele içerisindeydi. Nefsi ona Selma Hanım’ın dediğini yap diyordu. Aklı ve ruhu yaparsan yanarsın diyordu. Bu mücadele nefsine yenik düşmesiyle sona erdi.

Hâkim, onun sustuğunu görünce sorusunu tekrarladı. O hâkimin sorusunu tekrarlaması üzerine:

‘Hâkim Bey, olay olduğu zaman ben oradaydım ve her şeyi gördüm. Büşra, Tarık Bey’i arkasından itip yere düşerdi. O düşünce de kahkaha atıp oradan uzaklaşmaya çalıştı. O uzaklaşmaya çalışınca kolundan tutup ne yapmaya çalışıyorsun dedim. O da bana sana ne sen işine bak’ dedi, ondan sonra da oradan ayrıldı. O ayrılınca Tarık Bey’in yerde kanlar içerisinde kaldığını gördüm. Zaten, ondan sonra da gürültüyü duyan Selma Hanım, salona girdi’ dedi ve boynu bükük bir şekilde Büşra’ya baktı.

Büşra ağlıyordu, en yakın arkadaşı ve sırdaşının sözleri onu çok ağır yaralamıştı. Selma Hanım’dan veya bir başkasından o sözleri duysa bu kadar zoruna gitmezdi, ama o en yakın arkadaşı ve sırdaşıydı.

Selma Hanım, Selen’in sözlerinden sonra içten içe sinsice gülüyordu. O gülüyordu ama ya oğlu. Oğlu, Selen’in sözlerinden sonra adeta yerin dibine girdi sanki. Annesi, ona bunu nasıl yapardı. Tamam, kendisi suçluydu, Büşra’nın kendisini bu hale sokmasına sebep kendisiydi. Ya Selen, Selen’e ne oluyordu. Olay olduğu zaman orada bile yoktu. Öyleyse hâkimin sorusuna oradaymış gibi nasıl cevap verirdi.

Hâkim, Selen’in sözlerinden sonra bu seferde Tarık’a döndü ve olayın nasıl gerçekleştiğini ve Selen’in doğruyu söyleyip söylemediğini sordu.

Hâkimin sorusu üzerine avukat ayağa kalkarak ona:

‘Hâkim Bey, o olay olduktan sonra maktulün sesi kesildi. O yüzden size cep veremez’ dedi sinsi bir şekilde.

Büşra, Selen’i dinledikten sonra ayağa kalktı. Ağlamaklı bir şekilde Selen’e döndü ve ona:

‘Selen, neden yaptın bunu bana. Sen benim en yakın arkadaşım ve sırdaşımdın. Hem o olay olduğu zaman sen orada yoktun. Orada olmadığın halde oradaymış gibi nasıl tanıklık yaparsın. Hem Allah Teâlâ katında bunun çok büyük bir günah olduğunu bilmiyor musun?  Hem ayeti kerime de mealen, ‘Onlar o müminler ki, yalan yere şahitlik etmezler. Boş şeyler söz ve hareketler ile karşılaştıkları zaman yüz çevirerek, vakarla geçip giderler (Furkan, 72) buyurmaktadır. Hem Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Biz Resulüllah’ın (asm) yanındaydık, üç defa:
“Size en büyük günahları haber vereyim mi?” diyerek şunları sıraladı:1.Allah’a ortak koşmak

  1. Ana babaya asi olmak

3.Yalancı şahitlik yapmak,Dikkat ediniz yalancı şahitlik ve yalan konuşmak birdir” dedi ve yaslandığı yerden doğrulup oturdu. Bunları tekrar tekrar söyledi. Nihayet biz -üzüntü ve acıdan dolayı- keşke sussa diye düşündük. (Buhari, Müslim, Tirmizi) dediğini duymadın mı?’ dedi bağıra bağıra. Ardından hem Selen’e hem de Selma Hanım’a ‘Mademki o olayı benim bilerek yaptığımı söylüyorsunuz. O zaman sizi her şeyi bilen ve işiten Rabbim’e havale ediyorum. O kimim haklı kimin haksız olduğunu en iyi bilendir. Umarım Allah Tela size öyle bir şey verir ki bu yaptıklarınıza pişman olursunuz, ama o zaman da iş işten çoktan geçmiş olur’ dedi ve yerine oturdu.

Onun bu sözleri başta Selen ve Selma Hanım, olmak üzere bütün salonun üzerinde bomba etkisi meydana getirmişti. Onun sözlerinden sonra hiç kimsenin gıkı bile çıkmıyor sadece Büşra’nı yüzüne bakıyorlardı.

Onun sözlerinden Hâkim bile etkilenmişti. Belli ki bu işin içinde bir iş vardı. Bu yüzden sağına ve sonla baktıktan sonra:

‘Gereği düşünüldü, sanık sandalyesinde oturan şüphelinin isnat edilen suçun tam belirgin olmadığı ve yeterli delil bulunmadığından dolayı duruşmanın ileri bir tarihe ertelenmesine sanığın kaçma ihtimali bulunmasından dolayı tutukluluk halinin devamına oy birliği ile karar verilmiştir’ dedi ve duruşma salonunu terk etti.

O çıktıktan sonra salonda iki taraf arasında arbede çıktı. Onları ancak polisler ayırabildi. Her iki tarafta ayrıldıktan sonra Büşra hapishaneye geri döndü.

*********

Türkan, duruşmadan çıktıktan sonra hayli sinirliydi. Nasıl olurda karşı taraf yalancı şahitlikte bulunabilirlerdi. Yalancı şahitlik yapması için o tanığa ne sunmuş olabilirlerdi. Bunu araştırıp bir daha ki duruşmaya kadar ortaya çıkarmalıydı. Ortaya çıkması için de ancak tanığın takip edilmesiyle mümkün olabilirdi. Bunun için savcılığa gidip tanığın takip edilebilmesi için izin istenildi. Savcılıktan gerekli izinler çıkarıldıktan sonra onu adım adım takip etmeye başladı. O nereye gidiyorsa o da oraya gidiyor delil toplamaya çalışıyordu. Bu takip sonunda meyvesini vermiş, Büşra’yı içeriden çıkaracak delil bulunmuştu.

Selma Hanım, mahkeme salonundan çıktıktan sonra söz verdiği gibi Selen’in banka kartına yüklü bir miktar para yatırdı.  Yatırılan bu para onlara ömür boyu yeter ve artardı.

Selen, istediğini almıştı. Aldığı bu parayla ailesini ömür boyu bakabilirdi, ama huzursuzdu. Büşra’nın sözleri sürekli aklına geliyordu. Ya o doğruysa, o zaman ne yapardı. Eğer onun sözleri doğruysa hem bu dünyasını hem de ahretini yakmış olacaktı. İşte bundan dolayı huzursuzdu. Üstelik mahkemeden sonra oğlu sürekli hastalanıyordu.

Gece uykusunda ateşler içerisinde olduğunu görüyor, bundan dolayı dehşetle uyanıyordu. Uyandığında oğlunu hırıltılar içerisinde olduğunu görüyordu. Onu hırıltılar içerisinde görünce de hemen hastaneye götürüyordu ama nafile. Doktorlar onun bu haline bir türlü çare bulamıyorlardı.

Gecesi gündüzü birbirine karışmıştı. Bundan dolayı hali hiç iç açıcı değildi. O bakımlı Selen gitmiş, yerine bakımsız pejmürde Selen gelmişti.

Onun bakımlı haline gıpta eden ve onunla beraber olmak isteyen diğer hizmetçiler, onu pejmürde halini görmeye başladıktan sonra artık ondan uzak durmaya çalışıyorlardı

Yalancı şahitlikte bulunmak ona pahalıya mal olmuştu. Hem o hadiseden sonra kendine bakmayı bırakmış, hem de oğlunun gözlerinin önünde eriyip gitmesine seyirci kalmıştı.

**********

Selma Hanım, hizmetçiden istediği almıştı ama oğlunun kendinden iyice uzaklaşmasına sebep olmuştu. Zaten içine kapanık biriydi, o olaydan sonra tamamen içine kapanık biri olup çıkmıştı.

Kocasıyla araları zaten bozuktu. O hadiseden sonra araları iyice açıldı. Onlarla araları açıldıkça da kendini kumara veriyordu. Bu şekilde de servetlerini yiyip bitiriyordu. Evleri, arabaları, tarlaları, iş yerleri vardı. Kumar yüzünden onları teker teker kaybediyordu.

Talip Bey, bir gün işine gitmiş çalışıyordu. O çalışırken kapısı sertçe açıldı. O daha ne olduğunu anlayamadan içeriye iriyarı üç adam girdi. O adamların bellerinde silah vardı. Onlar bellerindeki silahlarındaki gösterip karşısına oturdular. Ardında ona:

‘Bakın Talip Bey, size bir hafta mühlet veriyoruz. Bu bir hafta içerisinde borcunuzu ödemezseniz biz gereğini yaparız’ dediler ve silahlarını masanın üzerine sertçe bıraktılar.

Talip Bey, onların tavrı karşısında korkmuştu ama ne dediklerini anlayamamıştı. Bu yüzden de onlara:

‘Siz neden bahsediyorsunuz. Benim kimseye borcum yok’ dedi korku içerisinde.

İçlerinden onların reisi olan adam cebinden senetler çıkarıp onun önüne fırlattı.

Talip Bey, önündeki senetleri görünce karşısındaki kişiye:

‘Bu senetlerde ne?’ dedi merak içerisinde.

Bu soru üzerine karşısındaki kişi cebinden yine kâğıt çıkarıp önüne bıraktı. Talip Bey, önündeki kâğıda bakınca yüzü asıldı. Çünkü önündeki kâğıtta karısı Selma’nın birikmiş kumar borçları görünüyordu.

Adam, Talip Bey’in yüzünün asıldığını görünce kâğıtların hepsini toparladı.  Ardından ona:

‘Şimdi sadede gelelim. Eğer bu senetleri bir hafta içerisinde ödemezseniz, ölümlerden ölüm beğenin’ dedi ve adamlarıyla beraber oradan uzaklaştı.

Talip Bey, adamlar oradan ayrıldıktan sonra bir süre kendine gelemedi. Kendine gelince de ayağa kalktı. Çalışma odasında sinirle bir oyana bir buyana gidip geldi. Siniri geçmeyince sekreterine avukatın aceleyle gelmesini, gelirken de boşanma kâğıdı hazırlamasını ve bu şekilde gelmesini istedi.

Sekreteri, onun isteği üzerine avukata telefon açıp Talip Bey’in isteklerini bildirdi. Avukat aldığı haber üzerine çok geçmeden holdinge geldi. Oradan Talip Bey’in odasına çıktı.

Avukat odasına geldiğinde bile siniri geçmemişti. Eşine sayıp döküyordu. Avukat geldiğini belli etmek için hafifçe öksürdüğü anda sustu.

Avukata oturmasını söyledikten sonra ona:

‘Selim Bey, derhal Selma’dan boşanmam için boşanma kâğıdı hazırlayacaksın. Onu hazırladıktan sonra da geleceksin. Boşanmadan dolayı ona bırakacağım malları belirleyeceksin. Bu dediklerimi hemen yerine getirmen benim için çok önemli’ dedi sert bir ifadeyle.

Avukat, ne olduğunu bilmediği için Talip Bey’e:

‘Talip Bey, bu boşanma işi de nereden çıktı?’ dedi ne olduğunu anlayabilmek için.

Avukatın sorusu üzerine ona:

‘Selim Bey, Selma’nın kumar borçlarından bıktım artık. Böyle giderse kendisiyle beraber beni de batıracak’ dedikten sonra ona ‘Sen buraya gelmeden evvel kılıksız üç kişi geldi. Onların bellerinde silahları vardı. Bellerindeki silahları çıkarıp önüme bıraktılar. Ardından onların başı olduğu belli olan kişi cebinden senetler çıkarıp önüme bıraktı. Senetleri bıraktıktan sonra cebinden ayrı bir kâğıt daha çıkarıp önüme bıraktı. O ikinci kâğıtta Selma’nın kumar borçları yazılıydı. O adam bir hafta içerisinde onları ödemediğim takdirde ölümlerden ölüm beğen, deyip çıkıp gitti. O yüzden Selma’dan boşanmak istiyorum. Boşanmadan kalacak mal varlığıyla ne yapacaksa yapsın, o artık beni ilgilendirmez’ dedi iç çekerek.

Avukat, onu dinledikten sonra boşanma kâğıdı hazırlayıp adalet sarayına gitti.

Avukat, boşanma kâğıdını hazırlayıp gidince Talip Bey’in içi rahatladı ve kendi kendine ‘Senin yüzünden canımdan olamam. Bundan sonra o adamlarla kendin uğraşırsın’ dedi ve sekreterinden orta şekerli kahve istedi, keyifle yudumlamak için.

********

Büşra, hapishaneye geri döndükten sonra üzgün bir vaziyette yattığı yere oturdu. Semiha ve yanındaki birkaç mahkûm onun üzgün haline kıs kıs gülüyorlardı. Onlar gülüşürken Handan onları susturdu ve ona:

‘Ne oldu kızım? Üzgün halinden belli ki işler iyi gitmemiş’ dedi, neler olduğunu anlamak için.

Büşra, tam konuşacağı sıra Semiha öne atılarak:

‘Öyle görüyorum ki suçluluğun anlaşıldı ha! Birde bize suçsuzum deyip duruyordun’ dedi tıslayarak.

Handan, onun söz söylemesine canı sıkılmıştı. Bu yüzden canının sıkıldığı anlatmak için ona öyle bir bakış attı ki Semiha, geri çekilmek zorunda kaldı.

O susunca ona:

‘Bir daha konuş demedikçe konuşursan, seni burada boğarım. Hiç kimsede seni elimden alamaz. Ayrıca bunu seve seve yapacağımı beni benden daha iyi bilirsin’ dedi, Handan tehdit edercesine. Daha sonra Büşra’ya dönerek, ‘Anlat kızım neler oldu?’ diye sordu.

Bu soru üzerine Büşra, mahkeme salonunda olan biteni olduğu gibi anlattı. Anlatılanları dinleyen Handan, eliyle çenesini sıvazladı. Ardından ona:

‘Demek bunu da yaptı ha!’ dedi. Onun ne dediğini anlamayan Büşra:

‘Ne demek istiyorsun Handan abla. Sözlerinden hiçbir şey anlamadım’ dedi, onun yüzüne saf saf bakarak.

Onun sözleri üzerine Handan:

‘Boş ver be kızım. Ben arada bir öyle şeyler konuşurum. O yüzden benim sözlerimi kafana takma’ dedi, şefkatle Büşra’nın omzundan tutarak.

Nalân, onların konuşmalarını bölerek:

‘Büşra abla, peki şimdi ne olacak. Suçsuzluğun nasıl kanıtlanacak’ dedi merak içerisinde.

Büşra, umutsuz bir şekilde:

‘Bende bilmiyorum Nalân, yalnız avukat hanımın bu konuda bir şeyler yapacağından eminim’ dedi iç çekerek.

İlk celsenin yapılmasından bu yana bir ay geçmişti. Semiha ve ona yakım mahkûmlar sürekli onu tehdit ediyorlar, dediklerini yapmadığı takdirde canının yanacağını söylüyorlardı. O bunların sataşmalarına cevap vermiyor, sadece Allah Teâlâ’ya sığınıyordu.

Yine böyle bir gün gece ihtiyacını gidermek için lavaboya gitti. O gidince Semiha yastığının altına sakladığı şişi çıkardı. Şişi eline sıkıca tutup ona bağlı olan mahkûmları sesledi. Onlar uyanınca hep beraber lavaboya gittiler.

Onlar uyanıp lavaboya doğru giderken Nalân’da uyanmış onları seyrediyordu ne yaptıklarını anlamak için. Onları seyrederken birden aklına Büşra geldi ve onun yattığı yere doğru baktı. Onu yerinde göremeyince ‘Eyvah! Onu öldürmeye gidiyorlar deyip bütün koğuşu ayağa kaldırdı.

Koğuştakiler ayağa kalkıp lavaboya gittiklerinde Büşra’yı kanlar içerisinde yerde yattığını gördüler. Olanları gördükten sonra hep beraber diğer mahkûmların üzerine saldırıp bir güzel tartakladılar. O sırada gürültüleri duyan gardiyanlar koğuşun kapısını açıp içeriye girdiler ve mahkûmları ayırdılar.

Mahkûmlar ayrılınca Büşra, kanlar içerisinde yerde yatıyor, inliyordu.

Gardiyanlardan biri onun kanlar içerisinde olduğunu görünce derhal ambulansı çağırdı. Ambulans gelip onu hastaneye götürdükten sonra gardiyanlardan diğeri mahkûmlara dönerek:

‘Söyleyin bunu kim yaptı. Eğer söylemezseniz biz gereğini yapar, kimin ortaya çıkarırız. Biz ortaya çıkarırsak eğer sizin için daha kötü olur bilesiniz’ dedi mahkûmları tehdit edercesine.

Gardiyanın tehdidi üzerine Nalân, öne çıkarak olan biteni olduğu gibi anlattı. Gardiyan Nalân’ı dinledikten sonra Semiha ve onun yanındakilere dönerek:

‘Artık sizin yaptıklarınız dağı aştı. Bundan sonra derdinizi müdür beye anlatırsınız’ dedi ve onları alıp götürdü. Onlar gidince diğer mahkûmlar derin bir oh çekip bayram ettiler.

***********

Tarık, annesinin ve babasının kavgalarına artık tahammül edemez olmuştu. Bu yüzden onları dinlememek için odasına kapanıyordu. Odasında da köşeye geçip ayaklarını göğsüne doğru çekiyor, öylece düşünüyordu. Bundan dolayı da iyice bunalıma girmiş, yine intiharı düşünür olmuştu.

Dışarı gidip nefes almaya çalıştıysa da olmuyor, sanki her şey üstüne geliyordu. Konuşamadığı için de kimseye derdini açamıyordu. Derdini içine attıkça da bunalıyor, bunalımdan kurtulmak için de intihara yöneliyordu.

O artık kararını vermişti. İntihar edecek bu dünyadan ayrılıp gidecekti. Bu niyetle kendine ip hazırladı. Kimseye görünmeden odasına geçti. Hazırladığı ipi çıkarıp tavana yerleştirdi. Ardından ipi boynuna geçirdi.

Ayağının altındaki sandalyeye bir dokunması yetecekti. O yine nefsiyle mücadele içerisindeydi. Nefsi sandalyeye vur diyordu, kalbi ‘Hayır yapma, bu yaptığın Allah Teâlâ katında çok büyük bir günahtır. Eğer o sandalyeye ayağını vurursan zarar edenlerden olursun’ diyordu.

O nefsiyle mücadele ederken dışarıdan annesinin ve babasının sesleri geliyordu. Belli ki yine kavga ediyorlardı. Onların kavgalarını duyunca nefsine yenik düştü ve sandalyeye ayağıyla dokundu ve sandalye yere düştü.

O ipte sallanırken bilgisayarından mesajın geldiğini belirten bir ses geldi. O sesi duyunca yaptığına pişman oldu ama ip boynundaydı ve neredeyse boğulmak üzereydi. O anda Allah Teâlâ’ya kendisini bu durumdan kurtarması için dua etti. Duası bitince ip bağlı olduğu yerden koptu ve yere düştü.

Tarık, kurtulmuştu. Onun kurtulmasına sebep duasıydı. Bu yüzden secdeye kapandı ve şöyle dua etti:

‘Ey Allah’ım! Beni affet. Yıllarca senin yasak ettiğin şeyleri işleyip durdum. Üstelik bir de az kalsın canıma kıyacaktım. Bu yüzden ne olur beni affet. Sen (c.c.) affetmez bağışlamazsan şüphesiz ki ziyan edenlerden olurum. Ya Rabbi! Bundan sonra sana layık kul olabilmem için bana yardım et. Nefsim ve şeytana karşı galip gelebilmem için yardım et. Ya Rabbi! Halim sana ayan. Geçirdiğim kazadan dolayı sesim kısıldı. Ne olur sesimi aç ki derdimi anlatabileyim. Ya Rabbi! Benim yüzümden Büşra şu an hapishanede. Ne olur onu oradan çıkar. Ya Rabbi! Annemi sana havale ediyorum. Onun yüzünden Büşra düştüğü durumdan kurtulamadı. O yüzden annemi sana havale ediyorum. Ya Rabbi! Beni tek anlayan babam, onu affet ve bağışla. Ya Rabbi! Bana az da olsa doğru yolu göstermeye çalışan o gizemli kızla karşılaştır. Zira onun kim olduğunu merak ediyorum’ dedi ve başını secdeden kaldırdı.

O başını secdeden kaldırdığında öyle rahatlamıştı ki sanki hiç bunalıma girmemiş gibi hissediyordu.

Aslında onun kurtulmasına vesile olan bilgisayarına gelen mesajdı. O gelen mesaj üzerine Allah Teâlâ’ya dua etmiş, ondan sonra başının bağlı olduğu ip kopmuş ve böylece kurtulmuştu.

Tarık, tövbe ettikten sonra ayağa kalkıp bilgisayarına yöneldi. Maksadı mesajın kimden geldiğini öğrenmek ve mesajın ne olduğunu anlamaktı.

O bilgisayarın olduğu masaya geldikten sonra masasına oturdu. Onu açıp mesajına baktı. Mesaj o gizemli kızdan geliyordu.

Gelen mesajda şöyle yazıyordu ‘Dün gece rüyamda seni gördüm. Ateşe doğru gidiyordun. Tam içine düşecektin ki birden durdun ve geri döndün. O rüyayı gördükten sonra uyandım ve seni düşündüm. Gün boyunca sana yazmayı düşündüm, ama bir türlü buna muvaffak olamadım, ta ki bu saate kadar’ diyordu.

Mesajı görünce ağlamaya başladı. Demek ki Allah Teâlâ onun kötü yollara düşmesine müsaade etmiyordu. O yüzden mesajı bu zamana kadar geciktirmişti.

Mesajı gördükten yarım saat sonra o da gizemli kıza mesaj attı, mesajında ‘Sen kimsin, düştüğüm bunalımdan beni her zaman kurtarıyorsun?’ diyordu.

Gizemli kız ona anında cevap verdi, o da mesajında şöyle diyordu ‘Zamanı gelince her şey ortaya çıkar. O yüzden benim kim olduğumu merak etme. Önemli olan senin iyiliğin’ dedi mesajında.

Tarık, onun kim olduğunu iyice merak etmeye başladı, bu mesajdan sonra.

Acaba o kimdi? Neden bu kadar kendisini merak ediyordu? Hatta iyiliğini düşünecek kadar ileri gidiyordu. Kendisini bu kadar iyi tanıdığına göre, o mutlaka çok yakından tanıyan birisi olmalıydı.

**********

Salih, Ceylan yüzünden holdingde annesiyle tartıştıktan sonra morali bozulmuştu. Sevdiği kızın yalancı şahit yüzünden hapishaneden çıkamayabilirliğini duyduktan sonra da iyice huzuru kaçmıştı. O yüzden şen şakrak adam gitmiş yerine somurtkan adam gelmişti.

O kalbindeyken başka kimseyi düşünemiyordu. Ona kavuşmanın zor olduğunu bildiği içinde her şeyi içine atıyordu. İçine attıkça da dertleniyordu. Derdini de ancak deniz kenarına giderek atabiliyordu.

Böyle dertlenip deniz kenarına gittiği gün birisi yanına yanaştı. Yanına oturabilir miyim, demeden oturdu yanına. Salih, uzaklara öyle dalmıştı ki yanına birinin oturduğundan bile habersizdi.

Yanına oturan kişi atmışlı yaşlarında biriydi. Saçı sakalı birbirine karışmış gibiydi. Üstü başı yırtıktı, belli ki fakir bir kimseye benziyordu.

Yaşlı adam, Salih’e bakmadan ona:

‘Evlat belli ki dertlisin, ama bu kadar her şeyi içine atma. İçine attıkça hiçbir şeyi çözemezsin. Boşuna dememişler derdini söyle ki derman bulasın. Evlat, birbirimizi tanımıyor olabiliriz ama bu yaşlı amcana her şeyi anlatabilirsin’ dedi yumuşak bir ses tonuyla.

Yaşlı adamın sözlerinden sonra ona bakmadan:

‘Bey amca, hangi bir derdimi anlatayım bilemiyorum ki!’ dedi iç çekerek.

‘Evlat, bir yerden başla ki diğerleri de gelsin’ dedi onu rahatlatmak için.

‘Bey baba! Ben bir kız sevdim, ama o yakın olduğu halde uzakta. Annem, beni bir başkasıyla evlendirmek istiyor ama benim kalbim onda. Kalbim onda olduğu müddetçe bir başkasıyla nasıl evlenebilirim. Hem annemin evlendirmek istediği kız, ulu orta yerde sarılıp öpmeye çalışıyor, oysaki ben bunlardan hoşlanmıyorum. Bir de o kız çok üstten bakan biri, oysaki ben fakir de zenginde olsa insanların bir olduğunu düşünüyorum. O yüzden de her insana aynı mesafede yaklaşmayı tercih ediyorum’ dedi uzaklara dalarak.

‘Evlat, her şerde vardır bir hayır. Demek ki Allah Teâlâ böyle murat etmiş. O (c.c.) böyle dilemişse vardır bir bildiği. O yüzden her şeye kafana takma. Böyle kafana takarsan hasta olursun’ dedi yaşlı adam.

Aralarındaki konuşmalar böyle uzayıp gitti, ta ki akşam karanlığı çökene kadar. Akşam karanlığı çökünce her ikisi de dönüp birbirlerine baktı. Bakar bakmaz da birbirlerine sarılmaları bir oldu.

Salih, yaşlı adama hasretle baktıktan sonra ona:

‘Âdem amca, nerelerdeydin? Talip amcanın yanından ayrıldıktan sonra yıllarca seni aradım durdum’ dedi gözyaşları içerisinde.

Âdem Amca, Salih’in yüzünü hasretle okşadıktan sonra:

‘Benim güzel yavrum, sizi üzdüysem özür dilerim, ama habersizce gitmek zorunda kaldım’ dedi boynu bükük bir şekilde.

Salih, duyduğu söz karşısında şaşırdı. Bundan dolayı yaşlı adamın yüzüne saf saf baktı.

Âdem amca, onun şaşırdığını görünce:

‘Oğlum, belli ki sizin hiçbir şeyden haberiniz yok’ dedi ve ona ‘Oğlum, biliyorsunuz sen, Tarık, benim kızım, Türkan ve Halit neredeyse beraber büyüdünüz.Babanla Tarık’ın babası Talip Bey, ortaklığını bozduktan sonra Talip Bey oturduğu malikâneyi satarak başka bir yere geçti. O gidince ben ve kızımda onunla beraber gitmek zorunda kaldık. Ama asıl ortalıktan kaybolmamın sebebi başka aslında’ deyince Salih iyice kulak kesildi. ‘Talip Bey’in taşındığı yeni evinde bahçıvanlığa devam ederken kızım ve onun oğlu olan Tarık birbirleriyle çok iyi geçinmeye başladılar. Okula beraber gidip gelmeye başlayınca aralarında duygusal bir bağ oluşmuş. Bunu bizden saklamışlar ama o anası olacak kadın bundan haberi olmuş. Haberi olur olmaz benim yanıma geldi. O çirkef ağzını açıp bir sürü hakaretler saydırdı. Ardından bizi kapının önüne koydu. O sıralarda kızım annesini yeni kaybetmişti. Annesinin yokluğunu Tarık’la gidermeye çalışıyordu. O kadın bizi kapının önüne koyduktan sonra o kadar ağladı ki sanki annesini tekrar kaybetmiş gibiydi. Oradan ayrıldıktan sonra kızım uzun süre gelemedi. Ona o kadar nasihat ettim ki sayısını bile bilemiyorum ne kadar nasihat ettiğimin. Sonuçta bu nasihatlerim sonucunu verdi ve kızım kendine geldi. Kendine geldi ama Tarık’ı asla unutmadı’ dedi neden ortadan kaybolduğunu anlatmak için:

Salih, yaşlı adamdan olanları dinledikten sonra:

‘Demek, bundan dolayı ortalıktan kayboldun Adem amca’ dedikten sonra ‘Ayşe nasıl. O şimdi ne iş yapıyor?’ diye sordu.

Yaşlı adam, Salih’in sorusu üzerine:

‘Allah Teâlâ’ya şükürler olsun o şu an çok iyi ve özel bir hastanede psikolog olarak çalışıyor’ dedi.

Salih, yaşlı adamın neden öyle giyindiğini merak ediyor ama nedenini soramıyordu. Yaşlı adam, onun düşüncelerini anlamış olmalı ki ona:

‘Benim halime bakıp da aldanma oğul. Benim bu şekilde görünmemin amacı başka. Bu şekilde giyinerek fakir olan insanlara daha iyi yaklaşıyorum. Böylece onların halini daha iyi anlıyor ve elimden geldiği kadar yardım etmeye çalışıyorum’ dedi neden öyle giyindiğini anlatmak için.

**********

Salih, yaşlı adamın nerede yaşadığını merak ediyordu. Bu yüzden ona sezdirmeden onu takip etti. O önde kendisi arkada bir müddet gittiler.

Yaşlı adam, çiçekçinin birinden gül aldı. Elindeki gülü koklaya koklaya yakınlardaki bir kabristana uğradı. Kabristanın içinde sade bir şekilde yapılmış bir kabrin başında durdu. Elindeki gülü o kabre bıraktı. Ardından kabirde yatan kişiyle adeta konuşmaya başladı. Ona şöyle diyordu:

‘Fatma, seni o kadar özledim ki, hasretinden içim kavruluyor. Kızımız büyüdü ve psikolog oldu. Canımın içi o sana o kadar benziyor ki ona baktıkça seni görür gibi oluyorum. Sevdiceğim bugün kiminle karşılaştım biliyor musun’ dedi iç geçirerek ‘Tarık Bey’in eski ortağı Kenan Bey’in oğlu Salih’le karşılaştım. Biliyor musun o çok değişmiş. Onu ilk bakışta tanıyamadım. Tanıyınca da birbirimize sarılıp hasret giderdik’ dedi gözlerindeki yaşları silerek ‘Aslında onu evimize davet etmek isterdim, ama bizim evimiz’ deyince Salih kendini açık etti.

Salih, yaşlı adamın sözlerinden sonra kendini ortaya çıkarmaya mecbur hissetmiş, bu yüzden ortaya çıkmıştı.

Salih, yaşlı adama:

‘Âdem amca, ne demek bizim evimiz. Sizin evinizle bizim evimiz arasında ne fark var. Tamam, bizim evimiz oldukça büyük olabilir, ama içinde huzur, mutluluk olmadıkça neyleyim o evi. Hem hatırlasana ben küçükken sizin eve gelir o güzelim çaylarınızdan içerdim hem de hiç yüksünmeden’ dedi yaşlı adamı rahatlatmak için.

Yaşlı adam, Salih’i dinledikçe bir kez daha ona hayran oldu. Aslında o küçükken de böyleydi. Hiç kimseyi küçük görmezdi. Onun gözünde herkes birdi.

Salih, yaşlı adamın gözleri dolu bir şekilde kendisine baktığını görünce:

‘Âdem amca, öyle bakma bana. Zaten senin çaylarını özlemişim, o güzel çaylarından içmedikçe seni bırakmam’

Yaşlı adam, onun sözlerinden sonra hıçkırıklı bir sesle:

‘Peki, evlat, sen nasıl istersen öyle olsun’ dedi.

‘Hadi öyleyse gidelim, böylelikle Ayşe’yi de görmüş olurum’ dedi Salih sevinçli bir şekilde.

*********

‘Sen kimsin, gizemli kız. Hem beni bunalıma düşmekten kurtardın hem de İslama yönelmeme vesile oldun’ diyordu Tarık kendi kendine.

Ona açılıp ‘seni seviyorum’ demeyi çok istiyordu ama daha onun kim olduğunu bile bilmiyordu. İnternette tek bir resmi bile yoktu. Hem geçmişinde sevdiği ve hala daha unutamadığı Ayşe’si vardı. Gizemli kıza her açılmaya niyetlendiğinde sanki ona ihanet ediyormuş gibi hissediyordu. Ama sonsuza dek onu bekleyemezdi. Daha onun nerede olduğunu ve evli olup olmadığını dahi bilemiyordu. O yüzden düşünüp taşındı ve o gizemli kıza açılmaya karar verdi. Onun tek sorunu konuşamamasıydı. Bunu da aşarsa her şey yoluna girerdi.

Annesi onu mutlu gördükçe seviniyordu ama kumar borçları aklına geldikçe deliriyor gibi oluyordu. Kocası, kendisine ait olan hisseleri devretse her şeyi halledebilecekti ama kocası inadı yüzünden vermiyordu.

Kocası demişken o niçin birkaç gündür eve gelmiyordu. Yoksa kendisinden habersiz ihaleye mi gitmişti. Yok, yok böyle bir şey yapmazdı, bir yere giderken mutlaka haber verirdi. Yoksa başına bir şey mi geldi.

‘Aman Allah’ım ya başına bir şey geldiyse, o zaman hisselerini alabilirim’ diyordu kendi kendine.

O bunları düşünürken hizmetçi kendisine bir zarf uzattı. Hizmetçinin kendisine zarf uzattığını görünce:

‘Bu ne şimdi? Kim gönderdi bunu?’ dedi hizmetçiye.

‘Efendim, üzerinde sizin adınız yazıyor’ dedi saf bir şekilde.

‘Bunu biliyorum şapşal, asıl sorduğum bunu kimin getirdiği’ dedi Selma Hanım, hizmetçiye tepeden bakar bir şekilde.

‘Özür dilerim’ dedi hizmetçi ağlamaklı bir şekilde, ‘Onu postacı getirdi, kocanız göndermiş açıp okuyasınız diye’

Hizmetçinin sözlerinden sonra mektubu açıp okumaya başladı. Okudukça hem seviniyor hem ağlıyordu. Kocası ona boşanma evrakı göndermişti. Birde kendisinin hisselerini boşandığı takdirde vereceğini yazıyordu. İşte bu yüzden hem ağlıyor hem gülüyordu. Boşanacağı tarih Büşra’nın duruşmasının yapılmasından iki saat sonraydı. Hem de aynı yerde.

Selma Hanım, yaptığı hatalardan dolayı böyle bir şeyi bekliyordu ama bu kadar erken beklemiyordu. Bu yüzden de afallamıştı.

Boşanma kâğıdına baktı, baktı, baktı sanki ezberleyecekmiş gibi okuyordu. Onun bu kadar okumasının sebebi boşanmadan dolayı kendisine kalacak paraydı. Alacağı bu parayla hem kumar borçlarını kapatabilir hem de oğluyla güzel bir yaşam yaşayabilirlerdi.

Kocası, boşanma kâğıdını gönderdikten iki gün sonra eve geldi. O eve geldiğinde yüzüne bile bakmıyor, köşesine çekilip bir şeylerle uğraşıyordu.

Selma Hanım, sonunda dayanamayıp onun yanına gitti. Karşısına geçip ona:

‘Talip, bu ne demek oluyor’ dedi elindeki boşanma kâğıdını göstererek.

Talip Bey, onun sözleri karşısında ne bir cevap verdi nede yüzüne baktı. Bu durum onun daha fazla kızmasına sebep oldu. Kızınca da gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Kızgınlıktan dolayı ortalığı kırıp geçirdi. Eline ne geçiyorsa sağa sola fırlatıyor, ağza alınmayacak sözler söylüyordu.

Talip Bey, sonunda dayanamayıp ona:

‘Selma, yeter artık, kendine gel. Bu bağırış çağırışla bir yere varamazsın. Evet, senden boşanıyorum. Çünkü senin yaptıkların artık canıma yetti. Senin kumar düşkünlüğün yüzünden tehditler alıyorum. Sana yolladığım boşanma kâğıdında bütün bilgiler var. O parayla artık kumara mı verirsin başka bir şey mi yaparsın o beni ilgilendirmez. Ha birde Tarık’ın velayetini ben alacağım. Onu sana verip de kendine benzetmene izin veremem. O yüzden onun velayetini ben alacağım’ dedi sert bir ifadeyle.

Tarık’ın velayetini onun alacağını duyunca çılgına döndü. ‘Hayır, hayır onu sana veremem. Kuzumdan beni kimse ayıramaz’ dedi bağıra bağıra.

Onlar bağrışıp dururken Tarık, içeriye girdi ve yine onları kavga ederken gördü. Onları o şekilde görünce ‘Yazıklar olsun size, bu yaptıklarınız yetmedi mi’ der gibi onlara baktı. Ardından ağlaya ağlaya odasına çıktı ve odasını arkadan kilitledi.

Odasında yatağına oturup elini çenesine koydu. Herkes gibi onlarda iyi bir anne ve baba olamazlar mıydı? Onlar da eve geldiklerinde güler yüzlü olamazlar mıydı? Onlar da birbirlerine sarılıp gülücükler atamaz mıydı? İlla ki birbirlerine bağırmak zorunda mıydılar? Neden böyle oluyordu, neden. Ah babaanne ah! Nerelerdesin sen? Bak sen gittikten sonra ne hallere düştüm. Ah Ayşe ah! Sen gittikten sonra kalbim bomboş sanki. Ah Ayşe Ah! Sen gittikten sonra O boşluğu dolduracak kimse bulamıyorum. Ah Ayşe Ah! Sen yanımda olsan, düştüğüm bu boşluktan kurtarsan ne güzel olurdu, diye düşündü saatlerce.

O kendi kendine düşünürken babası annesine:

‘Selma, biliyor musun? Sırf seni güzel olduğun için almıştım, ama şu an görüyorum ki güzellik hiçbir şeymiş, önemli olan ahlak güzelliği imiş. Bunu çok geç anladım hem de çok geç’ dedi iç geçirerek.

**********

Salih, kabristan da yaşlı adamla konuştuktan sonra onu arabasına aldı. Ondan evinin nerede olduğunu öğrendikten sonra arabasını çalıştırdı. Normal bir hızla yaşlı adamın kaldığı eve geldi.

Yaşlı adamın yaşadığı ev etrafı bahçeli müstakil bir evdi. Bahçenin içinde çeşitli meyveler vardı, birde sevimli mi sevimli köpekleri vardı. O köpek Salih’i görünce koşa koşa yanına geldi. Kuyruğunu sallayıp etrafında döndü. Ardından sırnaşır gibi ayaklarına sürtündü.

O köpek o kadar sevimliydi ki insan ona bakmaya doyamıyordu. Salih’te onun sevimliliğine kapılıp yere eğildi. Kafasını okşayıp ‘Ne güzel şeysin öyle’ dedi.

O köpeğin sevimliliğine kapılmışken evin içerisinden genç bir kız çıktı. Babasının yanında yabancı bir adam görünce önce duraksadı. Onu görünce yabancı değil de çok yakınıymış gibi hissetti. Bu yüzden babasına:

‘Baba, misafirimiz kim?’ diye sordu, onun kim olduğunu anlayabilmek için.Babası onun sorusu üzerine

‘Kim o biliyor musun yavrum?’ deyince Ayşe:

‘Ne bileyim baba. Misafirlerin o kadar çok ki giren çıkan belli değil’ dedi ellerini beline koyarak.

‘O Salih, hani şu Kenan Bey var ya ünlü müteahhit. İşte onun oğlu’ dedi yaşlı adam Salih’e bakarak.

Ayşe, Kenan Bey’in ismini duyunca duygulandı. Aklı eskilere gitmişti. O, Salih, Tarık, Türkan ve Halit hep birlikte oynuyorlar, çok güzel vakit geçiriyorlardı. Bir ara saklambaç oynamak istemişlerdi. Salih, ebe olmuş diğerleri saklanıyorlardı. Salih, teker teker hepsini bulmuş, bir tek kendisi kalmıştı. Ebe, onu arıyordu ama bir türlü bulamıyordu. O öyle bir yere saklanmıştı ki bulmaları imkânsızdı. Hatta kendisinin bile oradan çıkması imkânsız gibiydi.

Saklambaç oyununu Salih’lerin bahçesinde oynuyorlardı. O bahçede de büyükçe bir ceviz ağacı vardı. O ağaç öyle büyüktü ki hiç kimse tepesine kadar çıkamıyordu. İşte kendisi o ağacın en tepesine çıkmıştı. Onun tepesine çıkmak başta cazip gelmişti, ama şimdi korkuyordu. Kendisini kurtarmaları için bağırıyordu ama sesini bir türlü duyuramıyordu.

Babası ona tekrar seslenince daldığı hayallerden sıyrıldı ve Salih’e hoş geldin dedi. Kapının önünde hoşbeşten sonra içeriye geçtiler.

O evin içi de dışı gibi güzeldi. Çok sade bir şekilde döşenmişti. O kadar güzel bir şekilde döşenmişti ki görenlerin içini huzur kaplıyordu.

Salih, içerinin güzelliğine bakarken Ayşe ona:

‘Salih abi, seni görmek beni o kadar mutlu etti ki bir bilsen’ dedi yılların verdiği hasretle ‘abi, seni görünce bir anda geçmişe gittim sanki. Sizin bahçenizde saklambaç oynadığımız günler aklıma geldi’ dedi.

Salih, onun sözlerinden sonra gülümseyerek:

‘Evet, sahi o ağacın üzerinden nasıl kurtulmuştun? Yılların verdiği yorgunlukla unutmuşum’ dedi kafasını kaşıyarak.

‘Abi, o gün beni arayıp bulamayınca büyüklerimize haber vermişsiniz. Büyüklerimiz benim kaybolduğumu duyunca telaşlanıp onlarda sizinle beraber beni aramışlar. Sonunda akşama doğru beni bulmuştunuz ama ağacın tepesinden indirmek ne mümkün. Kendi çabalarınızla indirmek mümkün olmayınca itfaiyeyi çağırmıştınız ve sonuçta beni oradan aşağıya indirmiştiniz’ dedi Ayşe, gülerek.

Salih, Ayşe’yi dinleyince o da gülerek ona:

‘Evet, şimdi hatırladım. İtfaiye seni oradan kurtarınca korkudan yüzün bembeyaz kesilmişti. Ağlamak istiyordun ama ağlayamıyordun.  Biz, senin korktuğunu anlayınca korkunu gidermek için sana sarılmıştık’

‘Evet, abi bende hatırladım. Siz bana sarılınca korkum bir anda geçmişti. Ondan sonra da bir daha o ağacın yanına bile yaklaşmamıştım’ dedi Ayşe gülümseyerek.

Onlar konuşurken Salih’in telefonu çaldı. Arayan Türkan’dı. Onun aradığını görünce Ayşe’ye ‘Türkan arıyor’ deyip telefonu açtı ve alo dedi.

Telefonda onun dedikleri karşısında yüzü kıpkırmızı kesildi. Ağzından sadece ‘Büşra’ diyebildi.

Yaşlı adam ve Ayşe, onun yüzünün birdenbire değiştiğini görünce birbirlerine baktılar ve daha sonra ne oluyor dercesine Salih’in yüzüne baktılar.

Salih, onlara hiçbir şey demeden hızlıca oradan uzaklaştı.

********

Türkan, aldığı bir haber üzerine bir hışımla holdingden çıktı. Aldığı haber kendisini bayağı üzmüştü. Bu yüzden yol boyu arabanın içinde ağladı durdu. Şimdi ne diyecekti Salih abisine, onu koruyamadığı için. Ya ona bir şey olursa, o zaman nasıl yüzüne bakardı.

Bu düşüncelerle hastaneye vardı. Kayıt odasında Büşra’nın nerede olduğunu sordu. Oradaki görevli ameliyatta olduğunu söyleyince doğruca oraya gitti. Ameliyathanenin oraya geldiğinde telefonunu eline aldı. Bir müddet ne diyeceğini kafasında tarttıktan sonra telefonu açtı.

Salih, telefonda duyduğu haberden dolayı adeta dünyası başına yıkılmıştı. Arabasını deli gibi sürüyordu. Öyle sürüyordu ki kaza yapması muhtemeldi. Neyse ki hastaneye ulaşması çok sürmemişti.

O da tıpkı Türkan gibi kayıt odasında Büşra’nın ne durumda olduğunu sordu. Oradaki görevli ameliyatta olduğunu söyleyince koşarak oraya gitti.

Büşra, hastaneye geldiğinde ağır yaralıydı. Kan kaybetmişti ve nabzı gittikçe düşüyordu. Bu yüzden acilen ameliyata alındı. Hastaneye getirildiğinde aşırı kan kaybettiği için acilen kan verilmesi gerekiyordu. Yalnız kanı zor bulunan kanlardandı. Bu yüzden kan aramalarına rağmen bir türlü bulamıyorlardı.

Onlar ameliyathanenin önüne gelip bekleşirken hemşire ameliyathaneden üzgün bir şekilde çıktı. Onun üzgün halini gören Türkan ve Salih, endişe içerisinde etrafını sardılar.

Salih, ağlamaklı bir ifadeyle:

‘Ne oldu hemşire hanım? Yoksa ona bir şey mi oldu?’ dedi endişe içerisinde.

‘Söyleyin hemşire hanım, Büşra’ya ne oldu?’ dedi Türkan, gözleri dolu bir halde.

Hemşire hanım, onları sözleri üzerine:

‘Lütfen sakin olun? Ona bir şey olmadı. Yalnız acil kan bulmamız lazım. Kan bulunmazsa hastayı her an kaybedebiliriz’

Türkan, söze karışarak:

‘Hemşire hanım onun kan gurubunu söyleyin hemen bulalım. Bakarsınız bizim kanımız da uyabilir’

‘Onun kan gurubu zor bulunan kanlardan, yani 0 rh pozitif. Bu kanı acilen bulmanız lazım’ dedi hemşire.

Salih, kan gurubunu duyunca yüzü güldü. Çünkü kendisi de aynı kan gurubunu taşıyordu.

O, hemşireye gülümseyerek:

‘Hemşire hanım, benim kan gurubum uyuyor. O yüzden ben kan verebilirim’ dedi ve hemşireyi takip etti. Kan verdikten sonra bir müddet dinlendi. Ardından Türkan’ın yanına geri döndü.

Sabaha doğru doktor ameliyattan çıktı. Yüzünden yorgun hali belli oluyordu. Buna rağmen hasta yakınlarına gülümsemeyi de eksik etmiyordu.

Onun güler yüzle ameliyattan çıktığını gören Salih ve Türkan:

‘Doktor Bey, hastamızın durumu nasıl?’ diye sordular hep bir ağızdan. Onlar doktorla konuşurken polislerde ameliyathanenin önünde bekliyorlardı.

‘Hastamızın durumu gayet iyi, o ilk geldiğinde durumu çok ciddi görünüyordu. Ama Allah Teâlâ’ya şükürler olsun ki onu kurtarmayı başardık’ dedi doktor, ona hüzünlü bakan gözlere endişelenmemelerini anlatmak için.

Türkan, doktorun sözünden sonra ona:

‘Doktor Bey, onu ne zaman görebiliriz?’

‘Ameliyattan sonra onu yoğun bakıma alacağız. O yüzden onu ancak yarın görebilirsiniz’ dedi doktor ve oradan ayrıldı.

O ana kadar sessizliğini koruyan polisler onların yanına yaklaşarak:

‘Siz bu hastanın nesi oluyorsunuz? Bildiğimiz kadarıyla bu hastanın kimsesi yok’

‘Hasta benim müvekkilim, yanımdaki kişi de benim kardeşim’ dedi Türkan polislere kim olduklarını açıklamak için.

Polisleri bilgilendirdikten sonra koltuğa oturup beklemeye başladılar. Bu arada Salih, iç geçiriyor, ‘Ah, ah!’  diyordu kendi kendine. Bir yanı mutluydu, öbür yanı kan ağlıyordu.

Onun tedirgin halini sezen Türkan, Salih’e dönerek:

‘Salih abi, ne oldu? Neden öyle iç geçirip, kendi kendine konuşuyorsun?’ diye sordu.

Salih, bu soru üzerine yine iç geçirdi. Ardından derin bir nefes aldı. ‘Ah Türkan ah! Ben içerlenmeğimde kim içerlensin’ dedikten sonra nefesini boşalttı.

‘İçeride yatan hastaya bir adım yakınım, ama bir o kadar da uzağım. O belki beni bilmiyor, ama ben onu biliyorum. Ben onu istiyorum, ama öyle görünüyor ki ailem onu bana yar etmeyecek. O düştüğü durumdan kurtulsa bile yine o sıkıntılar yaşadığı yere geri dönecek. Annem, çiğdemle evlenmemi istiyor ama ya ben, ben onu istiyor muyum, tabi ki hayır. İşte, ben içerlenmeğimde kim içerlensin’ dedi sıkıntılı bir şekilde.

‘Abi, Büşra konusunda merak etme. Allah Teâlâ’nın izniyle çıkarsa onu yalnız bırakmam. O bundan böyle benim kardeşim, ablam olacak. Birde onu bizim eve getirmeyi düşünüyorum. Umarım o da bunu kabul eder de onu sıkıntılarından kurtarırım.’ dedi Türkan.

‘Türkan, iyi diyorsun da ya onu bu duruma düşürenler kabul eder mi onun sizde kalmasına’ dedi Salih.

‘Abi, onu bu duruma düşürenler, neden onu bu duruma düşürdüler bir düşürsene. Elbette ondan kurtulmak için’ dedi Türkan.

‘İyi de onu kovmak varken niye bu yollara başvursunlar ki?’ dedi Salih.

‘Çünkü onun gidecek bir yeri yok. O yüzden onu kovsalar bile o bir yere gidemez. Bundan dolayı da bu yöntemi tercih etmiş olabilirler’ dedi Türkan.

Onlar konuşurken Salih’in telefonu sürekli çalıyor susmak bilmiyordu. Sonunda dayanamayıp telefonu eline aldı. Arayan Ceylan’dı.

Onun aradığını gören Salih’in yüzü düştü. O şekilde arayıp alo dedi. Ona karşılık Ceylan’da alo dedikten sonra:

‘Aşkım, nerelerdesin? İki gündür seni göremiyorum.  Ha bu arada, söz vermiştin yemeğe çıkaracağım diye’ daha başka sözler diyordu, ama Salih onu duymuyordu sanki.

Ona söz vermişti. Çünkü annesi öyle istemişti. Annesini kıramadığı için o an için söz vermişti, ama sonra verdiği sözü unutup gitmişti. Şimdi ise Ceylan, verdiği sözü üstüne basa basa hatırlatıyordu.

Türkan, onun durgunlaştığını görünce üstüne düşmek istemedi. O yüzden onu yalnız bırakmanın en iyisi olduğunu düşünerek yanından kalktı.

O kalkıp gittikten sonra Salih’te ayağa kalktı. Ameliyathanenin önüne geldi. Kafasını duvara koydu. Ardından kendi kendine‘Sen içerde ölümle pençeleşirken nasıl bırakıp gidebilirim. Hem gittim diyelim, aklımda sen varken ne konuşabilirim. Hem onu sevmiyorum ki, sevmediğim halde seni seviyorum nasıl diyebilirim’

Onun konuşmalarını arkadan dinleyen Türkan, ona dokunarak:

‘Salih abi, hadi artık kendine gel. Burayı da hiç merak etme. Burası önce Allah Teâlâ’ya sonra bana emanet. Yalnız o kıza fazla ümit verme. Birde ondan bir an evvel kurtulmaya çalış. Zira ondan kurtulamazsan içeride yatan hastaya hiçbir zaman kavuşamazsın’ dedi teselli etmek için ama sanki teselliden çok ikaz gibi görünüyordu.

Salih, Türkan’ın ikazından sonra umutla umutsuzluk arasında hastaneden ayrıldı. Ceylan’ı öğlen yemeği için davet etti. Ardından onu davet ettiği lokantaya gitti.

Ceylan, onun davet ettiği yere gitmek istemiyordu. Çünkü orası lüks bir yer değildi. Herkesin gidebildiği bir yerdi. Oysa o kendinden küçük olanlara tepeden baktığı için böyle yerlere gitmezdi.

O burun kıvıra kıvıra denilen yere gitti. İçeriye girip etrafına bakındı. Gözleriyle Salih’i arıyordu. Onu arkası dönük bir şekilde otururken gördü. Oraya varıp sertçe yanına oturdu. Ardından ona:

‘Beni buraya niçin getirttin? Biliyorsun ki ben buralardan hoşlanmıyorum. Hem lüks bir yer varken neden alelade bir yere getirdin?’ dedi burun kıvırarak.

Onun sözleri Salih’in çileden çıkmasına yetmişti. Ama sakinliğini koruması gerekiyordu. O da aynısını yapıp sinirlenmemek için yumruğunu sıktı. Sakinliğini korumak için birkaç kez derin derin nefes alıp verdi.

O halen daha aynı soruyu sorup duruyordu. Salih’in hiçbir şey demeden sustuğunu görünce o da susmak zorunda kaldı.

Ceylan, bir ara onun elini tutmak istedi ama o anında elini geri çekti. Bu hareket onun sabrının taşmasına yetmişti.

‘Yeter artık, herkesin içinde böyle hareketleri sevmediğimi bildiğin halde neden her seferinde aynı hareketlerde bulunuyorsun?’ dedi sinirle bağırarak.

Onun bu sözleri karşısında Ceylan, sadece sırıtmakla yetiniyordu. Üstelik ağzında sakız vardı ve sesli sesli çiğniyordu, herkesin ona baktığına umursamadan.

Salih, onun bu tavrı karşısında iyice çileden çıktı ve oradan kalkıp gitmek istedi ama onu Ceylan engelledi ‘Nereye gidiyorsun?’diye.

O kendisini durdurunca arkasına döndü. Ona kızgın bir şekilde bakarak tekrar yerine oturdu.

O tekrar yerine oturunca Ceylan:

‘Salih, ne olur buradan götür beni? Bu insanları gördükçe kusacağım geliyor’ dedi laubali bir şekilde.

‘Seni buraya niçin getirdiğimi tahmin edebiliyor musun?’ dedi Salih, dişlerini gıcırdata gıcırdata.

‘Hayır, yoksa burada mı bana evlenme teklif edeceksin? Hayır, hayır bunu kabul edemem. Ben böyle yerde evlenme teklifi alacağımı ummuyordum’ dedi Ceylan, Salih’in gözlerinin içine bakarak.

‘Senin gerçek yüzünü görebilmek için’ dedi Salih, tükürür bir şekilde.

Beklemediği söz karşısında afallayan Ceylan, önce duraksadı. Ardından ona:

‘Ne demek istiyorsun?’

‘Ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun ama işine gelmediği için anlamazlığa veriyorsun’ dedi Salih, tıslayarak.

Ceylan, Salih’in sözleri üzerine:

‘Ne demek istediğini açıkla, yoksa şurada avazım çıktığı kadar bağıracağım bana saklantılık ediyor, diye’ dedi tehdit edercesine:

‘Sana da bu yakışır zaten’ dedikten sonra ‘İnsanları küçük görüyorsun, istediğin bir şeyi elde etmek için her yolu deniyorsun, güzelliğinle övünüyorsun hâlbuki güzelliğin bugün var yarın yok, çok kindarsın… daha sayayım istersen’ dedi Salih, bağıra bağıra

O, Ceylan’a sayıp döktükten sonra kalktı. Birkaç adım yürüdü. Ardından arkasına döndü ve ona:

‘Benden uzak dur. Seni gördükçe sinirlerim tepeme çıkıyor. Annem ne kadar istese de seninle asla evlenmeyeceğim, bunu bilesin’ dedi ve hızlıca oradan uzaklaştı.

***********

Bünyamin Bey, kızını birkaç gündür iş yerinde göremiyordu. En iyisi eve gittiğinde sormalıydı, işyerine gelmeme sebebini. O niyetle eve geldi, fakat kızı orada da yoktu.

Nereye gitmiş olabilirdi bu kız. Şimdiye kadar böyle habersiz bir yere gittiği görülmemişti. Onun nerede olduğunu Berna Hanım bile bilmiyordu.

‘Berna, nerede bu kız? Haber vermeden bir yere gitmezdi. Yoksa başına bir şey mi geldi?’ dedi Bünyamin Bey, endişeli bir şekilde.

‘Deme öyle bey, neredeyse çıkar gelir’ dedi Berna Hanım, onu endişelendirmemek için.

‘Öyle diyorsun da kaç gündür işe bile gelmiyor’ dedi Bünyamin Bey.

‘Bey, yoksa Salih’in yanında olmasın? Bildiğim kadarıyla Türkan’ın müvekkili hapishanede yaralanmış’ dedi Berna Hanım.

Olanları bilmediği için şaşıran Bünyamin Bey şaşkınlıkla:

‘Ne olmuş ona?’ diye sorunca Berna Hanım:

‘Onu, içeride sürekli rahatsız eden birileri varmış. O bir gece vakti lavaboya gittiği zaman onu rahatsız edenler takip etmiş ve orada sıkıştırıp şişlemişler. İşte ondan dolayı hastanede yatıyormuş. Türkan’da büyük bir ihtimalle şimdi oradadır. O yüzden merak etme’

Aldığı haber üzerine içi cız eden Bünyamin Bey, Salih’e telefon açtı ve hangi hastanede olduklarını öğrendi. Ardından arabasına atlayıp onun tarif ettiği hastaneye geldi.

O hastaneye geldiği sıralarda onu takip eden birileri vardı. Onu takip eden Tarık’ın internette konuştuğu gizemli kızdı.

Acaba onun amacı neydi? Niçin onları takip ediyordu? Bu soruların cevabı ileride belli olacaktı.

Gizemli kızdan başka biri daha vardı. O Salih’in peşindeydi. Salih nereye gidiyorsa o da onun peşinden gidiyordu. Onun maksadı Salih’in bir sevdiği olup olmadığıydı. Eğer öyle bir şey varsa onu doğduğuna pişman edecekti. Bu Ceylan’dan başkası olamazdı.

İlk önce Ceylan girdi hastaneye, onun ardından gizemli kız. Gizemli kız, bir gözüyle Ceylan’ı takip ediyor öbür gözüyle de Bünyamin Bey’i takip ediyordu.

Ceylan, Salih’i gözünden kaçırmak istemiyordu, onun nereye gittiğini öğrenebilmek için. Onun hastaneye girdiğini görünce iyice meraklandı ve o da peşinden hastaneye girdi. O ameliyathanenin önüne gelip durunca o da durdu, ona sezdirmeden. Ayrıca polislerde vardı ameliyathanenin önünde.

Salih, ameliyathanenin önüne geldiğinde Büşra ameliyattan çıkmış, yoğun bakıma götürülüyordu. Türkan, da onlara eşlik ediyordu. Polislerde onların arkasındaydı.

Ceylan, sedyeyle götürülen kızı görünce ‘Bu da kim? Eğer Salih, beni bunun için terk ettiyse, onu doğduğuna pişman edeceğim. O kim oluyor ki benim gibi güzel biriyle aşık atıyor’ diyordu kendi kendine. Arkasında bir çift gözün onu gözlediğinin farkına varmadan.

Büşra, yoğun bakıma alındıktan üç gün sonra kendine gelebildi.

Türkan, doktorla konuştuktan sonra yoğun bakım odasına girdi. Ardından Büşra’nın yanına oturdu. Onun elini tuttuktan sonra:

‘Büşracım, kendini nasıl hissediyorsun?’ dedi güler yüzle.

‘Çok şükür iyiyim, üzerime atılan iftiradan da kurtulursan çok daha iyi olacağım’ dedi Büşra, boğuk bir sesle.

‘Allah Teâlâ’nın izniyle ondan da kurtulacağız. Yeter ki sen biraz daha sabret’ dedi Türkan, onu rahatlatmak için.

‘Şimdiye kadar sabretmediğimi mi sanıyorsun’ dedi Büşra, sitem dolu bir sözle.

‘Özür dilerim yanlış anlaşıldığım için’ dedi Türkan, yüzü düşmüş bir şekilde.

‘Tamam, tamam. Hemen alınma öyle. Biraz daha burada durursan doktor seni zorla çıkarmak zorunda kalacak’ dedi Büşra, güler yüzlü bir şekilde.

Türkan, Büşra’nın uyarısı üzerine ‘Yine görüşeceğiz’ dedi güler yüzle. Ardından oturduğu yerden ayağa kalktı. El sallayıp yoğun bakım odasından çıktı.

O yoğun bakım odasından çıktığında Salih onu bekliyordu. Onun çıktığını görür görmez:

‘O nasıl?’ dedi, Türkan’ın gözlerinin içine bakarak:

Türkan, onun aşkla bakan gözleri karşısında gülümsedi. İçinden ‘Ah! Bana da böyle aşkla bakan biri karşıma çıksa ne olur’ dedi. Ardından ona:

‘Merak etme Salih abi, o çok iyi. Yalnız biraz mutsuz görünüyor’ dedi.

‘Büyük bir ihtimalle üzerine atılan iftiradan dolayı olmalı’ dedi Salih.

‘Evet, haklısın’ dedikten sonra ‘Umarım ikinci duruşmadan önce onu oradan çıkaracak bir delil bulabiliriz’ dedi Türkan iç geçirerek.

‘Ben ümitliyim bu konuda. Bak göreceksin o duruşma gelmeden istediğimiz delil kendiliğinden ortaya çıkacak’ dedi Salih, ümitle.

Onların konuşmalarını uzaktan dinleyen Ceylan:

‘Demek, o kız bir suçluymuş ha! Bunu Çiğdem Hanım, duyduğunda ne diyeceksin Salih Efendi’ dedi kendi kendine. Daha sonra arkasını dönüp oradan uzaklaştı.

**********

Bünyamin Bey, malikâneden çıktıktan sonra Salih’e telefon açtı. Onun hastanede olduğunu öğrenince hemen oraya gitti.

Hastaneye geldiğinde tekrar telefon açtı nerede olduğunu öğrenebilmek için. Onun yoğun bakım odasının önünde olduğunu öğrenince vakit kaybetmemek için adımını hızlandırdı.

Yoğun bakım odasına geldiğinde onu cama kafasını koymuş bir şekilde gördü.

Salih, yoğun bakım odasının camına başını koymuş kendi kendine ‘Ah Büşra ah! Sen içeride beni bilmeden yatıyorsun, belki de bilmeyeceksin. Ah Büşra ah! Öyle görünüyor ki seni bana yar etmeyecekler. Ama ne olursa olsun senden vazgeçmeyeceğim, sen benden vazgeçmedikçe’Bünyamin Bey, uzaktan onu dinliyordu.

Onun sözleri içine dokunmuştu. Birbirini seven insanları ayırmanın ne manası vardı, hem ayırsalar bile kalpleri birbirleri için çarpmayacak mıydı? O yüzden birbirlerini seven insanları ayırmanın manasını anlayamıyordu.

Onu uzaktan dinleyen birileri daha vardı, o da gizemli kızdı. Onun da gözleri yaşarmıştı, Salih’in sözleri karşısında.

Gizemli kız, yoğun bakımda yatan hastanın neden o durumda olduğunu bilmediği için orada bekliyordu, sebebini öğrenebilmek için. Ufak bir delil bile olsa öğrenebilmek için sabırla onları izliyordu.

Sonunda da istediğini buldu ama bu bulduğu delil onun dünyasının yıkılmasına yetmişti. Çünkü yoğun bakımda yatan hastanın o durumlara düşmesine sebep olan sevdiği adamdı. Yani Tarık’tan başkası değildi.

Gizemli kız, dünyası başına yıkılmış bir şekilde hastaneden çıktı.

Gözleri yaşlıydı. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilemiyordu. ‘Eğer konuşulanlar doğruysa. Ah Tarık ah! Bunu bana ve kendine nasıl yaparsın. Asıl kendine bunu nasıl yaparsın. Ama ya onunla konuştuklarımız. Konuştuklarımız ne olacak. Eğer konuştuklarımız doğruysa o da yaptıklarına pişmandır demek’ dedikten sonra sustu. Daha sonra ‘Ben ne diyorum ya. Kafamdaki bu düşüncelerden ancak onunla konuşmakla kurtulabilirim, başka şekilde değil’ dedi kendi kendine.

Yolda yürüyordu kafasındaki düşünceleri atlatabilmek için, yürüye yürüye bir kâffeye geldi. Orada kendisine çay söyledi. Çay gelene kadar da etrafı izledi.

İnsanlar neşe içerisinde çay içiyordu. Birbirlerini seven insanlar aşkla birbirlerine bakıyorlardı. Kimisi telefonda hararetli hararetli konuşuyordu. Arabalar yandan yöreden vızır vızır geçiyordu, nereye gittikleri belli olmadan.

Çayı gelince keyifle yudumladı. Ardından Tarık’la konuşup gerçeği öğrenebilmek için internetkâffeye geldi.

İnterneti açıp mesaj gönderdi. Mesaja yarım saat sonra cevap geldi. Tarık, mesajında şöyle diyordu ‘Gizemli kız, mesajını okudum. Başta onun o hallere düşmesine ben sebep olmuştum, ama inan ki sonrakilerde benim hiçbir suçum yok. Bütün bunlara sebep olan bizatihi annemdir. Konuşamadığım için mahkemede hiçbir şey söyleyemedim. Söylemek istesem de annem buna engel oldu. Bende bunun üzerine hiçbir şey yapamadım. O hizmetçi olacak kadına gelince. Neden öyle yaptığını halen daha anlayamadım. O hâlbuki onun en iyi dostu ve sırdaşıydı’ diyordu mesajında.

Mesajı okuyan gizemli kız ona şu mesajı gönderdi ‘Mahkemeye çok az kaldı. Eğer o mahkemede yazılı olarak ifade verebilirsen her şey değişebilir. Bir de o hizmetçinin neden öyle davrandığını öğrenmeye çalış’

Mesajı okuyan Tarık, ona şu cevabı gönderdi ‘Tamam, elimden geldiğini yapmaya çalışacağım. Bir de iyi ki varsın. Sen olmasan çoktan hayatıma son vermiştim. O yüzden iyi ki varsın’

Mesajı gören gizemli kızın yüzü kızardı. Demek ki o da kendisine karşı boş değildi.

Tarık, mesajı okuduktan sonra hizmetçiyi göz hapsine aldı. O nereye gidiyorsa ona sezdirmeden o da peşine gidiyordu.

Bu arayışları sonunda meyvesini vermişti, ama bu arayış kendisini üzmüştü. Çünkü asıl suçlu annesiydi. Annesi Büşra’yı sevmediği için ona iftira etmişti. Üstelik hizmetçiyi de kendisine alet etmişti. Aslında hizmetçinin bir suçu yoktu. Onu bu durumlara sürükleyen annesiydi. Onu en zayıf yerinden yakalayıp hizmetçiyi bu durumlara sürüklemişti.

O bunlarla uğraşırken Türkan’da hizmetçinin annesini bulmuş her şeyi anlatmıştı.

**********

Ceylan, hastaneden çıktıktan sonra neredeyse hırsından çatlayacaktı. Ağzından olmayacak sözler çıkıyordu. Sonunda dayanamayıp Çiğdem Hanım’a telefon açtı ve Salih’in hakkında yalan yanlış şeyler söyledi. Daha sonra telefonu kapattı. Kapattıktan sonra da ‘Oh olsun! Ben düşüneceğime şimdi sen düşün’ dedi kendi kendine.

Çiğdem Hanım, telefonda duydukları karşısında şok olmuştu. Demek oğlu istemediği biriyle gönül ilişkisi kurmuştu ve bundan kendisinin haberi yoktu. Hem bundan haberi olsa bile buna ne yapar eder engel olurdu.

Artık olanlar olmuştu. Ama oğluna bunun hesabını mutlaka sormalıydı ve gönül ilişkisi yaşadığı kişinin kim olduğunu öğrenmeliydi. Bu yüzden onun gelmesini bekleyecekti.

Oğlu zaten birkaç gündür eve gelmiyordu. Demek ki Ceylan’ın söyledikleri doğruydu.

‘Ah oğlum ah! Onlardan hoşlanmadığımı bildiğin halde neden bunun bana yapıyorsun? Onlar bizim dengimiz bile olamaz’ diyordu kendi kendine.

Salih, hiçbir şeyden habersiz hastaneden eve geldi. Malikânede onu hizmetçileri karşıladı. Hizmetçiye güler yüzle ‘merhaba’ dedikten sonra odasına çıktı. Niyeti güzel bir duş alıp üzerini değiştirdikten sonra hastaneye gitmekti. Birkaç gündür hastanede kaldığı için kötü kokmaya başlamıştı. Zaten bu niyetle eve gelmişti.

Hizmetçi, onu içeriye aldıktan sonra Çiğdem Hanım’a onun geldiğini söyledi. Çiğdem Hanım aldığı bu haber üzerine odasından çıkıp salona geçti.

Salih, duş alıp temizlendikten sonra üzerini değiştirdi. Daha sonra neşe içerisinde aşağıya indi. Annesi ayak seslerinden onun aşağıya indiğini hissedince sinirle salondan çıkıp onu durdurdu. Ardından ona:

‘Söyle bana, benden habersiz ne işler çeviriyorsun?’ dedi sert bir ifadeyle.

Salih, annesinin tavrı karşısında her şeyi öğrendiğini anladı ama renk vermedi. Hatta ona:

‘Ne iş çevirebilirim anne! Senden habersiz kuş bile uçmaz’ dedi, aslında böyle söylemesinin sebebi attığı adımlardan bile annesinin haberdar olduğuydu.

Annesi otoriter biri olduğu için bütün dünyanın kendi etrafında dönmesini isterdi. Bu yüzden de oğlu dâhil herkesin kendisine hesap vermesini isterdi. Yine böyle olmuş, oğlunu sorgulamaya başlamıştı.

‘O kız kim?’ dedi annesi tıslayarak.

‘Hangi kız anne? Neden bahsediyorsun anlayamadım’ dedi Salih, anlamazlığa vererek.

‘Birde hangi kız diyor’ dedi annesi sert bir ifadeyle ‘Ceylan haber vermese haberim olmayacaktı’

Salih, Ceylan’ın ismini duyunca içinden ‘Ya Sabır’ dedikten sonra:

‘Anne! Sana söylesem ne yazardı ki? Anne! Sen her şeyin kendi etrafında dönmesini istiyorsun, ama öyle olmuyor anne. Anne! Babamı nasıl unuttun. O senin yüzünden bizden uzakta bir yerde öldü, sırf senin bu huyundan dolayı’

Çiğdem Hanım, oğlundan ilk kez böyle şeyler duyuyordu. O yüzden ne diyeceğini bilemedi. Aslında o haklıydı, ama gururu hep galip geliyordu.

O bir müddet sustuktan sonra:

‘Oğlum, ne oldu sana? Şimdiye kadar böyle şeyler söylemezdin?’ dedikten sonra kızgınlıkla ‘Yoksa o adını bile almak istemediğim kız mı sebep oldu bütün bunlara’ dedi.

‘Anne! Yeter artık. Halen daha kendini üstün görmeye çalışıyorsun. Anla artık dünya senin etrafında dönmüyor’ dedi Salih, tıslayarak.

Çiğdem Hanım, oğlunun en son söylediği sözden sonra bir şey demeden arkasını döndü. Birkaç adım attıktan sonra geri dönmeden:

‘Bunu son kez söylüyorum. O kızı unutacak ve Ceylan’la evleneceksin. Eğer bu dediklerimi yapmazsan sen bilirsin. Ha bu arada o kızı eve getirmeye kalkarsan bütün her şeyden mahrum bırakırım seni. Böylece beş kuruşsuz, dımdızlak ortada kalırsın’ dedi ve kahkaha atıp oradan uzaklaştı.

Salih, annesinin sözlerinden sonra olduğu yere oturdu. Onun sözleri karşısında elleri ayakları sanki çekilir gibi oldu. Ya Ceylan’la evlenip hayatına kaldığı yerden devam edecek ya da Büşra’yla evlenip yeni bir hayat kuracaktı. Ceylan’la evlense hayatına kaldığı yerde devam edecekti ama mutsuz olacaktı. Büşra’yla evlense o koca servetinden mahrum kalacaktı ama mutlu olacaktı. Annesinin sözleri onu ikileme sokmuş, mutlulukla mutsuzluk arasında kalmıştı.

O ikilem arasında kalmasına rağmen biliyordu ki her şey Allah’tandı. Alan da oydu veren de. Bütün mülkün tek sahibi oydu. Dilediğinden alır dilediğine verirdi. Geceyi gündüze katan oydu.

Artık kararını vermişti. Verdiği bu kararla içi mutlulukla doldu. ‘Ya Rabbi! Bana bu inayeti bağışladığın için sana sonsuz şükürler olsun’ dedi ve yerinden kalktı. Aldığı bu karar kendisini motive etmiş, Allah Teâlâ’nın izniyle her şeyi halledebilirim düşüncesi yayılmıştı. Şimdi asıl önemli olan Büşra’nın sağlığına kavuşması ve üzerine atılan iftiradan kurtulmasıydı, ama bunu nasıl yapacaktı bilemiyordu.

Huzurlu bir şekilde evden çıkıp gitti. O evden çıktığında Büşra’da yoğun bakım odasından normal odaya alınmıştı.

**********

Salih, hastaneye geldiğinde Büşra’nın normal odaya aldığını duydu.

Aldığı bu habere oldukça sevinen Salih, hızlı adımlarla onun odasına geldi. Tam içeriye girecekti ki vazgeçti ve geri döndü. Birkaç adım atıp hastaneden çıkacaktı ki durdu. Ardından tekrar Büşra’nın odasına doğru yöneldi. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Her seferinde geri dönüyordu, fakat Büşra’nın odasına girip girmeme de kararsız kalıyordu.

Ya o beni kabul etmezse, ya o beni beğenmezse, ya o da diğerleri gibiyse… gibi sözler kafasında sürekli dolanıyordu. Bu yüzden de girip girmeme konusunda kararsız kalıyordu.

Onun odasının kapısına son kez elini attı Salih. Derin bir nefes aldı. Yavaşça kolu çevirdi. Kapıyı açıp adımını attı. Bir iki adım attı ve yine durdu. Tekrardan derin bir nefes aldı.         O adımını atıp içeriye girdiğinde Türkan’da oradaydı.

Türkan, onu gördüğünde oturduğu yerden kalktı. Güler yüzle onun yanına vardı. Ona ‘Hoş geldin’ dedikten sonra:

‘Çekinme de içeri gel’ deyince Salih sessiz bir şekilde:

‘Bir dakika dışarıya gelebilir misin’ dedi ve dışarıya çıktı. O dışarı çıkınca Türkan, Büşra’ya dönerek:

‘Büşracım, bir dakika dışarı çıkıp geleceğim’ dedi ve o da dışarıya çıktı.

O dışarıya çıkınca:

‘Türkan, onu uzaktan gördüğümde bile kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor. Onu yakından görsem kim bilir ne halde olurum’ dedi Salih, utanmış bir şekilde.

Türkan, onu gülerek dinledikten sonra:

‘Salih abi, seni anlıyorum. Senin yerinde ben olsam aynı durumda olurdum’ dedikten sonra kolundan tutarak ‘abi, bir de şöyle düşün, içeride muhtaç biri var. Onun elinden tutulmadığı takdirde daha kötü durumlara düşme ihtimali var. Böylesi bir durumda sen ne yapardın’ deyince Salih:

‘Elbette elinden tutar kurtarırdım’ dedi Salih, başını yere eğerek.

‘Mademki kurtarırım diyorsun, öyleyse içeriğe gir ve onun elinden tut. Zira onun böyle bir duruma çok ihtiyacı var’ dedi Türkan, bunu derken sesi biraz sert çıkmıştı.

Salih, başını kaldırmadan annesiyle aralarında geçen konuşmayı aktardı. Ardından ona:

‘Şimdi söyle bana, ben ne yapayım. Bir tarafta ailem bir tarafta sevdiğim kız. Ne annemi atabilirim ne de Büşra’yı’

‘Tabi ki aileni atamazsın. Fakat Büşra’yı da düşün. Onun bizden başka sığınacak kimsesi yok. O yüzden şimdi içeri gir ve kendini tanıt’ dedi Türkan.

Aralarındaki konuşmadan sora ilk önce Türkan odaya girdi ve Büşra’ya misafirlerinin olduğunu söyledi. Büşra, bunun üzerine toparlanıp başını bağladı.

Salih, kalbi küt küt atarak içeriğe girdi. İçeriğe girmeden evvel de içeridekilerin toparlanması için hafifçe öksürdü.Ardından odaya girdi.

İçeriğe girmesine girmişti ama utancından Büşra’nın yüzüne bakamıyordu. Büşra’da ona karşılık aynısını yapıyordu.

Büşra’nın duyguları bambaşkaydı. Rüyasında kendisini kurtaracak genç karşısındaydı. Üstelik hem hayatını kurtaranın o olduğunu ve avukatı tutanın da olduğunu öğrenmişti.

Bir müddet öylece birbirlerine bakmadan durdular. Birbirlerine bakmıyorlardı ama kalpleri birbirleriyle adeta konuşuyordu. Birbirlerine kavuşmak için can atarcasına.

‘Büşra Hanım, neler yaşadığınızı Türkan Hanım’dan öğrendim. Üzerinize atılan iftirayı da biliyorum. Bu konuda hiç merak etmeyin. Allah Teâlâ’nın izniyle düştüğünüz durumdan sizi kurtaracağız. Bu arada düştüğünüz o durumdan kurtulduğunuz takdirde sizi tekrar o bataklığa atamayız’ deyince Türkan araya girerek:

‘Evet, bu konuda Salih Bey haklı, hapishaneden kurtulduğunuz takdirde ne yapıp edip size kalacağınız bir yer ve iş bulmalıyız’

Büşra, duydukları karşısında ne diyeceğini bilemedi. Demek ki artık çektiği sıkıntılar bitmek üzereydi.

Birkaç gün sonra hastaneden taburcu oldu. Taburcu olduktan sonra polisler onu hapishaneye geri götürdüler.

***********

O hapishaneye geri getirilmişti. O eziyet çektiği ve şişlendiği yere. Orada ona sadece Handan sahip çıkıyordu. Birde Nalân vardı. Semiha ve onun yanındakilere ne olmuştu, ona mutlaka bir ceza verilmiş olmalıydı. Yoksa kendisini yine rahat bırakmazlardı.

Umutla umutsuzluk arasında koğuşa girdi. İlk baktığı şey Semiha’nın yatağıydı. O boştu, diğerleri de aynı şekilde boştu.

Nalân, onu görür görmez yatağından fırlayıp kalktı çığlık çığlığa. Onun çığlığı bütün koğuşun uyanmasına yetmiş artmıştı bile.        Nalân’dan sonra ilk uyanan Handan olmuştu.

O uyanır uyanmaz hemen ayağa kalktı. Diğerlerini de uyandırıp ayağa kaldırdıktan sonra kendisi de Büşra’nın yanına vardı.

‘Geçmiş olsun. Umarım bundan sonra böyle bir şeyle karşılaşmazsın. Ha bu arada seni bu hale getirenler başka bir hapishaneye nakledildi. Yani, anlayacağın bundan sonra rahatsın’ dedi Handan.

‘Abla, seni gördüğüme ne kadar mutlu oldum bir bilsen’ dedi Nalân.

‘Hepinize çok teşekkür ederim. Siz yardım etmeyip beni orada bıraksaydınız şimdiye kadar çoktan ölmüştüm’ dedi Büşra, üzgün bir şekilde.

Onlar konuşurken koğuşun kapısı açıldı. Gelen gardiyanlardan biriydi. Gardiyan ona:

‘Handan, ziyaretçin var’ dedi ve çıktı.

Nalân, ziyaretçi lafını duyunca Handan’a bakarak:

‘Hadi yine iyisin abla. Her zaman ki gibi her halde yine o geldi’ dedi iç çekerek.

‘Bilmem, her halde o gelmiştir’ dedi Handan ve gardiyanın peşinden gitti.

O gittikten sonra Büşra, merak içerisinde:

‘Nalân, o kim? Her zaman geliyor mu ki böyle söylediniz?’ dedi merak içerisinde

‘Bizde bilmiyoruz. Sadece onu gizemli kız diye tanıtıyor’ dedi Nalân.

Gardiyanın peşinden giden Handan, ‘Yine o geldi herhalde. O geldiğine göre mutlaka önemli bir şeyler olmalı’ diyordu kendi kendine.

Evet, gelen yine gizemli kızdı. Herkesin yardımına koşan kız kimdi? Böyle davranmasının sebebi neydi ve Handan’la ne ilişkisi vardı. Bu soruların cevabı ileride belli olacaktı.

*********

İkinci duruşmaya bir hafta kalmıştı. Başta Büşra olmak üzere bütün koğuşu heyecan sarmıştı. Acaba ne olacaktı? Yoksa yine mi aynısı olacaktı. Hayır, hayır yine aynısı olması imkânsızdı. Çünkü Türkan ona hapishaneden kurtulması için delil bulunduğunu söylemişti.

Artık zaman gelmişti. Büşra, polisler eşliğinde mahkeme salonuna getirilmişti. Türkan’da onun yanındaydı. Karşı tarafta yine Selen tanık durumundaydı.

Geçen sefer Tarık gelmişti ama bu sefer yoktu. Acaba o neden gelmemişti? Yoksa…

Hayır, hayır kafasında dönüp duran düşüncelerden kurtulmalıydı. İyi de olsa kötü olsa sonuçta her şey Allah Teâlâ’dandı. Eğer O (c.c.) dilemişse bir şekilde kurtulurdu. O (c.c.) dilememişse elden ne gelirdi ki.

Herkes hazır olduktan sonra hâkim gelip yerine oturdu. Önce sanık durumunda olan Büşra tarafına soruldu. Bu soru üzerine Türkan önceki duruşmada söylediğini söyledi ve sanığın tahliyesini istedi.

Hâkim, sanık tarafına sorduktan sonra bu seferde müşteki tarafına sordu. Onların avukatı da yine aynısını söyledi ve tanık olarak Selen’i dinlettirdi. O yine aynısını söyleyince Hâkim sağına ve soluna baktıktan sonra bir şeyler söyleyecekti ki Türkan onu susturdu ve:

‘Hâkim bey, kararınızı vermeden önce size söyleyeceklerim var’ deyince hâkim:

‘Buyurun, sizi dinliyorum’ dedi tok bir sesle:

‘Hâkim Bey, sanık durumunda olan müvekkilimin suçsuzluğunu kanıtlayacak tanıklar var. Müsaade ederseniz onları dinleyelim. Birde elimde sözlü bir ifade var’ dedi ve elindeki sözlü ifadeyi hâkime uzattı.

Hâkim, kendisine uzatılan kâğıdı okuduktan sonra Türkan’a dönerek:

‘Avukat Hanım, bu yazılan ifadeye göre müşteki durumda olan Tarık Bey, kendi hatası olduğunu söylüyor. Ayrıca annesinin Tanık durumunda olan Selen’i para karşılığında tuttuğunu söylüyor’ dedikten sonra Selma Hanım’a dönerek:

‘Selma Hanım, bu yazılan ifade konusunda ne desiniz?’ deyince Selma Hanım’ın rengi attı. Ama bunu belli etmemek için hâkime:

‘Yalan söylüyor hâkim bey. Hizmetçimiz olan Selen her şeyi size bir bir anlattı’

Türkan, sabrını kaybetmeden hâkime döndü ve tanıkların dinlenmesini ikinci sefer talep etti. Bu talep üzerine hâkim:

‘Tanıklar gelsin’ dedi tok bir sesle.

Hâkimin tok sesiyle beraber iki kişi girdi içeriye. Biri Tarık diğeri ise Selen’in annesi Züleyha Hanım’dı.

Tanıkları gören Selma Hanım ve Selen ne yapacaklarını şaşırıp kaldılar. Zira o ikisi konuşursa gerçekler ortaya çıkacak ve yaptıkları plan suya düşecekti.

Asıl şaşıran Selen olmuştu. Çünkü annesi tanık olarak gelmişti. Bu yüzden de şaşırıp kalmıştı, acaba annesi ne diyecek diye. Zira annesinin hiçbir şeyden haberi yoktu.

Tanıklardan ilk konuşan Tarık olmuştu. Onun konuşması herkesi şaşırtmıştı. Çünkü onun konuşamadığını biliyorlardı.

Hâkim, ona ilk duruşmada neden konuşmadığını ve şimdi neden konuşma ihtiyacı duyduğunu sordu. Bu soru üzerine Tarık:

‘Hâkim Bey, sözüme nereden başlayacağımı bilemiyorum. İlk önce sanık sandalyesinde oturan Büşra’dan özür diliyorum. Onca zaman benim yüzümden haksız yere hapis yattığı için’ dedi ve Büşra’ya döndü. Özür diler gibi başını eğdi. Daha sonra hâkime dönerek ‘Şimdiye kadar hep hatalıydım. Hata yaptığım dönemlerde bana doğru yolu gösterecek kimse olmadı, ta ki karşıma gizemli bir kız çıkana kadar. Buradan tüm anne ve babalara sesleniyorum. Çocuklarınıza sahip çıkın. Onlarla ilgilenin. Onlara sertlikle değil güleryüzle yaklaşın. Dertlerini dinleyin. Eğer dertlerini dinlemezseniz. Onlarda gider dertlerini başkalarına anlatır. Dert anlattığı kimselerde büyük bir ihtimalle kötü kimselerdir. O kimselerde onu yanlış yönlendire yönlendire içinden çıkılmaz bir duruma getirirler. Hâkim bey, illa ki sizinde çocuğunuz vardır. Onun kötü arkadaşlarla dolaşmasını ister misiniz? Elbette ki istemezsiniz. O yüzden onunla ilgilenmek zorundasınız. Hâkim Bey, bugüne kadar annem ve babam bugüne kadar beni karşılarına alıp ‘Nasılsın, bir şeyin var mı?’ gibi sorular sormadılar. Önüme her şeyi sundular ama insanlığı sunmadılar. İyiliği sunacak yere kötüyü sundular. Paylaşmak yerine hep benim olsunu sundular. Bu yüzden de hep kötülükler içerisinde kaldım. Öyle bir hale geldim ki intiharı bile düşündüm. Beni o intihardan kurtaran yine o gizemli kız oldu. Hatta benim doğruyu söylememi isteyende oydu. Şimdi, sorunuza gelelim’ dedi ve tekrar Büşra’ya baktı. Büşra ağlıyordu. Hatta onun konuşmalarından etkilenen hâkim ve salondaki bütün herkes ağlıyordu.

‘Evlat, ağlattın bizi. Hadi artık sadede gel de daha fazla bizi ağlatma’ dedi hâkim, gözyaşlarını silerek.

‘Niyetim sizi ağlatmak değildi hâkim bey, ben sadece bir gerçeği hatırlatmak istedim o kadar. O yüzden sizden özür dilerim’ dedi Tarık, daha sonra ‘Büşra, bize ilk geldiği günden beri ona hep sarkıntılık ettim. Benim yaptıklarım yetmezmiş gibi annem de ona sürekli eziyet etti. O kimsesiz olduğu için bir yere gidemiyordu. O yüzden annem üzerine gittikçe gitti. Onu evden kovabilmek için her yolu denedi, ama olmadı. Çünkü Büşra, sabırlıydı. O sabır ve metanetiyle bugünlere kadar gelebildi. Onun yerinde başkası olsa çoktan işi bırakır giderdi. Fakat o gitmedi. Çünkü onun gidecek bir yeri yoktu.’ dedi Tarık.

‘Hadi be evlat, olay gününe gel de hem sen kurtul hem de biz kurtulalım bu eziyetten’ dedi hâkim,

‘Hâkim Bey, olayın olduğu gün çok sarhoştum. Kendimi bilmez bir haldeydim. Az önce Büşra’ya sürekli sarkıntılık ediyorum demiştim ya. İşte o günde öyle oldu. O salonda temizlik yaparken onu gördüm. Yanına yanaştım, maksadım onu öpmekti. Fakat sarhoş olduğum için sallanıyordum ve neredeyse yere düşmek üzereydim. O benim düşmek üzere olduğumu görünce, düşmeme mani olmak için tuttu beni. Bende tam fırsatı deyip öpmeye çalıştım. O benim bu hareketime karşı kendini korumak için beni iterek yere düşürdü. Bende o sıra kafamı yere çarpıp yaralanmışım’ dedi Tarık.

‘Tanık durumunda olan hizmetçiniz. O gün yanınızda olduğunu, sanığın sizi itip yere düşürdüğünü, o düşünce de kahkaha atıp oradan uzaklaşmaya çalıştığını, o uzaklaşmaya çalışınca kolundan tutup ne yapmaya çalışıyorsun dediğini, o da bana sana ne sen işine bak. Hem bilerek ve isteyerek yaptım bunu’ dediğini söyledi. Şimdi söyle bana bütün bunlar doğrumu’ dedi Hâkim, tok bir sesle.

‘Hayır, hâkim bey. O yalan söylüyor. Olayın olduğu o gün yanımızda değildi’ deyince Türkan:

‘O gün hizmetçinizin yanınızda olmadığını söylüyorsunuz. Peki, yanınızda olmadığına göre neden öyle söylemiş olabilir?’ dedi, sert bir ifadeyle.

‘Öyle söylemesinin sebebini bilemiyorum. Ama annemin bu işte bir parmağının olduğundan şüpheleniyorum’ dedi Tarık:

‘Nedir sizi şüphelendiren şey. O şüpheleri söyleyin ki bütün gerçekler ortaya çıksın’ dedi hâkim.

‘Hâkim bey, bundan birkaç gün evvel annemle hizmetçinin konuşmalarına misafir oldum. Annem ona sürekli aynı şeyleri söyleyeceksin, deyip duruyordu. O yüzden annemden şüpheleniyorum. Annem zaten ondan nefret ediyor, evden kovmaya çalışıyordu. Bu olay ona bir fırsat vermiş olabilir’ dedi Tarık.

Tarık’ın sözlerinden sonra Hâkim, tanık sandalyesinde oturan Selen’e dönerek:

‘Bu ifadeler karşısında ne diyorsun?’ diye sordu hâkim bey.

‘Şey, efendim’ dedi Selen, mahcup bir ifadeyle.

Onun sessiz kalmasına kızan hâkim:

‘Bak kızım, eğer gerçekleri söylemezsen bu senin için hiç iyi olmaz. Gerçekler ortaya çıktığı zaman paçanı kurtaramazsın’ dedi sert bir ifadeyle.

Kaçacak bir yerinin olmadığını gören Selen, parmağıyla Selma Hanım’ı göstererek:

‘Asıl suçlu bu kadın hâkim bey. Evet,  Tarık Bey’in dediği gibi, ben o gün orada yoktum’ deyince hâkim iyice sinirlenerek:

‘Mademki orada yoktun. Neden yalan söyledin?’ dedikten sonra sakinleşerek, ‘kızım, yalancı şahitlikte bulunmanın hem bu dünyada hem de ahrette cezası olduğunu bilmiyor musun?’ dedi hâkim.

‘Evet, biliyorum hâkim bey’

‘Eee, mademki biliyorsun, öyleyse neden yalan söyledin’ dedi hâkim.

‘Hâkim bey, olay olduktan birkaç gün sonra Selma Hanım benim yanıma geldi ve o sözleri söylemem karşısında para teklif etti. Bu parayı kabul etmediğim takdirde beni işten çıkarmakla tehdit etti. Hâkim bey, benim küçük bir çocuğu ve yatalak bir annem var. Onlar benim elime bakıyorlar. İşten çıkarıldığım takdirde onlara kim bakacaktı. Bu yüzden o teklifi kabul etmek zorunda kaldım. Hatta aramızda sözleşme imzaladık’ dedi Selen. Bu söz karşısında hâkim onu susturarak:

Bu da ilginizi çekebilir  Yeşil Tahin Sosu Tarifi

‘Ne sözleşmesinden bahsediyorsun’

‘Aileme ömür boyu bakılması halinde o sözleri söyleyecektim. İşte bu konuda karşılıklı olarak sözleştik’ dedi Selen.

O ana kadar sessizliğini koruyan Selen’in annesi sessizliğini bozarak:

‘Senin gibi kızım olmaz olsun. Keşke ölseydim de bu sözleri duymasaydım’ dedi buğulu gözlerle ‘bu yaşıma kadar yemedim yedirdim, içmedim içirdim, ama haram lokma sokmadım. Ya sen, sen ne yaptın. Bize haram lokma yedirdin. O haram lokma yüzünden torunum öldü’ dedi ve hâkime dönerek ‘Hâkim bey, -sanık sandalyesindeki kızını göstererek- bu kız her gün elinde bir tomar parayla gelirdi. Ona ‘bu paralar da neyin nesi?’ diye sorduğumda geçiştirirdi. Sadece çalıştığım yerde maaşımı artırdılar derdi. Ben bir şeyler olduğunu sezinlerdim ama ne olduğunu çıkaramazdım, ta ki -Türkan’ı göstererek- avukat hanımın bize gelip her şeyi açıklayana kadar. O olanları açıklayınca kaynar sular başımdan aşağıya döküldü sandım. Hâkim bey, bu yaşıma kadar haram yemedim, ama kızım olacak o kadın yüzünden bilmeden haram lokma yedim’ dedi ağlayarak.

Hâkim tanıkları dinledikten sonra sağına ve soluna baktı ardından:

‘Gereği düşünüldü. Sanık sandalyesinde oturan sanığın hiçbir suçu olmadığı kanıtlandığından ve hapis yatığı günler göz önüne alındığından beraatına. Tanık sandalyesinde oturan kişinin yalancı şahitlikte bulunduğu için tutuklanmasına. Ayrıca müşteki durumda olan kişinin tutuksuz yargılanmasına ve müşteki durumda olan kişinin kaçma şüphesi olduğu için yurt dışı yasağı konulmasına oy birliği ile karar verilmiştir’ dedi hâkim.

Hâkim kararını verdiği anda Selen’in annesi kalp krizi geçirdi. Belli ki kızının tutuklanmasına kalbi dayanmamıştı. Ambulans çağırdılar ama artık çok geçti. O artık ölmüştü.

Selen, annesini gözlerinin önünde kaybetmişti. Üstelik oğlunun ölüm haberini de almıştı. Bunlara bir de tutuklanma eklenmişti. Bu yüzden bağırıyor, çağırıyor ortalığı inletiyordu, ama ne çare olan olmuştu artık.

O bağırış çağırışla hapishaneye götürülürken içeride sevinç vardı. Büşra, kurtulmanın verdiği neşe ile Türkan’a sarılmış hem gülüyor hem de ağlıyordu. Ağlamasının sebebi gidecek bir yerinin olmamasıydı. Gülmesinin sebebi ise zaten belliydi.

‘Kurtulduğun halde niçin ağlıyorsun?’ dedi Türkan, merak içerisinde.

‘Türkan Hanım, kurtulmasına kurtuldun ama tekrar oraya dönemem. Dönsem bile artık beni kabul etmezler. Söyleyin şimdi bana ben neyleyim’ dedi ağlayarak.

‘Büşra abla, o konuda hiç merak etme. Babamla konuşur seni bizim eve aldırırım’ dedi Türkan.

‘Teşekkür ederim ama bunu kabul edemem’ dedi Büşra.

‘İnat etme. Hem nereye gideceksin?’ dedi Türkan.

‘Size gelmesine gelirim ama…’ dedi Büşra, kararsız bir şekilde.

‘Ne demek istediğini anladım senin’ dedikten sonra babacan bir ifadeyle ‘Merak etme, benim ailem dünyanın en iyi ailesidir. Orada artık sıkıntı çekmezsin’ dedi Türkan.

*********

Tarık, Büşra’nın yüzüne bakamıyordu. Annesi ve kendisi ona yıllarca eziyet etmişlerdi. Üstelik birde kendisi yüzünden o, aylarca hapis yatmıştı. Bu yüzden ona karşı mahcuptu.

Yanına gitse, özür dilese acaba kendisini affeder miydi? Bunu bilmenin tek yolu onun yanına gitmekti. O da aynısını yaptı ve Büşra’nın yanına gitti.

Türkan, Büşra’yla konuşurken Tarık’ın yanlarına geldiğini gördü. Onu yıllar sonra mahkemede görmüştü. O yüzden içi biraz buruktu.Büşra yüzünden her ne kadar konuşmak istemese de Büşra yine onun sayesinde kurtulmuştu.

Tarık, onların yanına geldikten sonra boynu bükük bir şekilde:

‘Büşra, senden özür dilerim. Bu özrüm yaptıklarıma karşı gelmez ama…’

‘Tarık Bey, her halinden pişman olduğun belli oluyor. O yüzden hakkım helaldir size. Zaten siz olmasaydınız gerçekler ortaya çıkmazdı’ dedi Büşra.

Bu arada Tarık, Büşra’yla konuşuyor bir yandan da Türkan’a bakıyordu. Onu yıllar sonra görmenin verdiği heyecan vardı. Her şerde vardır bir hayır derler ya işte onun ki de böyle bir şey olmuştu. Büşra olamasaydı belki de birbirlerini hiçbir zaman göremeyeceklerdi.

‘Türkan, sen ha! Seni görmeyi hiç ummuyordum. Demek seninle görüşmek bu zamana nasipmiş. Hem de umulmayacak şekilde.’ dedi.

‘Evet, haklısın. Tevafuk işte. Yalnız senin konuşamadığını duymuştum. Nasıl oldu da konuştun?’ dedi Türkan, merak içerisinde.

‘O hadiseden sonra yaptıklarıma öyle pişman olmuştum ama annemin yüzünden bir şey yapamıyordum. Daha doğrusu o gücü kendimde bulamıyordum, ta ki gizemli kız ortaya çıkana kadar. Gerçi şu ana kadar onun kim olduğunu öğrenemedim ama olsun. Elbet bir gün onun kim olduğunu öğreneceğim. O bana cesaret verdi gerçeği ortaya çıkarabilmem için. Ama konuşamadığım için elimden bir şey gelmiyordu. Bu yüzden de gerçeği ortaya çıkarabilmek için Allah Teâlâ’dan sesimin açılmasını diledim. Mahkemeden birkaç gün evvelde duam kabul oldu ve sesim açıldı. Sesim açılmasına açılmıştı ama bunu aileme diyemiyordum. Çünkü onlar sürekli kavga ediyorlar ve beni dinlemiyorlardı. Bende onlara bir ders olsun diye bugüne kadar sustum ve şimdi her şey ortaya çıktı’ dedi, Tarık neşeli bir şekilde.

Tarık, onlarla konuştuktan sonra annesi döndü ve ona:

‘Anne, bu insanlardan ne istiyorsun? Derdin para mı? Şan mı? Şöhret mi? Bunların hepsine sahipsin. Ama bunlar sana yetmedi değil mi? Bütün bunlarla uğraşırken beni kaybettiğinin farkına bile varamadın, hatta babamla bile aranız bozuldu. Ha, evet, tabii bugün babamla boşanma davanız vardı değil mi? Bak gördün mü anne yaptıklarınla babamı bile kendinden uzaklaştırdın. Bütün bu yaptıkların yüzünden senden nefret ediyorum anne, nefret’ bu son sözünü bağıra bağıra söylemişti.

Büşra, onun sözlerinden sonra kolundan tutarak:

‘Sakin olun Tarık Bey, o elbette yaptıklarının cezasını çekecektir. Yalnız, ne de olsa o senin annen. O yüzden ona öyle davranman çok yanlış. Hem Allah Teâlâ Kuranı Kerim de buyurmuyor mu Annenize ve babanıza ‘öf’ bile demeyin diye’ dedi yumuşak bir tonla.

Tarık, Büşra’yı dinledikten sonra annesine tekrar dönerek:

‘Bak gördün mü anne? O senin nefret ettiğin hizmetçin beni senden korumaya çalışıyor. Şimdi anladın mı yanlışlarını. Ama nerden sende o kabiliyet’ dedi diş gıcırdatarak.

********

Mahkeme yapıldıktan sonra Büşra çıkış işlemleri yapılana kadar hapishaneye geri gönderildi. O gittikten iki saat sonra Selma Hanım ve Talip Bey’in boşanma davası görüldü. Dava ilk celsede sonuçlandı. Oturdukları ev Selma Hanım’da kaldı. Tarık’ın velayeti babasına verildi.

Selma Hanım, sonunda istediği hisselerine kavuşmuştu. Ama hem oğlundan olmuş hem de kocasından. Üstelik kumarda sürekli kaybediyordu ve bu yüzden hissesi giderek küçülüyordu.

Zaman iyice daralmıştı. Mahkemesi yaklaşıyordu ve bütün deliller aleyhineydi. Bu gidişle hem servetini kaybedecek hem de hapse girecekti. Tam da düşündüğü gibi oldu. Kumar yüzünden bütün servetini kaybedecek ve Büşra’ya attığı iftira ve eziyetlerinden dolayı hapse düşecek ve orada uzun yıllarını geçirecekti.

*******

Büşra, hapishaneye geri döndüğünde koğuş arkadaşları etrafına toplanıp ne olduğunu sordular. Bu soru üzerine Büşra başından sonuna kadar neler olduğunu anlattı.

Koğuş arkadaşları onun temize çıkmasına sevinmişlerdi. İçlerinden Handan daha çok sevinçliydi. Çünkü gizemli kızdan istediği şey gerçekleşmişti.

Handan kimdi? Gizemli kızla ne ilişkisi vardı? Bu soruların cevabının öğrenilmesine çok az kalmıştı.

Handan, onun tahliyesinden iki ay sonra da kendisi çıkacaktı. Bu yüzden neşeliydi, ama çıktıktan sonra nereye gidecekti onu bilemiyordu.

Onun halini sezen Büşra:

‘Ne oldu Handan abla? Neden birden bire yüzün düştü?’ diye sorunca Handan.

‘Yok, bir şey kızım. Ne bileyim senin çıkacağını duyunca hüzünlendim birden’ dedi sözü kıvırarak.

‘Var bir şey sende abla, ama söylemek istemiyorsun?’ dedi Büşra merak içerisinde.

Handan, ağzını açıp bir şey diyecekti ki gardiyanın sesi duyuldu. Çıkış işlemlerinin bittiğini ve tahliye olabileceğini söylüyordu.

Haberi alan Büşra, orada kim varsa hepsiyle teker teker helalleşti. Ardından Handan’a döndü ve elini öpüp başına koydu saygıyla:

‘Handan Abla, buraya ilk geldiğimden beri bana tıpkı bir ana gibi kol kanat gerdin. Benim suçsuz olduğuma inandın. Her türlü tehlikeye karşı beni koruyup kolladın. O yüzden senin hakkını ödeyemem’ dedi Büşra, bunu söylerken de içi parçalanıyordu.

Onu, annesi yerine koymuştu. O yüzden onunla her şeyini paylaşıyordu. Hatta annesi ve babasıyla yaşadığı o günleri, fırtınadan dolayı babasını kaybetmesini, yine o fırtınadan sonra annesinin çöken binanın altında kalıp ölmesini ondan sonra besleme olarak verilmesini kısaca bütün ömründe yaşadığı her şeyi anlatmıştı.

Annesinden sonra şimdi de onu kaybedecekti. O yüzden içi burkulmuştu.

‘Ne oldu kızım? Sevinmen gerekirken neden öyle durgunsun?’ dedi Handan.

‘Abla, biliyorsun seni annemden sonra seni annem yerine koydum. Her şeyimi sana anlattım. Derdim olduğu zaman sen beni dinler gidermeye çalışırdın. Şimdi ben çıkıyorum sen buradasın. Söyle bana şimdi derdimi kime anlatayım’ dedi Büşra, iç geçirerek.

‘Oy kurban olduğum. Bende seni kızım yerine koymuştum. Seni gördükçe kaybettiğim kızımı görüyor gibi oluyordum. O yüzden de hep seninle ilgilendim. Seni her türlü kötülükten korumaya çalıştım’ dedi Handan, ağlayarak:

‘Handan abla, ben şimdi çıkıyorum ama yine ziyaretine geleceğim. Sen kızını kaybetmiş olabilirsin ama unutma ki bende senin bir kızınım’ dedi Büşra.

‘Elbette ki kızım. Zaten bende iki ay sonra çıkacağım. O zaman seninle bol bol görüşürüz’ dedi Handan.

Onun iki ay sonra çıkacağını öğrenen Büşra, sevinçle boynuna sarıldı. Ardından ona:

‘Abla, bildiğim kadarıyla seninde benim gibi kimsen yok. Buradan çıktıktan sonra nereye gideceksin?’ diye sordu.

Bu soru Handan’ın yarasına tuz basmış gibi oldu.Evet, onun sözü doğruydu. Buradan çıktıktan sonra nereye gidecekti, oğlunun yanına mı? Hayır, zaten o ve gelini yüzünden bu durumlara düşmüştü. Bu yüzden onların yanına gidemezdi.

‘Nereye gideceğimi bende bilemiyorum. O yüzden buradan çıkmışım veya çıkmamışım ne yazar’ dedi huzursuz bir şekilde.

‘Abla, biliyorsun buradan çıktıktan sonra avukat hanımım evinde çalışmaya başlayacağım. Abla, diyeceğim şu. Onlara seni söyleyeceğim. Eğer kabul ederlerse, benimle beraber çalışmaya başlarsın. Böylece hem kalacak bir yer bulursun hem de seninle ayrılmamış oluruz’ dedi Büşra, onun gözlerinin içine bakarak.

Handan, Büşra’nın sözlerine sevinmişti ama bunu yapamazdı. Çünkü oraya gitse ölmediği ortaya çıkardı.

‘Bu olmaz kızım. Hem gel bakalım ki onlar beni kabul edecek mi?’ dedi Handan.

‘Gördüğüm kadarıyla onlar öyle insanlar değil. O yüzden gel de inat etme abla’ dedi Büşra, onu ikna edebilmek için.

Onun vazgeçmeyeceğini anlayan Handan:

‘Tamam, kızım dediğin gibi olsun’ dedi güler yüzlü bir şekilde.

****************

Salih, heyecanlıydı Büşra çıkacağı için. Holdingde işlerinin başındaydı, ama aklı hep ondaydı. Ne yapsa ne etse onu aklından çıkaramıyordu. Ona öyle gönülden bağlanmıştı ki düşlerinde bile onu görüyordu.

Ona gönülden bağlıydı, ama ya o. Dıştan ona gülümsüyordu. Fakat ya kalbi, kalbi kendisi için atıyor mu? İşte onu bilemiyordu. Bunu anlamanın tek yolu onunla konuşmaktı. Onunla konuşmak içinde çıkmasını bekleyecekti.

O, Büşra’yı düşünürken Ceylan’da onun peşindeydi, kim olduğunu öğrenebilmek için.

Araştırmalarının sonunda hapse düştüğünü öğrenmişti. Hatta çıkacağı günü bile. O gün gelince peşine düşecek ve nereye gideceğini öğrenecekti.

**********

Hapishanenin kapısı açıldı ve elinde çantasıyla Büşra dışarıya çıktı. Onu kapının önünde arabasıyla Türkan bekliyordu.

Türkan, onu arabasına alıp doğruca evine götürdü. Onu orada Bünyamin Bey ve Berna Hanım bekliyordu.

Büşra, yeni bir eve gelmenin heyecanını yaşıyordu. Acaba orada ne olacaktı. Yoksa yine aynı şeyleri mi yaşayacaktı. Bu düşünceler kafasında dönüp duruyordu.

Küçüklüğünden beri Talip Bey ve Selma Hanım’a hizmet etmişti. Talip Bey’den zarar görmemişti ama Selma Hanım, onun hayatını zindana çevirmişti. Yıllarca onların yanında çalıştığı ve bir yerlere gitmediği için kendisini tuhaf hissediyordu.

Yabancı bir yerde çalışmak ona zor geliyordu ama buna alışmalıydı, alışmak zorundaydı. Çünkü bundan başka çaresi yoktu.

Bünyamin Bey ve Berna Hanım, onu kapıda karşıladılar. Salih ve Türkan onun başından geçen her şeyi anlattıkları için onun hakkında her şeyi biliyorlardı.

Onlar, paraya önem vermeyen kimselerdi. Onlar için para, mal, mülk, güzellik gelip geçici şeylerdi. Onlar için önemli olan insanın iç güzelliği idi. Bir de onun Talip Bey’in hizmetçisi olduğunu öğrenmişlerdi. Hani şu eski ortaklarının.

Bünyamin Bey, onu görür görmez kalbinde bir sıcaklık hissetti. Sanki bir yakınıymış gibi.

Onunla ilk konuşan Berna Hanım oldu. Berna Hanım ona:

‘Hoş geldin kızım. Artık burayı kendi evin gibi bil’ dedi. Bunu söylerken adeta ağzından merhamet akıyordu.

‘Kızım, geçmişte yaşadığın şeyleri Türkan’da öğrendim. Öyle görünüyor ki çok sıkıntılar çekmişsin. Kızım, burada çalışan herkes bizim gözümüzde kardeş gibiler. O yüzden kedini burada hizmetçi gibi hissetme’ dedi Bünyamin Bey, onu rahatlatmak için.

Büşra, duydukları karşısında hem şaşırmış hem de duygulanmıştı. Çünkü şimdiye kadar hep hor görülmüştü. O yüzden duygulanmıştı. Az sonra da kendini tutamayıp oracıkta ağladı.

Onun ağladığını gören Bünyamin Bey:

‘Ne oldu kızım? Niçin ağlıyorsun?’ diye sordu. Bunu söylerken aslında o da duygulanmıştı. Onun ağlamasına niçin dayanamamıştı bilemiyordu. Diğer hizmetçilerle ilgilenir onların dertlerini dinlerdi, ama hiç böyle olmazdı. Bunun sebebini bir gün öğrenecekti hem de hiç ummadığı bir şekilde.

‘Sizi üzdüysem özür dilerim’ dedi Büşra. Daha sonra ona ‘Besleme olarak verildiğim o günden beri hep itilip kakıldım. Hor görülmediğim, aşağılanmadığım bir günüm olmadı. Şimdi sizin bu şekilde konuşmanız beni hem şaşırttı hem de duygulandırdı. Oysaki sizi görene kadar sizin gibileri hep aynı zannederdim’ dedi şaşkınlığını belli edercesine.

‘Bak kızım, her insan bir olmaz. İyisi de olabileceği gibi kötüsü de olabilir. Az önce bahsettiğin gibi benim gibi insanlar oldukça çoktur. Ama yine de insanlara güven olmaz. Yüzüne karşı iyi görünür, arkandan iş çevirir. Bir insanı kötü görürsün oysaki o iyi bir insandır. O yüzden insanları dış görünüşüyle yargılamamak lazım. Bir de şunu unutma, bir insanı ne çok sev ne de nefret et. O çok sevdiğin insan bir gün öyle bir şey yapar ki üzülürsün. O çok nefret ettiğin kişi öyle bir şey yapar ki mahcup olursun’ dedi Bünyamin Bey, bir baba edasıyla.

Onlar konuşurken o sırada sesleri işiten Halit, odasından çıkıp aşağıya indi. Annesi ve babasının biriyle konuştuğunu gördü. Onlarla konuşanı daha iyi görebilmek yaklaştığında gördüğü karşısında şaşırıp kaldı. O polis aracında gördüğü ve kardeşi gibi hissettiği kişiydi.

Halit, onu görünce kardeşine:

‘Abla, bu kim? Yoksa şu senin savunduğun ve buraya getirmek istediğin kişi mi?’

‘Evet, ablasının bitanesi’ dedi Türkan, gülümseyerek.

‘Abla, şimdi o bizimle mi kalacak?’ dedi Halit, şaşkın bir ifadeyle.

Bu soruya babası ‘Evet, oğlum o bundan sonra bizimle kalacak. Ona tıpkı diğer hizmetçilere davrandığımız gibi davranacağız’

Aralarındaki konuşmadan sonra Berna Hanım, baş hizmetçisi Berrin’i çağırarak:

‘Berrin, bak bu yeni hizmetçimiz Büşra, bundan sonra bizim yanımızda çalışacak. Ona gerekli olanları gösterirsin. Ha bu arada ona kalacak bir yer ayarla’ dedi merhametli bir dille.

‘Başüstüne Berna Hanım’ dedikten sonra Büşra’ya dönerek ‘Hadi kızım benimle gel de sana kalacak yerini göstereyim’ dedi ve oradan ayrıldı. O gidince Büşra’da peşine takılıp gitti.

***********

Ceylan, Büşra hapishaneden çıktığından beri peşindeydi. O nereye gidiyorsa o da oraya gidiyor, açığını aramaya çalışıyordu. Aslında takip edilen kendisiydi, ama bunu fark edemeyecek kadar kafasını Büşra’ya takmıştı.

Onu takip eden gizemli kızdı. Ceylan’ın gizlice takip edilmesini isteyen, hapishaneden iki ay sonra çıkacak olan Handan’dı.

Onunla nasıl bir ilişki vardı. Ceylan’ı neden takip ettiriyordu. Tarık’la ilgilenmesini isteyen de o muydu? Büşra’yla ilgilenmesinin sebebi neydi? Neden Bünyamin Bey’in yanına gitmek istememişti. Bu soruların cevabının öğrenilmesine çok az kalmıştı.

Ceylan, öğreneceğini öğrenmiş Büşra’yı takip etmeyi bırakmıştı. Öğrendiklerini de gidip Salih’in annesine aktarmıştı.

Çiğdem Hanım, öğrendikleri karşısında iyice küplere binmişti. Oğlu ne yaparsa yapsın kendisini dinlemiyor, hizmetçi parçalarıyla düşüp kalkıyordu.

Bunun hesabını mutlaka ondan sormalıydı Büşra’dan. Oğlundan uzak durması için onu ihtar etmeliydi. Gerekirse para bile teklif etmeye razıydı. Bu niyetle evden çıktı. Özel şoförüne Bünyamin Bey’in evine gideceklerini söyledi ve arabanın arka koltuğuna oturdu.

Araba yola çıktığında ona ne söyleyeceğini kafasından geçiriyordu.

Bünyamin Bey’in evine bir saate yakın yolculuktan sonra nihayet varmışlardı. Onları evin baş hizmetçisi olan Berrin karşıladı.

Berrin onu salona aldıktan sonra Berna Hanım’a haber verdi. Aldığı bu habere şaşıran Berna Hanım hizmetçiye:

‘Hayırdır inşallah. O uzun zamandır bize gelmiyordu. Mutlaka bir şey olmalı ki bize geldi. Yoksa durup dururken neye gelsin’ dedi ve salonda bekleyen Çiğdem Hanım’ın yanına gitti.

O salona doğru giderken o sırada Çiğdem Hanım sabırsız bir şekilde oradan oraya gidip geliyordu.

O daha salona gelip ağzını açmadan Çiğdem Hanım:

‘O hizmetçi parçası nerede? Ona bir çift sözüm var’ dedi bağırarak.

Berna Hanım, onun kimi istediğini anladığı halde bilmezliğe vererek:

‘Kimden bahsediyorsunuz Çiğdem Hanım?’ dedi

‘Adını bilmiyorum ama hapisten yeni çıktığını biliyorum. Hatta kızınız Türkan onu buraya getirmiş’ dedi Çiğdem Hanım, tıslayarak.

‘Evet, o burada, ama onunla ne alakanız var sizin?’ dedi Berna Hanım, aynı şekilde bağırarak.

‘Duydum ki oğlumun aklını çelmiş. Ona söyleyin oğlumdan uzak dursun, yoksa elimden bir kaza çıkacak’ dedi tıslayarak ‘Onun gibileri bilirim. Paradan başka bir şey düşünmezler ve gözleri hep yükseklerdedir. Onun gözü oğlum değil bizim servetimizde. O yüzden onu oğlundan uzak tutmaya geldim’ dedi Çiğdem Hanım, bağırarak:

‘Çiğdem Hanım, bizim eve geldiniz hoş geldiniz, ama öyle gelip ahkâm kesemezsiniz. Hem ne biliyorsunuz onun gözünün sizin servetinizde olduğunu?’ dedi Berna Hanım, tıslayarak.

Çiğdem Hanım, yine aynı sözleri tekrarlayınca araya Bünyamin Bey girdi. Ona ilk önce sakinleşmesini söyledi. Ardından ona:

‘İnsanları bilmeden yargılıyorsunuz. Yapmayın bunu. Böyle yapmanız sizi insanların gözünde daha çok kötü duruma düşürür. Hem ne biliyorsunuz onun sizin servetinizde gözünün olduğunu. Onun kalbini açıp içini mi gördünüz ki bunu söylüyorsunuz. Ha bu arada şunu da söyleyeyim. O bundan sonra bizim hizmetçimiz değil kızımızdır’ dedi sert bir ifadeyle.

Çiğdem Hanım, aldığı bu cevap üzerine hiçbir şey demeden sinirle çıkıp gitti.

***********

Aradan iki ay geçmiş Handan’ın hapisten çıkma vakti gelmişti. Bu iki ay içerisinde Büşra, çalışkanlığı, dürüstlüğü, metaneti sebebiyle kendini sevdirmişti.

Onun çıkmasına yakın Bünyamin Bey’in yanına giderek ona:

‘Bünyamin Bey, sizinle iki aydır çalışıyorum. Bu zaman içerisinde sizden hiçbir şey istemedim, istemem de’ dedikten sonra bir müddet sustu ardından ‘Cezaevinde kaldığım süre içerisinde beni gözetip kollayan ve abla gibi sevdiğim biri vardı. O birkaç gün içerisinde tahliye olacak ve gidecek bir yeri yok. Eğer müsaade ederseniz onu buraya getirmek istiyorum, tabii isterseniz’ dedi boynunu bükerek.

Bünyamin Bey, merhametliydi. O insanın dış görünüşüne değil içine bakardı. O yüzden bütün çalışanlarının derdini dinler, elinden geldiği kadar dertlerini gidermeye çalışırdı. Hele söz konusu darda kalmış biriyse onun için akan sular dururdu.

‘Kızım, mademki onun bakacak kimsesi yok, onu da buraya alalım. Çıkacağı gün Türkan’la beraber gider onu alır buraya gelirsiniz’ dedi güler yüzle.

Büşra, aldığı bu cevap üzerine o kadar sevindi ki sevincinden Bünyamin Bey’in boynuna atlayıp sarıldı. Ardından kendisini geri çekti ve yaptığı hareketten dolayı özür diledi.

Onun bu hareketi Bünyamin Bey’in de hoşuna gitmişti. Zira onu kızı gibi seviyordu. O yüzden o ne derse yapmaya hazırdı.

Nihayet Handan’ın çıkacağı gün gelip çatmıştı. Nalân, ona sürekli çıktıktan sonra ne yapacağını soruyordu. Handan’da ona:

‘Uzun yıllarımı bu koğuşta geçirdim. O yüzden dışarının nasıl olduğunu bilemiyorum. Dışarı çıkınca oraya nasıl adapte olabileceğimi de bilemiyorum’ dedi tedirgin bir ifadeyle.

‘Buradan çıktıktan sonra nereye gideceksin abla’ dedi Nalân.

‘Büşra, buradan çıkmadan evvel beni kalacağı eve davet etmişti, ama evin sahibinin beni isteyip istemeyeceğinden emin değilim. O yüzden şu an ne yapacağımı bilemiyorum’ dedi Handan.

‘Abla, ben Büşra’ya güveniyorum. O ne yapar eder seni kendi yanına aldırır’ dedi Nalân, onu teselli etmek için.

Aslında Handan’ın derdi başkaydı. O ölmediğinin ortaya çıkmasından korkuyordu.

Gardiyan gelip ona çıkabilirsin diyene kadar aralarında konuştular.

Gardiyanın haber vermesinden sonra koğuştaki herkesle helalleştikten sonra koğuştan çıktı. Hapishaneden çıktığı için neşeliydi ama dışarı çıkınca ne yapacaktı onu bilemiyordu. Bu yüzden hem neşeli hem de tedirgindi.

Gardiyan hapishanenin kapısını açıp dışarıya çıktıktan sonra derin bir nefes aldı. Temiz hava almayalı yıllar olmuştu. Bu yüzden dışarıdaki temiz havayı derin bir şekilde içine çekmişti.

O dışarı çıkınca kapının önünde siyah lüks bir araba kapının önünde bekliyordu. Onun başka birini beklediğini düşünerek yürüdü. Birkaç adım atmıştı ki o arabanın kornasını duydu. Yine başkasına çaldığını düşünerek birkaç adım daha attı. Bu seferde birinin bağırdığını duydu. Bu ses hiç yabancı gelmiyordu. Evet, evet bu Büşra’nın sesine benziyordu.

O mu değil mi düşüncesiyle geri döndü. Evet, oydu. Büşra o siyah lüks arabanın içinde kendisine bağırıyordu.

Onu görünce yanına giderek ona:

‘Büşra, sen ha, geleceğini hiç tahmin etmiyordum’

‘Abla, seni tek başına bırakacağımı mı zannediyordun?’ dedi Büşra, sitemli bir sözle.

Handan tam bir şey diyecekti ki Türkan arabanın ön kapısını açarak dışarıya çıktı. Ona uzun bir şekilde baktıktan sonra ona:

‘Handan teyze, bu sen misin?’ dedi şaşırmış bir ifadeyle.

Bunun olmasından korkuyordu Handan. Korktuğu da olmuştu zaten. Türkan, onu tanıdığına göre evdeki herkes tanıyacaktı. Artık kaçacak bir yeri yoktu. Korktuğuyla yüzleşmeliydi.

‘Evet, benim kızım’ dedi Handan, alçak bir sesle.

‘Handan teyze, biz senin öldüğünü zannediyorduk. Hatta babam ve annem senin cenazene katılmışlardı’ dedi Türkan, iyice şaşırmış bir şekilde.

Onlar aralarında konuşurken o sırada Büşra, ne oluyor dercesine bir ona bir buna bakıyordu.

‘Türkan, neler oluyor? Siz birbirlerinizi nereden tanıyorsunuz?’ dedi Büşra, ne olduğunu anlayabilmek için.

‘Büşra abla, o kim biliyor musun?’ dedi Türkan ‘O Tarık’ın babaannesi’

Duydukları karşısında şaşıran Büşra:

‘Nee, o Tarık Bey’in babaannesi mi?’

‘Evet, o Tarık’ın babaannesi’

Büşra, bu seferde Handan’a dönerek:

‘Abla, Tarık’ın babaannesi olduğunu neden söylemedin?’ diye sorunca Handan:

‘Kızım, söylesem ne yazardı ki. Onlar beni ölü olarak bildikten sonra’ dedi iç geçirerek.

Türkan, araya girerek:

‘Handan teyze, bu nasıl olur. Biz seni yıllardır ölü olarak biliyorduk. Sen hapishaneden çıktın’ dedi merak içerisinde.

‘Kızım, mesele uzun. Burada anlatırsam akşamı bulur. O yüzden size gidelim her şeyi anlatacağım. Zaten şimdiye kadar sustuğum hataydı’ dedi Handan.

Aralarındaki konuşmadan sonra hep beraber arabaya binip kaldıkları malikâneye gittiler.

Handan, malikâneye geldiğinde Bünyamin Bey ve Berna Hanım, onu görünce tıpkı Türkan gibi şaşırdılar.

Onların da Türkan gibi şaşırdığını gören Handan:

‘Bünyamin Bey ve Berna Hanım, beni gördüğünüze şaşırdığınızı biliyorum. Sizin yerinizde kim olsa aynı şekilde davranırdı’ dedikten sonra ‘Beni bu durumlara düşüren gelinim olan Selma’dır. Beni, ölü olarak bildiren de yine kendisidir. Şimdi gelelim asıl meseleye. Oğlumun onunla evlenmemesi için çok çaba gösterdim, ama olmadı. Kader işte. Onun gözünün parada olduğunu ta ilk görüşte anlamıştım, ama bunu oğluma anlatamadım. O oğlumun gözlerini öyle boyamış ki ne dersem kar etmiyordu. İlla da onunla evleneceğim deyip durdu ve sonunda da onunla evlendi. Ben anayım, ana. Onunla evlenmesine her ne kadar karşı çıktıysam da bir şey diyemedim, sustum. O sıralarda işin başında ben olduğum için hisselerin tamamı benim elimdeydi. O yüzden gelinim olacak o kadın bir şey diyemiyordu. Ama biliyordum ki hisselerin kendilerine geçmesi için sürekli oğlumun kafasını yiyip duruyordu. O hisselerin kendilerine geçmesinin tek yolu benim ölmemdi. O gelinim olacak kadın bana birçok defa suikast düzenledi’ deyince Bünyamin Bey:

‘Nee, suikast mı? Nasıl yani, resmen seni öldürmek mi istedi?’ dedi şaşırmış bir ifadeyle.

‘Evet, yemeğime zehir katmak mı desem, kahveme çamaşır suyu dökmek mi desem. Allah Teâlâ’nın izniyle bunların hepsinden sağ çıktım. Torunum Tarık yeni yürümeye başlamıştı. Onun yürüyüşü o kadar hoşuma gidiyordu ki ona bakmaya doyamıyordum. Sonuçta o benim torunum olduğu için benim de sevme hakkım vardı, ama o kadın buna hep engel oluyordu. Oğluma bunları söylesem de bana inanmıyor karısına inanıyordu. Aradan altı veya yedi yıl geçmişti. Torunum büyümüş ele avuca sığmaz olmuştu. Onu o kadar çok seviyordum ki ona dini bilgiler dâhil her şeyi öğretmek istiyordum. Ama buna muvaffak olamadım. Gelinim olacak o kadın kaçakçılık yapıyorum diye iftira attı’ deyince bu seferde araya Berna Hanım girerek.

‘Evet, hatırladım. Haberlerde geçmişti ama buna inanmamıştım hiçbir zaman’

‘Kaçakçılık yapıyor iftirasıyla içeri atıldıktan sonra o yine rahat durmadı. Bu seferde içeride parçalanarak öldürüldü diye bir yalan uydurdu’ deyince araya Bünyamin Bey girerek:

‘Biz senin cesedini cezaevinden alıp yıkadık. Ondan sonra cenaze namazından sonra kabristana defnettik. Peki, o defnettiğimiz kişi kimdi?’ diye sorunca Handan:

‘Oğlum o içeride haksız yere öldürülen garibanın biriydi. Bunu duyan o kadın olayı kendi lehine kullanmak için bu yalanı uydurdu’

‘Anladım’ dedi Bünyamin Bey ‘O cenazeyi toprağa verdikten birkaç gün sonra da hisseler oğluna ve gelinine geçti, ama bildiğim kadarıyla oğlun bu zamana kadar o hisseleri Selma Hanım’a vermedi, ta ki onunla boşanana kadar’

Bu sefer şaşırma sırası Handan’daydı. Oğlunun boşandığını duyan Handan:

‘Nee, oğlum boşandı mı?’ dedi.

‘Evet, Büşra’nın duruşmasından iki saat sonra duruşmaları yapıldı. Hâkim, onları şiddetli geçimsizlikten dolayı ilk celsede boşadı’ dedi Bünyamin Bey.

Şimdiye kadar susan Büşra, araya girerek:

‘Handan abla, o seninle sürekli görüşen gizemli kız kimdi?’ diye sorunca Handan:

‘Kızım, o şimdilik kim olduğunun açıklanmasını istemiyor. Zamanı gelince her şey ortaya çıkacaktır zaten’

*************

Salih, Büşra’nın hapishaneden çıktığını duymuş adeta yerinde duramaz olmuştu. Onu görmek için can atıyordu ama annesi ona engel oluyordu. Üstelik Ceylan’da peşini bırakmaz olmuştu.

Annesi onun işine gitmesine bile engel oluyordu, onu görme ihtimaline karşı. Bu yüzden iş yerinde imzalaması gereken evraklar evine getiriliyor orada imzalamak zorunda kalıyordu.

Salih, bu durumdan oldukça sıkılmıştı. Dışarı çıkmak, gezmek istiyordu. Öyle sıkılmıştı ki Büşra aklından uçup gitmişti.

O evde olduğu günlerde Ceylan’da evlerinden çıkmaz olmuştu. Sürekli sırnaşıyor, onu rahatsız ediyordu. O bu durumdan hoşlanmasa da o yanından ayrılmıyordu. Üstelik annesinin gözü önünde sarılıyor, yüzünü gözünü öpüyordu.

Onun utanması yok gibiydi. Onun yüzü kızaracak yerine Salih’in yüzü kızarıyordu. Annesi de bu durumdan sanki hoşnut gibiydi.

Bu durumdan dolayı annesine şikayette bulunsa da annesi ona:

‘Salih, seni son kez uyarıyorum. Ya Ceylan’la evlenirsin ya da bütün yetkilerini elinden alırım. Ondan sonra beş kuruşsuz sokaklarda sürünürsün’

‘Anne, onunla evleneceğime sokaklarda sürünürüm daha iyi’ deyip dışarıya çıktı. Bu arada kapıyı öyle sert bir şekilde kapatmıştı ki neredeyse yerinden çıkacaktı’

Salih, annesine öyle kızmıştı ki ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Ceylan’la evlenip hayatını karartmaktansa o eve gitmemeyi yeğlerdi.

Kafasını bir türlü toparlayamıyordu. Bu şekilde ne işe ne de Büşra’nın yanına gidebilirdi. En iyisi sahile gitmekti.

Sahile gidince yine o yaşlı adamla karşılaştı, yani Adem amcayla. Adem amca, yine o eski püskü elbiseleriyle sahilde dolanıyor, yardıma muhtaç kimseleri arıyordu.

Onu görünce yanına yaklaşarak omzuna dokundu. Ardından ona:

‘Adem amca, bakıyorum yine bu kılıkla dolaşıyorsun’ deyince yaşlı adam:

‘Ne yapayım be evlat. O günde sana söylemiştim. Ancak bu şekilde yardıma muhtaç kimseleri bulabiliyorum’ dedikten sonra ‘Hem söyle bakalım. O gün neden birden bire ayrıldın?’ diye sordu.

Bu soru onun huzursuzluğuna huzursuzluk katmaya yetmiş artmıştı bile.

Yaşlı adam, onun huzursuzluğunu fark edince sustu. Sustu ama onun neden huzursuzlaştığını da merak ediyordu. Bu yüzden bir müddet sonra kendini tutamayarak ona:

‘Evlat, seni üzen sebep ne? Söyle de bilelim?’ dedi merak içerisinde.

‘Adem amca, sözün neresinden başlayayım bilemiyorum ki?’ dedi Salih, iç geçirerek.

‘Evlat, öyle iç geçirerek olmaz bu işler. Hani derler ya derdini söyle derman olalım diye. Sen derdini söyle ki bizde derman olalım’ dedi yaşlı adam, onu konuşturabilmek için.

‘Adem amca, o gün size geldiğimde acı bir haber aldım. Şükür ki aldığım o acı haber mutluluğa dönüştü’ dedi Salih.

‘Aldığın o acı haber neydi ki, bizim evden birden bire çıkmak zorunda kaldın?’ dedi yaşlı adam.

‘Sevgi nedir bilir misin Adem amca? Bir adım yakınınızda olduğunu bildiğiniz halde ulaşamamak nedir bilir misiniz Adem amca? Sevdiğiniz kişi ile mal varlığınız arasında tercih yapılması istenildi mi hiç sizden? Sevdiğiniz kişi mal varlığı yönünden sizden hiç düşük oldu mu? Hiç sevmediğiniz biriyle evlendirilmek istenildi mi? O sevmediğiniz kişi size karşı sevmediğiniz hareketler yaptı mı?’ dedi Salih, iç geçirerek.

‘Bak evlat, anlıyorum ki çok dertlisin, ama şunu unutma ki derdi veren dermanını da verir. Her aydınlığın sonunda karanlık olduğu gibi her karanlığın sonunda da aydınlık vardır. Evlat, öyle görünüyor ki sen o karanlıklar içerisindesin ve çıkmak istiyorsun. O karanlık içerisinden çıkmak istedikçe önüne engeller çıkıyor. Evlat, o karanlıklar içerisinde elbette ki engeller olacaktır. Önemli olan o engelleri tökezlemeden aşabilmek. Birçok kimse o engelleri aşamadan yok olup gitmiştir. Engelleri aşabilenler ise mutluluk içerisinde olmuşlardır. Evlat, şunu unutma ki zahmetsiz emek olmaz. Bir şeyi zahmetsiz elde etsen, onun kıymetini bilemeyebilirsin, ama zahmet çekerek elde ettiğin her şeyin kıymetini bilir, onun elinden çıkmaması için her şeyi yaparsın. O yüzden hiçbir şeyi kafana takma’

‘Teşekkür ederim anlattıklarınızdan dolayı. Bu anlattıklarınız beni bayağı rahatlattı. Kafamdaki düşünceler sanki uçup gitti. Umarım sizinle yine karşılaşırız’ dedi ve oradan uzaklaştı.

**********

Tarık, annesiyle babasının ayrılmasından sonra birazcık da olsa rahatlamıştı. Çünkü annesi ve babasının kavgalarını duymuyordu artık. Bundan dolayı rahattı.

Annesi olmadığı için artık babasıyla daha iyi anlaşıyorlardı. Onunla o kadar güzel vakit geçiyorlardı ki şimdiye kadar böyle vakit geçirmemişlerdi. Alışveriş merkezlerini geziyor, sinemaya gidiyorlardı. Artık içkiyi de tamamen bırakmıştı. Hatta babası bile içmiyordu. Onlara uğurlu bir el dokunmuştu sanki.

Onun aklını kurcalayan tek nokta gizemli kızın kim olduğuydu. Onunla uzun zamandır konuşuyorlardı ama ne resmini görmüştü ne de sesini. Kız mı yoksa erkek mi olduğunu bile bilemiyordu. İnternette kendini kız olarak tanıtıyordu ama internet öyle bir âlemdi ki orada kimin kim olduğu belli olmuyordu. Kendini kız olarak tanıtan erkek, erkek olarak tanıtan kız çıkıyordu. Orada iyi şeyler olduğu gibi türlü türlü rezillikler de yaşanıyordu. Birbirini tehdit eden insanlar olduğu gibi yıllardır görmediği arkadaşını bulanda oluyordu. Boşanmaların çoğunluğu o sosyal medya yüzünden oluyordu. Ondan dolayı onun kim olduğunu merak ediyordu.

Bir ara onun kim olduğunu öğrenmek istemişti ama o şimdi zamanı değil deyip kestirip atmıştı.

O gizemli kızın kimliğini araştırırken canı sıkılmış sahile uğramıştı. Sahilde o yaşlı adam yine dolanıyordu. Onu bir yerlerden çıkartır gibi oluyordu ama nereden. Bunu anlamanın tek yolu onun yanına gitmekti.

Yaşlı adamın yanına yaklaştıkça sesinin de çok tanıdık olduğunu fark etti. Acaba o olabilir miydi? Eğer oysa yıllar önce ayrılmak zorunda kaldığı çocukluk aşkını görebilirdi.

Evet, evet oydu, ama niçin o kılıkta dolanıyordu. Yoksa çok mu fakir düşmüşlerdi.Bunu anlamanın tek yolu gidip onunla konuşmaktı.

‘Âdem amca, bu sen misin?’ dedi, Tarık.

Yaşlı adam, ismiyle hitap edildiğini duyunca geri döndü. Karşısında yirmi yirmibeş yaşlarında bir genç duruyordu.

‘Bana mı seslendin evlat?’ dedikten sonra ona ‘Seni bir yerlerden tanıyorum ama nerelerden’ deyince Tarık:

‘Âdem amca, ben Tarık, Talip Bey’in oğlu, hani siz bizim yanımızda çalışıyordunuz ya’ dedi Tarık, kendini tanıtmak için.

‘Sen’ dedi yaşlı adam ‘Ne kadar da büyümüşsün öyle’ dedi şaşırmış bir ifadeyle.

‘Adem amca, neden birden bire ortadan kayboldunuz?’ dedi Tarık, merak içerisinde.

‘Oğlum, öyle görünüyor ki senin hiçbir şeyden haberin yok’ dedi yaşlı adam.

‘Neden haberim yokmuş Âdem amca?’ dedi Tarık, bunu derken de sesiz biraz sesli çıkmıştı.

‘Bak oğlum, biliyorum sen kızımı çok seviyorsun o da seni. Hatta aradan yıllar geçtiği halde seni unutmuş değil’ dedikten sonra ona yanında oturmasını rica etti. O yanında oturunca ‘Annen, bu durumu öğrendikten sonra yanımıza geldi ve ağza gelmeyecek laflar söyledi. Ardından bizi kovdu’ dedi yaşlı adam.

‘Ne diyorsun Âdem amca. Oysaki annem böyle anlatmamıştı’ dedi Tarık.

‘Evet, oğlum dediklerim maalesef doğru. Hatta kızım o günden sonra uzun zaman kendine gelemedi’ dedi yaşlı adam.

Olanları duyan Tarık, hem sevinmiş hem de üzülmüştü. Annesi yüzünden yıllarca sevdiği kızdan uzak kalmıştı. Annesi yüzünden onun öldüğünü zannediyordu. Zira annesi onun öldüğünü babasının da kızının ayrılığına dayanamayıp malikâneyi terk ettiğini söylemişti. Oysaki gerçekler bambaşkaydı.

‘Âdem amca o, o nasıl?’ dedi Tarık, bunu söylerken yüzü öyle kızarmıştı ki onu görenler dayak yemiş zannederlerdi.

Bu soru karşısında yaşlı adam gülümsedi ve ‘Senin derdin anlaşıldı’ dedi. Ardından ona:

‘O iyi ama bu sıralar biraz meşgul. Sürekli bir yerlere gidip geliyor. Ona nereye gidiyorsun desem de bana ‘Baba şimdilik diyemem. Ama zamanı gelince her şeyi açıklayacağım. O yüzden şimdilik bir şey sorma’ demekle yetiniyordu. O öyle deyince bende bir şey diyemedim. Onun bir şeyler çevirdiği besbelli ama kötü bir şeyler yaptığını sanmıyorum. Çünkü ben kızıma hem güveniyor hem de onu adım gibi tanıyorum’ dedi yaşlı adam.

‘Demek öyle’ dedi Tarık, bunu derken de kafasından ‘acaba gizemli kız o mu?’ düşüncesi geçiyordu.

********

Salih, annesinin izin vermemesi yüzünden Büşra’yı göremiyordu. Bu yüzden de hasretinden neredeyse bir deri bir kemik kalmıştı. Annesi onun neden öyle olduğunu biliyordu ama inadından da vazgeçmiyordu. O istiyordu ki oğlu Ceylan’la evlensin. Fakat zorla güzellik olmadığı gibi bir insanı da bir başkasıyla zorla evlendirilemezdi, hele ki kız veya erkeğin izni olmadan birbirleriyle evlendirilemezdi.

Birbirlerini seven insanları ayırmak ne kadar doğru olurdu sizce. Elbette ki yanlış bir şeydi.

Anne ve babanın evlatlarını kötülüğe düşmemesi için uyarması en doğal haklarıydı. Ama evlatlarını da düşünmeliydiler. Onları istemedikleri biriyle evlendirip ömür boyu cehennem hayatı yaşatmaları doğru olmayan bir şeydi. Evlilik öyle bir şeydi ki erkek veya kadın fark etmez birbirleriyle evlendiklerinde uyuşmuyorlarsa ömür boyu ağlayıp dururlardı. Birbirleriyle de uyuşuyorlarsa ömür boyu hep gülerlerdi.

Bazen birbirlerini seven insanlar bile zaman geçtikçe birbirlerinde nefret eder hale geliyorlardı.

İnsanlar neden doyumsuz oluyorlardı. Bu anlaşılacak şey değildi. Bu doyumsuz olana kimseler ise kadınları bir eşya gibi kullanıyorlar, ondan sonra ona ne olacağını düşünmeden kapının önüne koyuyorlardı.

Salih, bunları düşünüyor kendi kendine hesaba çekiyordu. Onun asıl düşüncesi Büşra’ydı. Onu nasıl görebilirim, kalbimi ona nasıl açabilirim diye hesaplar yapıyordu.

O kendi kendine hesap yaparken Büşra’da da aynı düşünceler vardı. Salih’i hastanede yatarken görmüş ondan sonrada bir daha görememişti. Yoksa kendisine karşı bir şey hissetmiyor muydu? Hissetmese neden hastanede ziyaret etsin ki ve neden kan verip kendisini kurtarsın ki. Öyleyse niçin arayıp sormuyordu.

Türkan, onunla alakalı şeyler getiriyordu ama niçin kendisi gelmiyordu. Ondan duyduğuna göre holdinge bile gelmiyormuş. Yoksa hasta mı oldu? Hasta olsa Türkan mutlaka kendisine söylerdi. Öyleyse niçin kendisini göremiyordu.

‘Of Allah’ım aklıma mukayyet ol. Bu düşünceler beni yiyip bitirecek’ diyordu Büşra.

‘Anne! Ne olur artık bırak beni. Biraz daha evde kalırsam aklımı kaçırabilirim. Niçin ısrar ediyorsun anlamıyorum. Biliyorsun onu sevmiyorum. Sevmediğimi bildiğin halde halen daha ısrarında devam ediyorsun. Anne! Bir düşün diyelim ki Ceylan’la evlendim. Ondan sonra ne olacak. Onu sevmediğim için aramızda sürekli kavga çıkacak. Evimde böyle huzursuzluğun çıkmasından memnun olur musun?’ dedi Salih annesine.

‘Ne yani o kızla evlenmene göz yumacağımı mı sanıyorsun? Hem onun gibi bir hizmetçi parçasını kendine nasıl uygun buluyorsun? Hem Ceylan’ın nesi var? Güzellik dersen güzellik, alımlılık dersen alımlılık kısacası her şey var onda. Hem onun ailesi bize denk. Bütün bunlara rağmen halen daha o hizmetçi parçasını bana övmeye çalışıyorsun’ dedi annesi.

‘Anne öyle söyleme. Bir gün gelir ki bu söylediklerinden dolayı mahcup olursun’ dedi Salih sinirle. Ardından ceketini giyip hızla dışarıya çıktı annesinin sözlerine aldırış etmeden.

Sokaklarda bir müddet dolandı annesinin sözlerini sindirebilmek için. Çarşıda dolandıktan sonra en yakın çay bahçesine gidip oturdu ve kendisine çay söyledi. Çayı geldikten sonra keyifle içti. Ardından elini cebine atıp cep telefonunu çıkardı. Maksadı Türkan’ı arayıp Büşra’yı sormaktı. Bu niyetle telefonun tuşlarına dokunup Türkan’ı aradı. Ona hal ve hatır sorduktan sonra:

‘Türkan, senden bir şey isteyeceğim ama nasıl isteyeceğimi bilemiyorum’

Türkan, onun ne diyeceğini anlamıştı. Bu yüzden içten içe sevinmişti.

‘Salih abi, çekingenliğini anlıyorum, ama çekingenliğe hiç gerek yok’ dedi onu rahatlatmak için.

‘Şey, Büşra’yı soracaktım. O nasıl. Umarım size alışmıştır’ dedi Salih utana sıkıla.

‘Salih abi o iyi, ama sen asıl maksadını söyle. Yoksa onu görmek mi istiyorsun?’ dedi Türkan.

‘Evet, bir bilsen onu ne kadar çok görmek istediğimi?’ deyince Türkan:

‘Öyleyse şimdiye kadar niçin gelmedin? Hem bu arada şu birkaç gündür holdinge bile gelmiyorsun? Yoksa hasta mısın?’

Salih, bu soru üzerine iç geçirerek:

‘Hayır, hasta değilim. Holdinge annemin yüzünden gelemedim. Büşra’yı gidip görebilirim diye adeta beni eve hapsetti. Bu yüzden ne işe gelebildim ne de onu görmeye gelebildim’

‘Şimdi neredesin ki böyle rahat konuşuyorsun’ dedi Türkan, merak içerisinde.

‘Ben şu an çay bahçesindeyim. Sana yerini mesajla atarım. Eğer müsaitse onu da alıp gelebilir misin?’ dedi Salih.

‘Elbette getiririm. Sen yeter ki yerini söyle’ dedi Türkan.

**********

Tarık, yaşlı adamla konuştuktan sonra oradan ayrılacakken yaşlı adam onu durdurdu.

‘Oğlum, hemen gidiyor musun? Bende zannettim ki benimle gelip Ayşe’yi görürsün. Oysaki sen gidiyorsun’ dedi yaşlı adam.

Bu söz üzerine yüzü kızardı Tarık’ın. Ağzını açıp bir şey diyecekti ki sustu. Onun sustuğunu gören yaşlı adam:

‘Ne oldu oğlum? Niçin sustun? Yoksa Ayşe’yi görmek istemiyor musun?’ dedi, onu ikna edebilmek için.

‘Şey, Âdem amca, ben, ben’ dedi Tarık, kekeleyerek. ‘Elbette gelmek isterim’

Bu cevap üzerine yaşlı adam onu alıp kendi evine götürdü.

Yaşlı adam, eve girdiğinde o dışarıda beklemeyi tercih etti. Ayşe’nin ne tepki vereceğini bilemediğinden dışarıda beklemeyi tercih etmişti.

Dışarıda hem köpeği seviyor hem de kapıyı gözlüyordu, o gelecek mi gelmeyecek mi diye.

Az sonra ılık bir meltem esti. O meltemin esintisine kapılmışken kapı gıcırtıyla açıldı. O koku ah o koku! Hiç değişmeyen o koku. Aradan yıllar geçmesine rağmen değişmeyen o koku. Bu koku Ayşe’nin kokusundan başkası olamazdı.

Evet, evet o olmalıydı. Bu düşünceyle geri döndü ve onunla göz göze geldi. Yıllar geçmesine rağmen sanki hiç değişmemişti. O bakışı, yanaklarındaki gamzesi. Sadece daha da güzel olmuştu.

‘Ah Ayşe ah! Bir bilsen seni ne kadar özlediğimi. Bir bilsen senden ayrılmanın acısını yıllarca çektiğimi. Ne desen haklısın, seni aramam gerekliydi. Ama o zamanlar daha küçüktüm ve hiçbir şeye gücüm yetmiyordu. Şimdi büyüdüm, ama yine o gücü bulamıyordum kendimde. O olmasaydı belki de yine o gücü bulamayabilirdim kendimde’ diyordu Tarık, içinden.

‘Yıllar sonra karşımdasın. Hiç değişmemişsin. O sert bakışın, dik duruşun. Yalnız biraz sanki kırlaşmış saçların. Birde gözlük takmışsın. Yoksa gözlerin mi bozuk senin’ diyordu Ayşe içinden.

‘Ayşem! Bak yine sana Ayşem diyorum. Tıpkı o günlerdeki gibi. Benimle yine oynar mısın? Saçlarına dokunmama izin verir misin? O günlerdeki gibi saçlarını örmemi ister misin?’ diyordu Tarık içinden.

‘Bana yine o güzelim şiirlerinden okur musun? Bana yine saçlarımı örerken masal anlatır mısın?’ diyordu Ayşe içinden.

Onların birbirlerine karşı içten konuşmaları yaşlı adam araya girmesiyle sona erdi. O araya girmese belki de sessiz bir şekilde konuşmaları uzayıp giderdi.

‘Oğlum, ne duruyorsun öyle. Hadi gelsene içeriye’ dedi yaşlı adam.

Yaşlı adamın ikazı üzerine gözlerini Ayşe’nin gözlerinden çekti, hiç istemese de. Aslında o da biliyordu ki böyle yapmaları yanlıştı.Buna rağmen yine de kendini ona bakmaktan alıkoyamamıştı.

Evden içeriye girince öyle bir hoşluk kapladı ki, bu duyguya sanki yıllarca hasretti. Ev sanki hiç değişmemişti. İlk gördüğü zamanki gibiydi.

‘Oğlum, anlat bakalım görmeyeli nasılsın?’ dedi yaşlı adam.

Bu soru üzerine Tarık, Ayşe’den ayrıldıktan bugüne kadar yaşadıkları her şeyi anlattı. Hatta annesiyle babasının boşandığını bile. Bir ara gizemli kızı anlatmayı istedi ama bundan vazgeçti Ayşe’nin yanlış anlamasından dolayı.

Akşama kadar gelmişten, geçmişten kısacası her şeyden konuştular. Akşam olunca da Tarık, izin isteyip oradan ayrıldı.

*********

Salih, kolundaki saate sık sık bakıyordu, onlar gelecek mi gelmeyecek mi diye. Bir saat iki saat geçti aradan. Ne gelen vardı ne de giden.

Demek ki gelmeyeceklerdi. Bu yüzden üzgündü, ama kalkıp gitmekten başka da yapacak bir şey de yoktu. Tam kalkıp gidiyordu ki Türkan’la Büşra’nın geldiğini gördü.

İki saat bekledikten sonra nihayet geliyorlardı. Onu uzaktan görmek bile kalbinin çarpmasına yetmişti. O yakınına gelse kim bilir ne halde olurdu.

Büşra’da aynı şekildeydi. Salih’i ilk hastanede yatarken görmüş ondan sonra da unutamamıştı. Zaman zaman Türkan’dan onun haberini alıyordu ama bu kadar kalbi çarpmıyordu.

Kalbinin bu kadar çarpmasının sebebi neydi. Acaba aşk dedikleri bu muydu?

Çay bahçesine geldiklerinde ikisi de başlarını eğdi. Birbirlerine bakmaya utanıyorlardı. Arada bir kaçamak bakmak isteseler de yine kafalarını yere eğiyorlardı.

Çayları gelip içmeye başlasalar da utançtan ağızlarını açamıyorlardı. Bu durumdan sıkılan Türkan:

‘Ayol buraya susup oturmak için mi geldik?’ dedi onları konuşturabilmek için.

Onun bu ikazı üzerine Salih:

‘Büşra Hanım’ dediği anda annesinin geldiğini gördü ve anında sustu. Annesi öyle sinirle geliyordu ki onu görünce ne diyeceğini bile unuttu.

Ona burada olduğunu kim haber vermiş olabilirdi. Dışarı çıkarken kimseye haber vermemişti. Hatta çarşıda dolandıktan sonra buraya gelmişti. Acaba peşinde birileri mi vardı, yoksa…

‘Senin gibi hizmetçi parçasıyla oğlumu evlendireceğimi mi zannediyorsun ha. Senin gibileri bilirim,  gözünüz sadece bizim servetimizdedir. Sevgiyle, muhabbetle alakanız yoktur. Varsa yoksa para’ dedi tıslayarak

‘Ne biliyorsun öyle olduklarını? Kalbini açıp batkında mı bunları söylüyorsun?’ dedi Türkan, sinirle.

‘Sen sus’ dedi Çiğdem Hanım tükürürcesine ‘Bunlar senin başının altından çıkıyor değil mi? Sen olmasan oğlumun bu hizmetçi parçasından haberi bile olmayacaktı’

‘Çiğdem Hanım, haksızlık ediyorsunuz. Bu söyledikleriniz yersiz ve mesnetsiz. Hem ne biliyorsunuz onun gözünün sizin paranızda olduğunu?’ dedi Türkan bağıra bağıra.

‘Anne ne olur yapma. Bak herkes bize bakıyor’ dedi Salih, annesini yatıştırıp susturmak için.

‘Bana anne deme’ dedi Çiğdem Hanım. Bunu derken gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu ‘Ben sana demedim mi bu hizmetçi parçasıyla görüşmeyeceksin diye. Ben sana demedim mi onunla görüşürsen bütün yetkilerini elinden alırım diye. Ben sana demedim mi onunla görüşürsen beş kuruşsuz kalırsın diye. Demek beni hiçe sayıp bu hizmetçi parçasıyla görüşürsün’ dedikten sonra elindeki kâğıdı çıkarıp imzaladı. Ardından oğluna ‘Bu imzaladığım kâğıt parçası nedir biliyor musun?’ dedi ve o kâğıt parçasını oğluna uzattı.

Salih, annesinin elindeki kâğıdı alıp okudu. Okudukça da yüzü düşüyordu. Okumayı bitirdikten sonra annesine:

‘Bu ne demek oluyor anne?’ dedi sinirle.

‘Eğer Ceylan’la evlenmezsen bu kâğıdı götürüp insan kaynakları müdürümüze veririm. Ondan sonrasını artık sen düşün’ dedi ve hızlıca çay bahçesinden ayrıldı.

Büşra, duyduğu sözlerden dolayı yerin dibine girmişti adeta. Hizmetçi olmak suç muydu sanki. Fakir olmak suç muydu sanki. Şerefsiz olup zengin olmaktansa fakir olup şerefli olarak yaşamak dünyanın en güzel şeyiydi. Hem ne biliyordu gözünün onların parasında olduğundan.

Bir insanı bilip bilmeden yargılamak bu kadar kolay mıydı? İnsanlar neden böyle yapıyorlardı, anlaşılır gibi değildi.

Onların da bir gün kendi durumuna düşebileceğini hiç düşünmüyorlar mıydı acaba? Veyahut bir gün kendisinin de onların seviyesine çıkabileceğini hiç düşünmüyorlar mıydı?

Büşra, hem bunları düşünüyor hem de ağlıyordu. Bitmeyecek miydi çilesi. Tam her şeyin yoluna girdini zannetmişken.

Salih, annesinin sözlerinden sonra boynu bükük bir şekilde Büşra’ya baktı. Ne diyebilirdi ki ona. Annesi öyle şeyler söylemişti ki özür dilese bile annesinin sözlerini affettiremezdi. O yüzden boynu büküktü.

Onun da gözleri doluydu. Annesinin sözleri ona da dokunmuştu. Annesi bilip bilmeden insanları yargılıyordu. Ona böyle yapmamasını her seferinde ikaz etse de annesi yine bildiğini okuyordu.

Büşra’nın gözlerine utançla baktı. Ardından bir şey demeden masadan kalktı, zaten ne diyebilirdi ki. Masadan kalktıktan sonra çayın parasını ödedi ve oradan ayrıldı.

O ayrıldıktan sonra Türkan ve Büşra bir müddet daha oturdular.

‘Büşra abla, onun sözlerine sakın aldırış etme. O sadece kendi seviyesini gösterdi. Başka bir şeyi değil. O yüzden sakın o tatlı canını sıkma emi’ dedi Türkan, onun yüzünü güldürmek için.

‘Türkancım, onun sözlerine üzülmüyorum. Benim yüzümden Salih’in azar işitmesine üzülüyorum. O sözlere üzülmüyorum. Hizmetçilerin, temizlikçilerin, o soğukta ekmek parası peşinde koşanların aşağılanmasına üzülüyorum’ dedi iç geçirerek.

‘Sen ne güzel insansın. Kendini bıraktın başkasını düşünüyorsun?’ dedi Türkan, Büşra’ya sarılarak.

***********

Salih, annesinin hareketinden sonra eve gitmiyor, holdingde yatıp kalkıyordu. Bu yüzden de her tarafı tutulmuştu. Annesi ona eve gelmesini söylese de o gitmiyor holdingde yatıp kalkmaya devam ediyordu. Bu hal neredeyse bir ay kadar sürdü. Bu bir ayın sonunda evine gitti amaannesiyle çok az konuşuyordu. Hatta çok az yemek yiyordu.

Türkan, o günden sonra hem Salih’i hem de Büşra’yı kontrol ediyordu. Her ikisi de Çiğdem Hanım yüzünden haksızlığa uğramıştı. Büşra daha çok etkilenmişti.

‘Büşra abla, hadi gel artık da bir şeyler ye. Bak yemek yemediğinden neredeyse bir deri bir kemik kaldın’ dedi Türkan, Büşra’yı bir şeyler yemeye teşvik etmek için.

‘Türkancım şu an hiçbir şey yiyesim yok’ dedi Büşra.

‘Büşra abla, bir şeyler yemezsen bu gidişle hasta olacaksın. O yüzden hadi gel bir şeyler ye’ dedi Türkan.

Çiğdem Hanım’dan işittiği sözler öylesine içine işlemişti ki günlerdir ne bir şeyler yiyebiliyor ne de çalışabiliyordu. Adeta dünyaya kendisini kapatmıştı. Bu gidişle hasta olacağı besbelliydi.

Bünyamin Bey ve Berna Hanım, iş gezisi için yurt dışına çıkmışlardı. Dolayısıyla Çiğdem Hanım’la Büşra arasında geçen o konuşmayı bilmiyorlardı. İş gezisinden geldiklerinde Türkan onları üzüntüyle karşıladı. Onlar ne olduğunu bilmedikleri için Türkan’a:

‘Ne oldu kızım? Niçin öyle üzgünsün?’ diye sordular.

Türkan, bu soru üzerine Çiğdem Hanım’la Büşra’nın aralarında geçen olayı ve Salih’in annesine olan tutumunu anlattı. Ayrıca Büşra’nın bu olaydan çok etkilendiğini ve bu yüzden bir şeyler yemediğini söyledi.

Bünyamin Bey olanları duyduktan sonra sinirle dışarıya çıktı. Berna Hanım ise doğruca Büşra’nın odasına.

Bünyamin Bey, sinirle dışarıya çıktıktan sonra arabasına bindi. O sinirle öyle hızlı kullanıyordu ki trafik kurallarını ihlal ediyordu. Bu yüzden birkaç tanede trafik cezası kesildi.

Arabasını Çiğdem Hanım’ın yaşadığı malikâneye yaklaştığında yavaşlatabildi. Arabasından indiğinde kapısını öyle kapattı ki neredeyse yerinden çıkacaktı.

O sinirliydi, öyle ki gözü hiçbir şey görmüyordu. O sinirle malikânenin demir kapısını nasıl açmıştı ve ne ara içeri girmişti farkında değildi.

Malikânenin kapısına gelip hızlı hızlı kapıyı çalmaya başladı. Hizmetçi gelip kapıyı açtığında onun hoş geldiniz demeden onu geriye doğru iterek içeriye girdi. Ardından bağıra bağıra:

‘Çiğdem Hanım, neredeysen çık ortaya’

Çiğdem Hanım, o sırada mutfaktaydı ve hizmetçilere bağırıp çağırıyordu.

Ona kapıyı açan hizmetçi kendisine geldikten sonra koşarak mutfağa girdi ve Çiğdem Hanım’a:

‘Çiğdem Hanım’ dedi titreyerek ‘Bünyamin Bey geldi. Öyle sinirliydi ki beni bile dinlemedi. O şuan bağıra çağıra sizi arıyor’

Bünyamin Bey’in geldiğini duyan Çiğdem Hanım, mutfaktan çıkarak onun yanına gitti. Onu görür görmez hemen:

‘O hizmetçi parçasına söyle oğlumdan uzak dursun. Eğer uzak durmazsa ben ona yapacağımı bilirim’ dedi tükürürcesine.

Onun sözleri Bünyamin Bey’in iyice çileden çıkmasına neden oldu. Kendini tutamayıp onun üzerine yürüdü. O sırada sesleri duyan Salih odasından çıkıp aşağıya inmişti.

Bünyamin Bey’in annesinin üzerine geldiğini görünce onu durdurarak:

‘Bünyamin amca sakin ol. Böyle yaparak bir yere varamazsın’ dedi onu sakinleştirebilmek için.

Onun ikazı üzerine kendine gelen Bünyamin Bey:

‘Çiğdem Hanım, bundan böyle bilin ki Büşra, bizim hizmetçimiz değil kızımızdır. Ayrıca varislerimden biridir. Bundan böyle senin yüzünden kılına bile zarar gelirse bunun hesabını çok ağır ödersin. Ha bu arada o hizmetçi dediğin o insanlar olmasa bu koca malikânede temizliği, yemeği ve diğer işleri tek başına nasıl yapabilirsin? Diyelim ki herkes bizim gibi çok zengin.  O zaman diğer işleri kim yapacak. Çöpleri kim toplayacak. Evlerin, Caddenin, sokakların temizliğini kim yapacak. Birde şunu unutma insanlık zenginlikte değil, kalptedir. Öyle benim kalbim temiz diyerek de geçemezsin. Başkaları hakkında kötü düşünüyorsan, onları hor görüyorsan, kendini üstün başkalarını düşük görüyorsan, yalan söylüyorsan, yalan yere yemin ediyorsan, yardıma muhtaç olanlara yardım etmeye imtina ediyorsan kalbim temiz demeyeceksin’ dedi ve oradan hızlıca uzaklaştı.

O malikâneden çıktıktan sonra rahatlamıştı. Ona dediği gibi Büşra’yı kendi varisi yapacaktı. Aslında onu ilk gördüğü anda kendi kızı gibi sevmişti.Bu yüzden ta o günden beri bunu düşünüyordu. Çiğdem Hanım’ın hal ve hareketleri onu bu niyetini daha da hızlandırdı.

Berna Hanım, Büşra’nın yanına giderek oturdu. Ona kendi kızıymış gibi sarıldı. Ardından ona:

‘Kızım, bak sana kızım diyorum. Sen bizim hizmetçimiz değil kızımızsın. Her ne kadar evin işlerini de yapsan, sen bizim kızımızsın. İlk geldiğin günü hatırlıyorsun değil mi?’ dedi Berna Hanım ‘Seni karşımıza alıp konuştuğumuz o günde karar vermiştik bunu. Bundan böyle sen hizmetçimiz değil, bundan böyle varisimizsin. Bundan böyle Türkan ve Halit’in kardeşisin. Bundan böyle yemeklerini mutfakta değil bizimle beraber yiyeceksin. Onun için kendini yıpratma ve Çiğdem Hanım’ın sözlerine de kafanı takma. O sadece kendini seviyesini gösteriyor başka bir şeyi değil’

Berna Hanım’ı dinleyen Büşra sevincinden ağladı. Yıllardır çektiği sıkıntılar nihayet sona eriyordu. Ama yine de bunu kabul edemezdi. Çünkü ne onların evladı ne de bir akrabasıydı.

‘Berna Hanım, her şey için teşekkür ederim. Buraya geldiğim günden beri hiçbir sıkıntı çekmedim. Ne kötü söz işittim ne de ağır bir iş yaptım’ dedi Büşra gözyaşlarını tutamayarak ‘Bana şimdiye kadar yapılmayan iyiliği yaptınız. Evinizi, ocağınızı açtınız. Kendi sofranızda bana da tabak ayırdınız. Çocuklarınızdan ayırt etmediniz. Bu yüzden Allah Teâlâ sizden razı olsun, ama varis olma kabul edemem. Çünkü ben sizin ne bir akrabanız ne de başka bir şeyinizim. O yüzden bunu kabul edemem. Hem kabul etsem Türkan ve Halit bunu kabul eder mi?’ dedi sesi titreyerek.

Berna Hanım, duyduğu sözlerden dolayı gözleri doldu. Bu teklifi başkasına yapsalar balıklama atlardı. Fakat Büşra bunu kabul etmiyor, onca malı mülkü elinin tersiyle geri itiyordu.

‘Kızım, sen ne iyi bir insansın. Senin yerinde bir başkası olsa bu teklifi çoktan kabul ederdi’ dedi ve Büşra’nın başını okşadı. Ardından ona ‘Bu konuyu Türkan ve Halit’e de söyledik ve onlar hemen kabul ettiler. Zira onlar seni kardeşleri gibi seviyorlar. O yüzden gel bu teklifimizi kabul et’

*************

‘Baba, tahmin et bugün kiminle karşılaştım?’ dedi Tarık, babasına. Babası o sırada gazetesini okuyor, bir taraftan da not alıyordu.

‘Seni bu kadar mutlu ettiğine göre önemli kişiler olmalı’ dedi babası.

‘Âdem amcayla karşılaştım’ dedi gülerek.

‘Âdem amca da kim?’ dedi babası.

‘Hani, bir zamanlar bizim yanımızda bahçıvan olarak çalışıyordu ya. Bir de kızı vardı’ dedi Tarık, bunu derken yüzü kızarmıştı.

Talip Bey, duyduğu sözden dolayı gözleri yaşardı.

‘Demek yıllar sonra karşımıza çıktı ha! Annenden dolayı yıllardır sustum, ama artık susmayacağım’ dedikten sonra ‘Bak oğlum, beni çok iyi dinle. O Âdem amca dediğin senin öz be öz dayın’

Dayı lafını duyan Tarık, babasını susturarak:

‘Ne dayısı baba! Hani annemin hiç kardeşi yoktu. Hem diyelim ki Âdem amca annemin kardeşi. Öyleyse ona neden kötü davranıyordu. Birde Âdem amcadan duyduğuma göre ona ağza alınmayacak sözler söylemiş ve onu kovmuş’

‘Ne diyorsun oğul, kovmak mı? Hâlbuki ben onun işi bıraktığını zannediyordum’ dedi babası şaşkınlığını belli edercesine.

‘Evet, baba, onun kızıyla gönül ilişkimizi nerden duymuşsa duymuş. Ondan sonra da ağza alınmayacak sözler söylemiş ve onu kovmuş’ dedi Tarık.

‘Demek bunu da yaptın ha!’ dedi Talip Bey ‘Oğul, anan olacak kadın kendini öyle beğenmişti ki kardeşini bile küçük görüyordu. O yüzden hep onu hor gördü. Dayının kızıyla birbirlerinizi duyunca da çileden çıktı. Ben ona ‘Yapma, etme onlar daha çocuk. Hem birbirlerini seven insanları ayırmak doğru olmaz’ dedimse de dinlettiremedim. Aramızdaki bu konuşmadan birkaç gün sonra da onları kapının önüne koymuş’ dedi Talip Bey.

‘Bende zannediyordum ki Âdem amca yani dayım işi beğenmediği için terk etti. Meğersem işin aslı bambaşkaymış’ dedi Tarık.

‘Oğlum, beni onların yanına götürür müsün? Zira onları bende çok özledim’ dedi Talip Bey, içini çekerek.

‘Hadi o zaman baba. Hazırlan da gidelim’ dedi Tarık, babasının çocukça tavrına gülerek.

**********

Büşra, o günden sonra o sözleri hiç unutamadı.  Bünyamin Bey’in ve Berna Hanım’ın onun ilgilenmeleri bile yetmiyordu. Bu durum onun hastalanmasına ve yataklara düşmesine sebep oldu. Öyle ki tamamen kendinden geçmiş bir vaziyetteydi. Üstelik sayıklıyordu. ‘Salih, ne olur beni bırakma? Hayır, hayır yapma vurma ne olur. Çiğdem Hanım, oğlunuzu sevmekten başka ne yaptım?’ diyordu sayıklarken.

Türkan dâhil onun bu durumundan bütün ev halkı etkilenmişti. O nasıl sevgiydi böyle. O aşk nasıl bir aşktı ki yataklara düşürecek kadar büyüktü.

Salih’in de ondan farkı yoktu. Ona olan sevgisi o kadar büyüktü ki aynı şekilde hasta olmuştu. Onları bu hastalıktan ancak birbirlerini görmeleri iyileştirebilirdi.

Çiğdem Hanım, Salih’in hastalığının sebebini bildiği halde yine de inadından vazgeçmiyordu.

O hastalıkla boğuşurken Ceylan’da Çiğdem Hanım’ın aklına girip Salih’le evlenebilmek için her şeyi deniyordu.Aslında onun niyeti bambaşkaydı. Bu niyeti gizemli kızın araya girip niyetini ortaya çıkarmasıyla belli olacaktı.

Büşra’nın durumuna çok üzülen Türkan, Çiğdem Hanım’ın yanına giderek ona:

‘Çiğdem Hanım, Salih abinin de Büşra abla gibi hasta olduğunu biliyorum. Onların hastalığı sevgiden kaynaklanıyor. Ne olur seven iki insanı birbirlerinden ayırmayın’ dediği andan Çiğdem Hanım onun sözünü keserek.

‘Türkan, ona söyle oğlumdan uzak dursun’ dedi.

‘Çiğdem Hanım, onların birbirlerini sevdiklerini göremiyor musun? Ne olur, yapmayın, etmeyin. Birbirlerini seven insanları ayırmak doğru olmaz. Hem ne biliyorsunuz Büşra’nın sizin servetinizde gözünün olduğunu’ dedi Türkan.

‘Dediğin şeye bak’ dedi Çiğdem Hanım, tıslayarak ‘Parada gözü olmasa baban onu kendine varis kılar mıydı? Hem söylesene o babanın gözünü nasıl boyadı ki baban onu varis kıldı’ dedi.

Türkan, duyduğu söz karşısında adeta nutku tutuldu. Bu kadın ne diyordu böyle. Bir insanı bilip bilmeden nasıl yargılayabiliyordu. Kötülediği Büşra, ona iyilikte bulunsa ne diyecekti bu durumda veyahut Salih’le evlendirmek istediği o kız kötü çıkarsa bu durumda ne gibi tavır alacaktı.

‘Çiğdem Hanım, kendinize gelin. Babam, onu kendine varis kıldığı halde o istemedi. Onun yerinde bir başkası olsa ne yapardı biliyor musunuz?’ dedi Çiğdem Hanım’ın üzerine yürüyerek. ‘Bundan sonra onların kılına bile zarar gelirse bunun hesabını çok ağır ödersin’ dedi ve Çiğdem Hanım’ın ne diyeceğini beklemeden hiddetle oradan ayrıldı.

********

Lüks bir otel odası.

‘Ceylan, sevgilim hadi gel artık seni bekliyorum. Bak yatağın soğuyacak’

‘Şu an duş alıyorum. O yüzden biraz daha beklemen gerekecek’ dedi Ceylan sevgilisine.

‘Ceylan, aklıma gelmişken sorayım. Hani senin dolandırdığın şu delikanlı var ya, adı neydi hah Salih, Salih’ti değil mi adı?’

‘Evet, hem onu neden sordun ki?’ dedi Ceylan sevgilisine.

‘Ne oldu o iş’ dedi Ceylan’ın sevgilisi ‘O işi bir an evvel bitirsen de çıkıp gitsek buralardan. Zira artık bu iş çok uzadı. Korkarım bu gidişle yakalanacağız’ dedi sevgilisi.

‘Korkma bir şey olmaz. Hem öyle saf bir anası var ki ne desem inanıyor. Zaten tam da kıvama gelmek üzere, o yüzden biraz daha sabret’ dedi Ceylan.

‘Ben sabretmesini sabrederim ama polisler peşimizde her an yakalayabilirler bizi’ dedi sevgilisi.

‘Hem sen beni bırak ta senin iş ne oldu, onu anlat?’ dedi Ceylan sevgilisine.

‘Selma Hanımı diyorsun değil mi?’ dedi sevgilisi.

‘Evet, onu diyorum’ dedi Ceylan.

‘O işi merak etme. O zaten yakında hapse girecek. O hapse girene kadar servetini elime geçirmeye çalışacağım. Yalnız o kumara daha çok alıştırmalıyım’ dedi sevgilisi.

‘O dediğin kişi şu ünlü müteahhit Talip Salim değil mi? Bildiğim kadarıyla onun bir oğlu vardı. Adı Tarık mıydı neydi. Evet, evet adı Tarık’tı’ dedi Ceylan.

‘Evet, onun karısı. O kumarhaneye ilk geldiğinde onun karısını olduğunu bilmiyordum. Biraz araştırdıktan sonra anladım. O arkadaşlarıyla beraber geldiğinde ilk başta kabul etmemiştim ama onlar kavga çıkarmaya yeltenince kabul etmek zorunda kaldım. Ondan sonra da gerisi çorap söküğü gibi geldi. O yine bir gün kumarhaneye geldiğinde ne diyeceğini bilemeyecek kadar sarhoştu.  O bana kocasını hiç sevmediğini, onunla parası için evlendiğini söylüyor öylece bağırıp duruyordu. Baktım olacak gibi değil onu kumarhaneden çıkarıp evime götürdüm. Sabaha kadar evimde kaldı. Sabah olup uyanınca ‘Ben nasıl buraya geldim?’ diye bana sordu. Bende olan biten her şeyi ona anlattım. O beni dinledikten sonra kumarhanede anlattıklarını hiç inkâr etmedi. Ayrıca kaynanasından kurtulmak için ona iftira attığını söyledi. Ondan kurtulmak için de tarihi eser kaçakçılarıyla işbirliği yaptığını söledi.’ dedi sevgilisi.

Ceylan, duş aldıktan sonra geceliğini giyerek sevgilisinin yanına yattı. Onlar yatarken bir çift gözde onları gözlüyor ve videoya alıyordu.

************

‘Peki, anne senin dediğini yapacağım. Ama şunu bil ki onu asla sevmeyeceğim ve şunu da bil ki kalbim Büşra’yla beraber atacak. Bir de şunu bil ki onunla gerçek bir evlilik olmayacak. Zaten senin tehdidin olmasaydı. Asla bu evlilik olmayacaktı’

Birkaç gün evveliydi. Çiğdem Hanım, oğluna karşına almış şöyle konuşuyordu:

‘Oğlum, bu seni son uyarışım. O çok sevdiğin Büşra varya, eğer onun sağ kalmasını istiyorsan bu evliliği kabul edeceksin.  Yok, eğer Ceylan’la evlenmeği kabul etmezsen sen bilirsin. Ha şunu da söyleyeyim. Ben kiralık katil tuttum. Ona Ceylan’la evlenmediğin takdirde Büşra’yı öldürmesi için para verdim. Eh gerisini sen düşün’ dedi tıslayarak

‘Ne dedin ne dedin? Kiralık katil mi tuttum dedin’ dedi Salih, annesinin yaptıklarına şaşırarak.

‘Evet, aynen duyduğun gibi’ dedi annesi.

‘Anne, bu kadarını yapmış olamazsın. Bir insanı öldürmek bu kadar kolay mı sanıyorsun? Hem Allah Teâlâ katında çok büyük bir günah olduğunu bilmiyor musun? Diyelim ki onu öldürdün. Eninde sonunda bunun anlaşılacağını bilmiyor musun? Anne, bu kadar kendini kaybetmiş olamazsın?’ dedi Salih, hayretler içerisinde.

‘Beni biliyorsun oğul. Sözüm dinlenmediği takdirde her şeyi yaparım. Hatta adam öldürmeyi bile. Sen beni dinlemeyince bu yola başvurdum. Beni anlıyor musun oğul. Sen beni bu yollara düşmeme sebep oldun. Şimdi karar senin, ya Ceylan’la evlenir o hizmetçi parçasının hayatını kurtarırsın ya da göz göre göre onun ölümüne sebep olursun’ dedi Çiğdem Hanım.

‘Sen ne kadar gaddar bir insansın anne. Senin benim annem olmandan dolayı utanıyorum. Böyle yapmayla benim iyiliğimi düşünüyorsun, ama beni ateşe attığının farkında değilsin’ dedi Salih, gözlerinden yaşlar akarak.

********

Çiğdem Hanım, sonunda oğluna istediğini yaptırmıştı, ama bilmiyordu ki Ceylan’ın dolandırıcı olduğunu. Onun dolandırıcı olduğunu gizemli kız ortaya çıkarana kadar da bilemeyecekti.

Onların evlenmelerine bir hafta kalmıştı. Büşra, bunu duymuş üzüntüsünden kahrolmuştu.

‘Bunu nasıl yapardı, kendisine ümit vermişken. Ama bana söylemişti onu sevmediğini. Buna rağmen gidip onunla evlenecek. Yoksa annesi onu tehdit etmiş olmasın. Evet, evet annesi onu tehdit etmiş olması. Geçen sefer ki o hareketinden sonra ondan her şeyi beklerim’ diyordu Büşra, kendi kendine.

‘Ya Rabbi! Onu çok sevdiğimi beni benden daha iyi bilen sensin. Ya Rabbi! Onların servetinde zerre kadar gözüm yok. Zaten huzur ve sağlık olmadıktan sonra neyleyim o malı, mülkü. Ya Rabbi! Ona sağlık ve esenlik ihsan eyle. Ya Rabbi! Biliyorum ki benim gönlüm onda olduğu gibi onunda gönlü bende. Ya Rabbi! Bu dünyada kavuşamasak da ahret âleminde kavuştur’ diye dua ediyordu Büşra.

‘Ya Rabbi! Gönlümün Büşra’da olduğunu beni benden daha iyi bilen sensin. Ya Rabbi! Sırf Büşra’yı korumak için onunla evleniyorum. Yoksa başka bir şey için değil. Ya Rabbi! Ona sağlık ve esenlik iskân eyle. Ya Rabbi! Bu dünya da kavuşamasak da ahret âleminde kavuştur bizi’ diye dua ediyordu Salih.

Türkan, her eve gelişinde onu odasında ağlarken buluyordu. Onun hüzünlü hali kendisini de etkilemişti. Salih’e telefon açıp durumu bildirmek istese de o telefonlara cevap vermiyordu.

Bu duruma daha fazla dayanamayan Türkan, Büşra’nın odasına girerek:

‘Büşra abla, ne olur artık kendini harap etme. Böyle yaparsan korkarım ki hasta olacaksın’

‘Türkan Hanım, ben ağlamayayım da kim ağlasın. Birbirimizi çok sevmişken o gitmiş bir başkasıyla evleniyor.  O yüzden ben ağlamayayım da kim ağlasın’ dedi Büşra.

‘Demek ki böylesi hayırlıymış. O yüzden kendini yıpratma’ dedi Türkan.

‘Bende öyle olduğunu biliyorum ama…’ dedi Büşra.

‘Âmâsı ne Türkan abla’ dedi Türkan.

‘Kalbim söz dinlemiyor’ dedi Büşra, daha sonra Türkan’ın omzuna düşüp ağladı.

Ah bu sevgi, neden bana hiç denk gelmiyor. Neden, şöyle beyaz atlı prens karşı çıkmıyor. Neden bende onun arkasından ağlamıyorum. Bunları düşünen Türkan’dı hem de iç geçirerek.

‘Büşra abla, vallaha sana imreniyorum. Senin bir sevdiğin var ve onun arkasından ağlıyorsun, ama birde bana bak. Ne bir sevdiğim ne de arkamdan ağlayan var. Bu yaşıma geldim bir tek erkek arkadaşım olmadı. Hoş olsa da bunu asla kabul etmem. Bu yüzden de hiç erkek arkadaşım olmadı’ dedi Türkan’ ‘Aslında oldu gibi ama o da dolandırıcı çıktı. Ondan sonra da erkeklere güvenemez oldum’

‘Onun dolandırıcı olduğunu nasıl anladınız?’ dedi Büşra, merak içerisinde.

‘Adını, sanını bilemediğim bir kız ortaya çıkardı. Ona gizemli kız diyorlarmış. O adamla tam evleneceğim zaman polisler düğünü bastı. Biz daha ne olduğunu anlayamadan evleneceğim o adamı alıp götürdüler. Onu polisler götürdüğünden düğünümüz bozulmuş, bu yüzden de davetlilere karşı mahcup olmuştuk. Davetliler bir şey demese de onların yüzünden ne düşündüklerini anlıyorduk. Onlar dağılıp gittikten sonra karakola gidip ne olduğunu sorduk. Çok yakın bir tanıdığımız olan Komiser Yakup bize bir video gösterdi. O video da nişanlım olan Servet, sevgilisiyle neler yaptıklarını konuşuyorlardı’ dedi Türkan.

‘O videoyu polisler mi çekmiş?’ dedi Büşra, merak içerisinde.

‘Hayır, onlarla işbirliği yapan bir bayanmış’ dedi Türkan.

‘Kız mı?’ dedi Büşra şaşkınlıkla,

‘Evet, ona gizemli kız diyorlarmış’ dedi Türkan.

‘Anladığım kadarıyla o bir tür hafiye’ dedi Büşra

‘Evet, Komiser Yakup’ta aynısını söyledi zaten’

************

Tarık, babasını dinledikten sonra onu alıp yaşlı adamın evine götürdü. Onlar yol alırken Talip Bey, yaşlı adamı yıllar sonra görmenin heyecanını yaşıyordu.

Yaşlı adam, Tarık’ı arabadan indiğini görünce ona doğru yaklaştı. Yaklaştığı an durmak zorunda kaldı. Çünkü arabadan bir başkası daha iniyordu.

‘Talip, bu sen misin?’ dedi yaşlı adam şaşırarak.

‘Evet, Âdem abi benim’ dedi Talip Bey.

‘Buraya geldiğine göre gerçeği öğrendin demektir’ dedi yaşlı adam.

‘Evet,Âdem abi, her şeyi öğrendim. Abi, sana ve Ayşe’ye karşı o kadar mahcubum ki. Bu yüzden ne diyeceğimi bilemiyorum’ dedi Talip Bey, mahcup bir ifadeyle. Bunu söylerken başı yere eğik bir şekildeydi.

Yaşlı adam, Talip Bey’e iyice yaklaştı ve yere eğik olan başını kaldırdı. Ardından ona:

‘Talip, onlar geçmişte kaldı. Geçmişi karıştırarak hem kendini harap ediyorsun hem de beni. O yüzden bunları kafana takma’ dedi yaşlı adam.

Onlar konuşurken Ayşe’de o sıra dışarı çıkmış onları izliyordu. Tarık, onu görünce gülümsedi. Ardından utancından başını yere eğdi.

Kalbin pırpır atması, onu görünce ellerinin ve ayaklarının birbirine dolanması neyi gösteriyordu acaba? Oysaki o çocukluk aşkıydı ve çocukça bir şeydi. Yoksa çocukça bir şey değil miydi?

‘Baba onlar kim?’ dedi Ayşe.

‘Kızım, Tarık ve babası Talip Bey’ dedi yaşlı adam.

Talip Bey’in ismini duyan Ayşe’nin birden gözleri doldu. Belli ki çocukluk günleri aklına gelmişti. O güzel tatlı anıları. O güzel tatlı anılarından sonra birden yüzü düştü. Bu seferde Selma Hanım aklına gelmişti. Onun kötü tavırları ve hakaretleri.

‘Kızım, ne duruyorsun orada içeriye gir de misafirlerimize bir şeyler hazırla’ dedi yaşlı adam.

‘Peki, baba hemen hazırlıyorum’ dedi Ayşe ve hemen içeriğe girerek hazırlığa başladı. Hazırlığın sonunda onlara öyle güzel bir sofra hazırladı ki parmaklarını bile yiyebilirlerdi. Hazırlığını bitirince de babasına haber verdi, misafirler gelebilirler diye.

Yaşlı adam, içeriden haber alınca Talip Bey’e dönerek:

‘Talip, hadi gelin de beraber yemek yiyelim’

‘Âdem abi, biz rahatsız etmesek sizi’ dedi Talip Bey, çekingen bir ifadeyle.

‘Ne rahatsızlığı, yıllar sonra bizi görmeye gelmişsiniz. Bizde size bir şeyler ikram etmeden göndereceğiz öyle mi? Bunu kabul etmemizi mi bekliyorsunuz? Asla kabul edemem bunu’ dedi yaşlı adam.

Ayşe içeride mükellef bir sofra hazırlamıştı. Neler yoktu ki sofrada; Bal, yağ, reçel, peynir, yumurta, zeytin… Üstelik özenle dizmişti sofrayı.

Talip Bey, yaşlı adamın davetini kıramayıp oğluyla beraber onun evine girdi. Yaşlı adamın ricası üzerine eller ve ağızlar yıkandı ve sofraya geçildi. Mükellef sofrayı gören Talip Bey:

‘Kızım, sen küçükken de böyleydin. Senden sofra hazırlanılması istenildiğinde sofrayı öyle güzel hazırlardın ki görenler hayretler içerisinde kalırdı’ dedi ve sofraya bakarak ‘Bakıyorum ki hiç değişmemişsin. Yine sofrayı en güzel bir şekilde hazırlamışsın’

Sofrada karınlarını doyurduktan sonra kalktılar ve yine yaşlı adamın ricası üzerine ellerini ve ağızları yıkadılar. Talip Bey, yaşlı adama neden böyle davrandığını sorunca:

‘Sofradan önce ve sonra elleri yıkamak Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yaptığı sünnetlerdendir. Ayrıca böyle yapmak sağlık açısından da çok önemlidir. Biz sağlık açısından değil Peygamber Efendimizin (s.a.v.)  sünneti olduğu için yaparız. Bu konuda size bir hadis-i şerif söyleyeyim:

“Hz. Selman-ı Farisi (r.a.) anlatıyor: ‘Tevrat’ta okudum; ‘Yemeğin bereketi, yemekten sonra el ve ağzı yıkamadır’ diyordu. Bunu Resulullah Efendimize (s.a.v.) söyledim. O da bana ‘Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonraki yıkamalarıdır!’ buyurdular.  Ayrıca Ebu Hureyre (r.a.) ‘Resulullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: ‘Şeytan muhakkak ki hassastır, cidden pek hassastır. Kendinizi ondan sakındırın. Kim elinde et kokusu olduğu halde geceler, sonra da kendisine bir fenalık ulaşırsa sakın ha nefsinden başkasını suçlamasın’

Bu da ilginizi çekebilir  KANLI EV - ÖYKÜ

‘Ne güzel söyledin Adem abi, O mübarek insana canımız kurban. Zaten ondan uzak kaldığımızdan dolayı her türlü sıkıntı ve musibete maruz kalıyoruz. Ah annem ah! Senin kıymetini bilemedim ben. Senin sözünü o zamanlar dinleseydim, belki şimdi daha huzurlu olurdum’ dedi Talip Bey, gözlerinden yaş damlayarak.

‘O güzel annenin sana duası varmış ki hatalarını görebildin. Ya hatalarını hiç göremeseydin, o zaman ne olurdu. O yüzden öyle söyleyerek kendini yıpratma’ dedi yaşlı adam.

‘Evet, Âdem abi, atalarımız her şerde vardır bir hayır diye boşuna dememişler’ dedi Talip Bey, gözyaşlarını silerek.

Onlar konuşurken o sırada Tarık ve Ayşe’de sofrayı topluyorlardı, birbirlerine güler yüzle bakarak.

Sofra toparlanıp çay demlendi. Herkes bir araya gelip çay içilmeye başladığı anda Talip Bey, Ayşe’ye:

‘Kızım, sana bir şey söylemek istiyorum ama nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Bu söyleyeceklerim seni biraz sarsabilir’ dedi ıkınarak.

‘Talip amca, ne diyeceğinizi anlıyorum. Zira yıllar evvel babam anlatmıştı neler olduğunu?’ dedi Ayşe.

Talip Bey, Ayşe’nin sözlerinden sonra yaşlı adama baktı. Yaşlı adam, onun bakışlarından anlamış olmalı ki ona:

‘Talip, sizden ayrıldıktan sonra kızım uzun yıllar kendine gelemedi. Kendine geldikten sonra ona her şeyi anlatmak istedim ama yine depresyona girer diye anlatamadım. Fakat kızım neler düşündüğümü anlamış olmalı ki bana ne olduğunu sordu. Bende bunun üzerine her şeyi anlattım. Ben, onun kendini kaybedeceğini zannederken o metanetini korudu. Hatta bana bunları bildiğini söyledi’ deyince Talip Bey şaşkınlıkla:

‘Nee! Biliyor muydu? Ama nasıl olur. Ona kim söylemiş olabilir?’ dedi.

Onun sözleri karşısında Ayşe araya girerek:

‘Anneniz söyledi bana’ dedi.

Talip Bey, onun sözlerine daha çok şaşırarak:

‘Annem mi? Annem hapse düştüğünde siz yoktunuz ki’ dedi. Bunu söylerken gözleri öyle büyümüştü ki onu o şekilde görenler korkabilirdi.

‘Evet, biz orada yoktuk ve annenizin hapiste olduğunu dahi bilmiyorduk. Şimdi gelelim asıl meseleye. Biz sizden ayrılıp şu an oturduğumuz eve geldikten sonra elime bir mektup geçti. Aslında o mektubun bana nasıl ulaştığını bugün olmuş halen daha çözmüş değilim. Neyse biz konumuza dönelim’ dedi Ayşe ‘Elime mektup geçince onu alıp okudum. O mektup annenize aitti ve suçsuz yere hapse düştüğünü söylüyordu. Ayrıca gelini olacak o kadının iftirasına uğradığını, asıl suçlunun o olduğunu söylüyordu’

‘Ama bu nasıl olur. Polisler evimize geldiğinde tarihi eserler onun odasından çıktı. Zaten annem o yüzden hapse girmişti’ dedi Talip Bey, şaşkınlıkla.

‘O mektup elime geçip okuduktan sonra hemen gidip onunla görüştüm. Hatta o hapisten çıkana kadar onunla konuşmaya devam ettim’ dedi Ayşe.

Talip Bey, duydukları karşısında iyice şaşırmıştı. Onun söylemesine bakılırsa annesi yaşıyordu. Ya, yıllar önce toprağa verdikleri kimdi? Yoksa Selma, burada da mı yalan söylemişti.

‘Ne diyorsun Ayşe, ben annemi kendi ellerimle toprağa verdim. Oysaki sen onun yaşadığını söylüyorsun?’

‘Evet, o yaşıyor ama şu an nerede olduğunu bilemiyorum. Onun çıkacağı saatlerde hapishaneye gittim ama o çoktan gitmişti’ dedi Ayşe.

Talip Bey’de Tarık’ta duydukları karşısında şaşırmışlardı. Bu yüzden birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı. Talip Bey, daha çok şaşırmıştı. Annesinin peşinden yıllarca yas tuttuğu halde o yaşıyordu.  Onun yaşadığını duymuştu ama o şimdi nerelerdeydi. Onun yaşadığını duymuşken kaybetmişti.

‘Ayşe, senin demene bakılırsa o yaşıyor, ama şu an nerelerde. Of Allah’ım! Aklımı kaçıracağım. Annem nerelerde Ayşe? O nereye gitti’ dedi onu tutup sarsarak.

Tarık, onu ayırana kadar kızı sarsıp durdu.

‘Baba, ne yapıyorsun? Öldüreceksin kızı’ dedi.

Talip Bey, kendine geldikten sonra yere oturup bir taraftan ‘Anne, nerelerdesin. Kimlere gittin. Hangi eller aldı seni? Senin kokunu o kadar özledim ki anne. Ne olur çık gel artık’ deyip bir taraftan da ağlıyordu.

Ayşe, onun haline öyle acımıştı ki o da yanına oturup onunla beraber ağladı. Zira onun annesine ziyarete yıllarca gitmişti. Onun çıkacağı zamanı kaçırmamış olsaydı. Şimdi kendi evlerinde olacaktı. Ama şimdi o yoktu.

‘Talip, öyle yapma. Bak onun hayatta olduğunu öğrendin. O yüzden mutlu olmalısın’ dedi yaşlı adam onu teselli edebilmek için.

‘Âdem abi, onun hayatta olduğunu öğrendiğimden dolayı mutluyum, ama o şimdi nerede? O yüzden ağlıyorum. Birde yıllarca kandırıldığıma yanıyorum. Oysaki Selma bana onun öldüğünü söylemişti. Hatta cenazeyi alıp toprağa bile verdik’

‘Talip amca, halen daha anlayamadın mı? O kadının annenden kurtulmak için böyle bir yola başvurmuş’ dedi Ayşe.

‘O kadın dediğin senin halan Ayşe’ dedi yaşlı adam.

‘Baba, öyle hala olmaz olsun. Onun hal ve hareketlerinden dolayı şimdi bu hallerdeyiz’ dedi Ayşe ‘O yüzden ona hala diyemem’

***********

Düğün günü gelip çatmıştı. Salih damat elbiselerini giyiyordu ama içi kan ağlıyordu. Biraz sonra belediye memurunun karşısında evet diyecek ve bütün hayatı zindana dönecekti. Büşra’nın da ondan farkı yoktu. Türkan’a sarılmış ağlıyordu. Hem de katıla katıla ağlıyordu. Onsuz hayatı artık zindandı. Bir başkasıyla evlense bile onunla mutlu olamazdı.

Ceylan, onun koluna girmiş salonun ortasında ilerliyordu. Dıştan gülüyordu ama içi fitnelerle doluydu. Onun aksine Salih’in yüzü hiç gülmüyordu.

Herkes masalara oturmuş belediye memurunu bekliyorlardı. Herkes bekliyordu ama Salih hiç beklemiyordu. Keşke hiç gelmese de kurtulsa bu işten, diye düşünüyordu ama elden ne gelirdi ki. İşte nikâh memuru kapıda göründü. Gelme ne olur gelme, geri dön. Ah zaman, ne olurdu ki yavaş akaydı da nikâh memuru yavaş geleydi. Ama yok illa ki hızlı ilerleyecek. İşte geldi nikâh memuru karşımıza oturdu. Birazdan nikâhımızı kıyıp beni ömür boyu mahkûm edecek.

‘Belediyenin bana verdiği yetkiye dayanarak sen Kenan oğlu Salih, Hakan Kızı Ceylan’ı eşin olarak kabul ediyor musun?’ dedi nikâh memuru.

Salih, nikâh memurunun sözleri üzerine annesine baktı. Annesi bunun üzerine gizlice beline taktığı silahı gösterdi.

Annesinin belindeki silahı gören Salih ‘evet’ demek zorunda kaldı. Nikâh memuru aldığı cevap üzerine Ceylan’a dönerek:

‘Hakan kızı Ceylan, Kenan oğlu Salih’i kocalığa kabul ediyor musun?’ bu soru üzerine Ceylan tam evet diyecekti ki polisler düğünü bastı. Düğün salonundaki davetliler daha ne olduğunu anlayamadan kelepçeyi Ceylan’ın koluna taktılar.

Komiser Yakup, Ceylan’ın yüzüne bakarak:

‘Bin bir surat Ceren, bıkmadın mı artık insanları sömürmeye. Bu seferki avın bu aile mi –bunu derken Çiğdem Hanım ve Salih’e bakıyordu- ha söyle bu seferki avın bunlar mı? Bin bir surat Ceren, bu sefer baltayı taşa vurdun. Onlar kim biliyor musun? Onlar benim ailem. O yüzden bu sefer peşini bırakmayacağım. En ağır cezayı almanız için elimden gelen her şeyi yapacağım’ dedi bağırarak.

Çiğdem Hanım, duydukları karşısında hiddetlenerek:

‘Yakup oğlum, sen bizim sayemizde bugünlere geldin. Nedir yaptığın hareket böyle. Gelinimin ismi Ceren değil Ceylan’dır bunu bilesin. Hem bu yaptığınla gelinime iftira atıyorsun. Yoksa böyle davranmanı oğlum mu söyledi’ dedi tükürürcesine.

‘İftira öyle mi Çiğdem Hanım. Mademki iftira diyorsunuz öyleyse şu videoya bakın’ dedi ve Ceylan’la sevgilisinin lüks otelde çekilmiş videosunu gösterdi. Videoyu izleyen Çiğdem Hanım’ın yüzü kızardı. Ona söylediklerinden dolayı utandı. Ya oğlu, oğluna ne diyecekti. Ceylan’la evlenmesi için ona öyle şeyler yapmıştı ki yüzüne bile bakamazdı. Ya oğlunun sevdiği kıza söyledikleri, ona kendisini nasıl affettirebilecekti.

Komiser Yakup, emir verip Ceylan götürüldükten sonra Salih’e bakarak gülümsedi.

Çiğdem Hanım, utançtan başını kaldıramıyordu, ama o videoyu kimin çektiğini de merak ediyordu. Üstelik o video da Selma Hanım’ın adı da geçiyordu. Hem de yaptığı suçları itiraf edercesine.

‘Yakup, oğlum size karşı o kadar mahcubum ki ne diyeceğimi bilemiyorum. Yalnız bir şeyi merak ediyorum. O video nerede çekildi ve o videoyu kim çekti’ dedi mahcup bir ifadeyle.

Çiğdem Hanım’ın sözleri üzerine:

‘O video lüks bir otelde çekildi. O videoyu çeken kişinin ismini veremem. Yalnız şunu bilin ki kendisine gizemli kız diyorlar. Bu kadar bilmeniz sizin için yeter’ dedi, Komiser Yakup

‘Gizemli kız mı?’ dedi Salih

‘Evet, gizemli kız. Yalnız o şimdilik kimliğinin gizli kalmasını istiyor. O yüzden o isteyene kadar kimliğini açığa çıkaramam’ dedi Komiser Yakup.

Salih, Komiser Yakup’un gelip Ceylan’ı götürmesinden dolayı öyle mutlu olmuştu ki yerinde duramıyordu. Yerinde kıvranması onu ele veriyordu.

Annesi, onun tedirgin halini görünce yüzüne bakmadan ona:

‘Oğlum senden özür dilerim. Sen istemiyorum dedikçe ben ısrar ettim. Ne bilebilirdim ki böyle olacağını. Asıl gelinim olacak olana da ağzıma gelen her şeyi söyledim. Bu yüzden ne senin yüzüne ne de onun yüzüne bakabilirim. Oğlum, öyle görünüyor ki ona kavuşmak için sabırsızlanıyorsun. Yavrum, şimdi kalk ve git ondan benim adıma özür dile ve gelinim olup olamayacağını sor. Eğer kabul ederse beni mutlu etmiş olur. Eğer kabul etmese onu anlarım’ dedi mahcup bir ifadeyle.

Annesinin sözlerinden sonra koşarak düğün salonundan çıktı. Arabasına bindi ama Büşra’ya kavuşmak için öyle sabırsızlanıyordu ki arabasını çalıştırıp çalıştırmadığının da farkında değildi.

‘Bu araba niye çalışmıyor. Çalış be çalış. Daha dün yaptırdım seni, niye çalışmıyorsun ki. Çalış be çalış, çalış artık’  diyordu Salih kendi kendine.

‘Hay Allah, tabi ki çalışmaz araba. Anahtarı takmamışım ki çalışsın’ dedi ve gülerek cebinden anahtarını çıkardı. Ardından onu takıp kontağı çalıştırdı. Bu arada arabasını çalıştırmaya çalışırken bir taraftan da Büşra’ya ulaşmaya çalışıyordu.

***********

Talip Bey ve yaşlı adamla sofrada konuşup çay içildikten sonra ona:

‘Âdem abi, bizim buraya gelmemizin asıl sebebi, sizi kendi evimize götürmek içindi. Eğer sizde isterseniz hep beraber bize gidelim’ dedi Talip Bey

Yaşlı adam Talip Bey’in sözlerinden sonra bir müddet sustu. Ardından ona:

‘Gelmesine geliriz ama ya kardeşim, ona kardeşim demeye bile utanıyorum fakat ne yapalım nede olsa o benim öz be öz kardeşim. Ya o bizi yine kovmaya kalkarsa’ dedi yaşlı adam, tedirgin bir ifadeyle.

‘Âdem abi, biz onunla boşandık’ dedi Talip Bey.

‘Yaa demek onunla boşandınız. Peki, şimdi o nerelerde’ dedi yaşlı adam.

‘Âdem abi, ona ait olan payı ve onunla beraber oturduğumuz evi ona verdim. Ondan sonra da oğlumla beraber ayrılıp başka bir eve taşındık. Sizi orada kimse rahatsız edemez. O yüzden merak etme’ dedi Talip Bey.

Aralarındaki konuşmadan sonra yaşlı adam ve Ayşe toparlanmaya başladılar. Kısa sürede toparlandıktan sonra eşyaları kamyona yüklediler. Kendileri de Talip Bey’in arabasına binerek yola çıktılar.

Onlarda tıpkı Salih ve Büşra gibi yakında birbirlerine kavuşacaklardı.

********

‘Türkan Hanım, utanmadan bir de beni arıyor’ dedi Büşra Türkan’ın kucağında ağlayarak.

‘Büşra abla, bak beni de ağlatıyorsun sözlerinle’ dedi Türkan.

‘Halen daha arıyor, arama artık beni arama’ dedi ve telefonu kapattı.

‘Allah Allah, bu adam niye arıyor bizi. Sen kapatınca bu seferde beni aramaya başladı. Acaba ne oldu? Yoksa…’ dedi Türkan ve telefonu açıp alo dedi.

‘Türkan, beni dinleyin, ben’ dediği anda Türkan onu susturdu ve ona:

‘Salih abi, ne istiyorsun ondan. Niyetin onu daha fazla ağlatmak mı?’

‘Türkan, ne olur beni dinleyin, ben’ deyince Türkan yine susturarak:

‘Salih abi, senin neyini dinleyeceğiz artık. Sen bir kere evlisin. O yüzden senin neyini dinleyeceğiz’

‘Türkan, ben evlen…’ dediği anda acı bir fren sesi geldi. Ardından çarpışma sesi.

‘Salih abi, ne oldu? O ses neydi öyle? Salih abi, Salih abi’ dediği anda birden bire telefon kesiliverdi.

Türkan duyduğu seslerden dolayı buz kesildi ve elindeki telefon yere düştü. Onun yüz renginin değişmesi ve telefonu elinden düşürmesi Büşra’yı oldukça korkuttu.

‘Türkan Hanım, ne oldu? Neden yüzünün rengi değişti?’ demesine rağmen Türkan’dan ses çıkmıyordu.

Onun sesinin çıkmaması korkusunun tavan yapmasına neden oldu. Bu yüzden onu tutup sarstı. Hem de birkaç kez.

‘Büşra abla, Salih abi, galiba o…’

‘Türkan Hanım, söyle bana ne oldu ona? Yoksa başına bir iş mi geldi?’ dedi Büşra, korkarak.

Salih’in başına bir iş gelmesi ihtimali onu derinden sarsmıştı. Yoo hayır, ne olur Allah’ım (c.c.) ona bir şey olmasın. Ona bir şey olursa bende yaşayamam. Onun başkasıyla evlenmesi beni sarsmışken ona bir şey olması ihtimali. Yoo hayır, ne olur Allah’ım ona bir şey olmasın’ diyor, bunu sürekli tekrarlıyordu Büşra.

Bu sefer sarsma sırası Türkan’a gelmişti. Onun ayıkken sayıkladığını gören Türkan kendini toparlayarak onu hızlıca sarstı kendisine gelmesi için, ama o bir türlü kendine gelemiyordu.

***********

Talip Bey, yaşlı adama yardım ediyordu yerleşmesi için bir taraftan da gözü Tarkan ve Ayşe’deydi. Acaba onlar birbirlerini halen daha seviyorlar mıydı yoksa onların ki çocukluk aşkından başka bir şey değil miydi? İşte bu yüzden gözü onların üstündeydi.

‘Gizemli kız, biliyor musun çocukluk aşkımı buldum. Biliyor musun o hiç değişmemiş, yalnız sanki daha da bir güzel olmuş. Onu ilk gördüğümde kalbim sanki yerinden çıkacak gibi oldu. Ha birde o şimdi bizimle beraber. Yani senin anlayacağın artık onu devamlı görebileceğim. O yüzden o kadar mutluyum ki bir bilsen. Onu görünce ellerim ayaklarım birbirine dolanıyor, nutkum tutuluyor o yüzden ona açılamıyorum. Acaba aşk dediğin bu mudur sence’ diyordu Tarkan mesajında.

Yarım saat geçmeden gizemli kızdan mesaj geldi. Mesajında şöyle diyordu ‘Senin adına sevindim’ diyordu mesajında.

Bu sefer kısa mesaj göndermiş başka bir şey dememişti. Onun kısa mesaj göndermesi kafasında düşüncelere sebep oldu. Yoksa o kendisini mi seviyordu da şimdiye kadar söyleyemiyordu. Kendisini sevmese neden kısa mesaj göndersin ki, ama birbirlerini tanımıyorlardı ki. Her ikisi de birbirini ne huylarını biliyordu ne sularını. Buna rağmen nasıl birbirlerini sevebilirlerdi ki. Hem çocukluk aşkı dururken onu nasıl sevebilirdi ki. Bunu anlamanın tek yolu onu tanımaktı. Bu yüzden ona şu mesajı gönderdi:

‘Gizemli kız, senin sayende Allah Teâlâ’ya yöneldim. İçinde bulunduğum sıkıntılardan kurtuldum. O yüzden seni tanımak isterim’

Gönderdiği bu mesaja uzun süre beklemesine rağmen bir türlü cevap gelmiyordu. Bu durum onun şüphelerini artmasına yetmiş artmıştı bile.

‘Oğlum, bir saattir odana girmiş ne yapıyorsun. Artık gel de kahvaltı yapalım. Hem Âdem abiyle kızı da burada’ dedi Talip Bey, oğluna hitaben.

‘Tamam, baba geliyorum. Şurada az bir işim kaldı. Onu da halledeyim geleceğim’ dedi Tarkan. Böyle söylerken niyeti aslında başkaydı. Onun niyeti gizemli kızdan gelecek mesajı görmekti.

‘Hadi be oğlum, herkes sofraya geçti seni bekliyor’ dedi Talip Bey, oğluna hitaben.

‘Tamam, baba, geliyorum’ dedi Tarkan

‘Ne tamamı, deminden beri aynı kelimeyi söyleyip duruyorsun. Biraz daha gelmezsen ben senin yanına geleceğim. Biliyorsun, senin yanına geldiğim zaman neler yapacağımı?’ dedi Talip Bey,

‘Aman baba, ne olur sen gelme. Tamam, ben geliyorum aşağıya’ dedi Tarkan ve sözünü ikiletmeden aşağıya indi.

Sofrada yemek yerken telefonu çaldı. İlk başta almak istemese de telefon susmayınca almak zorunda kaldı.

‘Oğlum, ilk seni aramak aklıma geldi. Salih, Salih’ dedi telefondaki kişi ağlayarak.

‘Teyze, Salih abiye ne oldu?’ dedi Tarkan telaşla.

‘Oğlum, oğlum kaza geçirdi. Şu an hastanedeyiz ve acilen kana ihtiyacımız var’ dedi telefondaki kişi kekeleyerek.

‘Teyze, hangi hastanedesiniz’ dedin Tarkan ayağa kalkarak.

Telefondaki kişi nerede olduklarını söyleyince ayaklandı. Tam kalkıp gidecekti ki Talip Bey onu durdurdu. Ardından ona:

‘Oğlum neler oluyor? O telefondaki kimdi? Ayrıca ne hastanesi?’ dedi neler olduğunu anlayabilmek için.

Tarkan, babasının sorusu üzerine telefondaki kişinin Çiğdem Hanım olduğunu söyledi ve aralarındaki konuşmayı anlattı.

Babası ve orada olanlar onu dinledikten sonra hep beraber ayağa kalkıp Tarkan’ın peşine takıldılar.

************

Çiğdem Hanım ağlıyordu oğluna yaptıklarından dolayı. Ta baştan beri onu dinlemiş olsaydı, şimdi o ameliyatta olmazdı. Sahi Ceylan’la nasıl tanışmıştı. Onu kim mal mülk sahibi biri olarak tanıtmıştı. Hem malı mülkü oğlunu kurtarabilir miydi? Onca malı mülkü olsa, oğlu sağ olmasa veyahut sakat olsa onca mal mülk neye yarardı ki. Allah’ım! Ne olur beni affet. Malıma mülküme güvendim. Bu yüzden insanlara zulmettim. Oysaki malda senden mülk de senden. Ya Rabbi! Ben hatamı anladım. Ya Rabbi! Hatalarımdan dolayı şimdi oğlum içeride can çekişiyor. Ya Rabbi! Ne olur oğlumu bana bağışla’

O kendi kendine dua ederken ameliyathanenin kapısı açıldı ve doktor dışarıya çıktı. Doktorun çıktığını gören Çiğdem Hanım onun yanına giderek:

‘Doktor bey, oğlum, oğlum nasıl?’ dedi tedirgin bir vaziyette.

‘Hastanın yakını siz misiniz?’ dedi Doktor Bey.

‘Evet, onun annesiyim. Söyleyin doktor bey oğlumun durumu nasıl?’ dedi Çiğdem Hanım, tedirgin bir vaziyette.

‘Hasta buraya geldiğinde çoğu kemiği kırılmıştı. Ameliyat başarılı geçti ama acilen kan bulunmazsa oğlunuzun durumu kötüye gidebilir’ dedi doktor yüzü asık bir vaziyette.

‘Doktor Bey, oğlumun kan gurubu…’ dedi Çiğdem Hanım utançla. Çünkü oğlunun kan gurubunu bilemiyordu. Bu yüzden oğlunun kan gurubunu bilemediğinden dolayı utanmıştı.

‘Hanımefendi, oğlunuzun kan gurubu 0 rh pozitif. Bu kan zor bulunan kanlardan. Biliyorum bu kan herkeste yok ama acilen bulunması lazım’ dedi doktor

Çiğdem Hanım doktorla konuştuktan sonra ne yapacağını bilemeden öylece koltuğa oturdu. Tedirgindi, acilen kan bulması gerekiyordu ama nereden. Düşündü, düşündü, düşündü, ama bir türlü çare bulamadı.

‘Ya Rabbi! Çaresizlik ne kötü bir şey, Ya Rabbi hiç kimseyi çaresizlik içerisinde bırakma (âmin)’ diye kendi kendine dua etti Çiğdem Hanım.

Dua edip ellerini yüzüne sürdükten sonra aklına oğlunun sevdiği kız geldi. O kızla kan gurupları aynıydı. Evet, evet onu aramalıydı, ama hangi yüzle. Ona o kadar hakaret etmişti ki bu yüzden hangi yüzle karşısına çıkardı.

O bunları düşünürken hemşire ameliyathaneden koşarak çıktı. Onun telaşlı halini gören Çiğdem Hanım oğluna bir şey olduğunu zannederek hemşirenin yanına gitti.

Hemşire onu görünce:

‘Hanımefendi acilen kan bulmanız lazım. Yarım saat içerisinde kan bulunmazsa hastayı kaybedebiliriz’ dedi ve koşarak oradan uzaklaştı.

Hemşirenin sözlerinden sonra elleri titreyerek telefonunu aldı. Oradan Türkan’ın numarasını buldu ve açtı.

‘Alo Türkan ben’ dedi kekeleyerek

‘Çiğdem Hanım, Büşra ablamı oğlunuzdan ayırdığınız yetmedi birde ona hakaret ettiniz. Oğlunuzu istediğiniz biriyle evlendirdiniz onu duygularını hiçe sayarak. İkisine de yaptığınız yetmedi ha. Birbirlerini seven insanları ayırmak insanlığa sığar mı? Söyle bana bu yaptıklarınız sizi huzura erdirdi mi?’ dedi Türkan bağıra bağıra.

‘Türkan, beni dinle oğlum’ dedi Çiğdem Hanım, ağlayarak.

‘Ne o vicdan mı yaptın ki ağlıyorsun’ dedi Türkan tıslayarak.

‘Ne olur beni dinleyin, oğlum’ dediği anda hemşirenin sesi duyuldu acil kan bulun diye.

‘Çiğdem Hanım, o ses de ne öyle’ dedi Türkan,

‘Türkan, oğlum, oğlum kaza geçirdi’ bunu derken sesi boğuk boğuk çıkıyordu.

‘Çiğdem Hanım, ne kazası, siz düğünde değil misiniz?’ dedi Türkan, neler olduğunu anlayabilmek için.

Kaza lafını duyan Büşra, olduğu yere yığıldı. O evlense bile ona zarar geldiğini duymak onun için işkenceden beterdi.

‘Çiğdem Hanım, şu işi doğru dürüst anlatır mısınız?’ dedi Türkan, neler olduğunu anlayabilmek için.

Çiğdem Hanım, Türkan’ın sözlerinden sonra düğünde olanları ve ondan sonrasını anlattı.

Türkan olanları dinledikten sonra ‘Demek telefonda duyduğumuz o ses kaza sesiydi’ dedi kendi kendine. Onları düşündükten sonra Büşra’ya dönerek:

‘Hadi kalk gidiyoruz. O senin hayatını kurtardığı gibi sende onun hayatını kurtaracaksın’ deyince Büşra:

‘Türkan Hanım, bu haldeyken nasıl kalkıp gidebilirim’ dedi umutsuz ve çaresiz bir ifadeyle.

‘Bir kere şu hanım sözünü bırakalım’ dedikten sonra ona ‘Büşra abla, şimdi senin daha güçlü olman lazım. Onun hayatta kalmasını istiyorsan gidip ona destek olman lazım. Hem onun sana ihtiyacı var. Kanlarınız birbirine uyuyor, o yüzden kendini toparla ve ayağa kalk’ dedi Türkan ve elini Büşra’ya uzattı.

**************

Talip Bey, gelen telefondan sonra Tarkan’ı, Ayşe’yi ve onun babasını alarak hastaneye gitti. Onlar hastaneye gittiğinde Salih ameliyattan başarı ile çıkmış, yoğun bakıma alınmıştı. Yoğun bakım önünde Çiğdem Hanım, Büşra ve Türkan bekliyorlardı. Çiğdem Hanım, Büşra’ya öyle sarılmıştı ki sanki hiç bırakmayacakmış gibi sarılıyordu. Bir annenin kızına sarıldığı gibi sarılıyordu.

Onlar hastaneye geldikten hemen sonra Bünyamin Bey ve Berna Hanım’da geldi. Şimdi hep beraberdiler, tıpkı eskisi gibi. Her şerde vardır bir hayır derler ya onlarınki de öyle oldu. Salih’in kaza geçirmesi onları bir araya getirmişti. Şimdi hep beraber onun iyileşmesi için Allah Teâlâ’ya dua ediyorlardı.

Tarkan, hastanedeydi ama aklı halen daha gizemli kızdaydı. Kimdi o kız, neden kendini tanıtmak istemiyordu? Kendini tanıtmamasının sebebi neydi?

‘Sen kimsin? Neler gizliyorsun? Niçin benim peşimdesin?’ gibi sorular yazarak mesaj gönderdi. O mesajı gönderdiği anda Ayşe’nin telefonuna da aynı anda mesaj geldi.

‘Ben mesaj gönderdiğim anda Ayşe’nin telefonuna aynı anda bildirim mesajı geldi? Yoksa gizemli kız o mu? Yok, yok, o olamaz. Hem başka bir yerden mesaj gelmiş olamaz mı? Hem o olsa mutlaka bana söylerdi. Söyler miydi acaba? Söylerdi, söylerdi evet, evet söylerdi’ Ayşe’ye gelen mesajlardan sonra bunları düşünüyordu Tarkan.

Hep beraber oturmuş dua ederlerken doktor çıkageldi. Doktoru görünce hep beraber oturdukları yerden kalkarak doktorun yanına gittiler.

‘Hastanın durumu stabil’ dedikten sonra yüzünü kaşıdı. Ardından onlara ‘Hasta, sanki kendine gelmek istemiyormuş gibi. Onda bir şeyler var ama bir türlü çözemedim. Sanki bir gönül ilişkisi gibi, evet, evet öyle anlıyorum ki gönül ilişkisi. Eğer onun sevdiğini bulup yanına getirirseniz, öyle zannediyorum ki hasta kendine daha çabuk gelebilir’ dedi ve oradan ayrıldı.

Doktor ayrıldıktan sonra Çiğdem Hanım, mahcup bir ifadeyle Büşra’ya baktı.

‘Kızım, sana karşı o kadar mahcubum ki. O yüzden ne diyeceğimi bilemiyorum. Kızım, bana ne desen, ne yapsan haklısın. Kızım, bir yalana inandım hem seni hem de oğlumu sıkıntıya düşürdüm. Kızım, oğlumun o durumundan sonra şunu anladım ki zenginlik para değil, gönül zenginliğiymiş. Oğlum sağlıklı, sıhhatli olmadıktan sonra neyleyim onca malı mülkü’ dedikten sonra onun ellerinden tutarak ‘Kızım, yalvarıyorum sana oğlumun yanına git ve onun ellerinden tut. Ona yanında olduğunu hissettir. Yavrum, oğlum kendine gelirse söz veriyorum sizi en kısa sürede kavuşturacağım. Kızım, malda, mülk de istemiyorum. Oğlum, hayatta olmadığı sürece neyleyim onca malı mülkü’ dedi ağlayarak.

Ne de olsa o bir anneydi. Elbette ki oğluna zarar gelmesini istemezdi. Bir takım yanlışları da olsa sonunda hatasını anlamıştı, oğlunun çok kötü durumlarına düşmesine sebep olsa da.

Onun gözyaşları içerisinde kendisine yalvarması karşısında kalbi yumuşadı Büşra’nın. Onun yalvarması karşısında annesi aklına geldi. Annesini onun yerine koydu. Annesi onun yerinde olsa aynısını yapardı.

‘Tamam, hanımefendi dediğinizi yapacağım’ deyince Çiğdem hanım onu susturarak ‘Kızım, bana anne desen olmaz mı? Hem bundan sonra artık sen benim kızımsın’ dedi güler yüzle.

‘Peki, hanımefendi, pardon anne’ dedi Büşra, gözyaşları içerisinde

Onların aralarındaki konuşmayı orada bulunan herkes gözyaşları içerisinde dinliyorlardı. Öyle görünüyordu ki Büşra için hayat, normale dönüyordu.

Tarkan, Büşra’yı dinliyordu ona görünmeden. Ona karşı o kadar mahcuptu ki yaptıklarından dolayı. O yüzden oldukça ona görünmemeye çalışıyordu. Talip Bey, bile eşinin yaptıklarından dolayı onun yüzüne bakamıyordu.

Büşra’nın gözlerinden bu durum kaçmıyordu. Onun yanına gidip teselli etmek istiyordu ama gidemiyordu. Çünkü onu daha fazla üzmekten korkuyordu. Ya Talip Bey, onun bir suçu yoktu ki, o kendisini her zaman kollayıp gözetmeye çalışırdı ama yine de mahcup görünüyordu.

Salih’i yoğun bakım odasında ziyaret ettikten sonra bu işi mutlaka halletmeliydi. Onların daha fazla üzülmesine gönlü razı olmazdı. Bu yüzden de bu işi mutlaka çözmeliydi.

Tarkan ve babasıyla beraber gelenler kimdi? Bunu da mutlaka öğrenmeli ve onlara teşekkür etmeliydi.

Büşra, adım adım gidiyordu yoğun bakım odasına. Sevdiğini o şekilde görmek içini parçalasa da gidip onu görmeli ve onun yanında olduğunu hissettirmeliydi.

Yoğun bakım odasının önüne geldiğinde derin bir nefes aldı. ‘Ya Rabbi! Onu o şekilde görmek içimi parçalıyor. Ya Rabbi! Bana güç kuvvet ver. Ya Rabbi! Sevdiğim insana kavuşmuşken onu benden alma. Ya Rabbi! Sevdiğim insana Şafii (c.c.) ismi şerifin hürmetine şifanı ihsan eyle’ diye dua etti ve kapıyı açarak içeriye girdi.

Onu yatakta cihazlara bağlı görmek kendisini oldukça sarstı. Bu yüzden az kalsın yere yığılacaktı. Sarsıntıya rağmen kısa sürede kendisini toparladı ve Salih’in yanına giderek oturdu. Ardından onun elini tuttu.

‘Salih’im bak ben geldim. Dağları, taşları aşarak da geldim. İşte yanındayım ve her zaman yanında olacağım. Hadi kalk yattığın yerden. Salih’im sen ki beni hayatta tutabilmek için her şeyi yaptın. Ah! Bir gözlerini açabilsen, elimi tutabilsen ne güzel olurdu. Ya Rabbi! Onu bize bağışla. Ona kavuşmuşken onu benden alma Allah’ım’

O, Salih’in elini tutup konuşurken Salih elini kıpırdattı, adeta hiçbir yere gitmiyorum dercesine.

Onun elini tutması karşısında Büşra oldukça heyecanlandı. Demek ki o konuştuklarını duymuş kendisine tepki vermişti.

O elini oynatınca hemen oradan dışarıya çıkarak doktorun odasına koştu. Onun telaşlı bir şekilde dışarıya çıkması herkesi heyecanlandırdı. Yoksa ona bir şey mi olmuştu? Ona bir şey olmasa Büşra niçin telaşlı bir şekilde çıkıp doktorun odasına koşsun ki.

‘Oğlum, ben seni anlayamadım. Kendi heva ve hevesim için senin duygularını hiçe saydım. Ne olur beni affet’ dedi Çiğdem Hanım, ellerini yoğun bakım odasının camlarına koyarak.

‘Çiğdem Hanım, merak etmeyin o Allah Teâlâ’nın izniyle iyileşecek ve aramıza katılacak’ dedi Türkan onu teselli edebilmek için

‘Çiğdem Hanım, ben onu gözüm gibi tanırım. O öyle inatçı ki o halde bile kalkıp yanımıza gelir’ dedi Bünyamin Bey, onun omzuna dokunarak.

‘Hadi ama sil şu gözyaşlarını’ dedi Berna Hanım güler yüzle ‘Göreceksin bak o sapasağlam bize geri dönecek’

‘Çiğdem Teyze, Salih abim hepimizden daha güçlü ve kuvvetli. O her durumu atlatacak kadar dirayetli’ dedi Halit ona sarılarak.

‘Çiğdem Hanım, onunla yıllar sonra karşılaştım ve bundan sonra da onu bırakmaya hiç niyetim yok’ dedi yaşlı adam.

‘Çiğdem Hanım, belki beni küçüklüğümü hatırlıyorsunuzdur. Aralarında en küçükleri olduğum için Salih abim beni hep kollayıp gözetmiştir. İnşallah bundan sonra da kollayıp gözetecektir. O yüzden merak etmeyin o kendine gelecek’ dedi Ayşe, Çiğdem Hanım’ın ellerinden öperek.

O ana kadar uzakta duran Talip Bey, onlara yaklaşarak:

‘Hepinizden özür dileriz. Bizim yüzümüzden çok çektiniz. O yüzden size bakacak yüzümüz yok…’

Onun konuşmasını uzaktan duyan Büşra yarıda keserek:

‘Talip Bey, onlar geçmişte kaldı. Önemli olan bundan sonraki günlerimiz. Hele Salih Bey, bir iyileşsin’ dedi ve sustu. Onun adını söylemek kalbini yaralamıştı. Bu yüzden de daha fazla dayanamamış susmak zorunda kalmıştı.

Büşra, susarken onunla gelen doktorda içeriğe girmiş Salih’in durumunu kontrol ediyordu.

‘Büşra Hanım, size yaptıklarım aklıma geldikçe içim içimi yiyor. Aslında benim hatalarımı anlayıp onlardan dönmeme sebep olan gizemli kız diye biriydi. Şu ana kadar onun kim olduğunu öğrenmeğe çalıştıysam da olmadı. Zamanı var deyip kendisini tanıtmaktan hep kaçındı’ dedi Tarkan, Büşra’ya bakmadan.

Gizemli kızın ismini duyan oradaki herkes şaşırıp kalmıştı. Zira gizemli kızın ismini sık sık duyar olmuşlardı.

‘Gizemli kız mı?’ dedi Büşra hayretle ‘Bu ismi hapishanede de duymuştum. Handan isimli yaşlı biri vardı orada. O onunla sürekli görüşüyordu’

‘Gizemli kız mı’ dedi Türkan ‘Benim evlenip büyük bir hataya düşmekten de kurtaran oymuş. Komiser Yakup bana öyle söyledi’ dedi şaşkınlıkla

‘Gizemli kız mı’ dedi Çiğdem Hanım ‘O adını bile anmak istemediğim kızdan da bizi kurtaran oydu. Komiser Yakup düğüne gelip durdurduktan sonra bize bir video gösterdi. O video da her şeyi açıklıyordu. Hatta –bunu derken Talip Bey’e bakıyordu-onun sevgilisiyle sizin eşiniz yani Selma Hanım arasında dostlukları varmış’ deyince Talip Bey hiddetle:

‘Ne diyorsunuz Çiğdem Hanım, Selma ile onun arasında nasıl bir dostluk olabilir ki?’

‘Talip Bey, Selma Hanım, onun kumarhanesine sık sık gidiyormuş. Bir gün sarhoş bir şekilde gittiğinde o adam onu alıp evine götürmüş. Orada sizinle paranız için evlendiğini söylemiş. Bütün mallarınız annenizin üzerinde olduğu için ona tuzak kurup hapse girmesine sebep olmuş’ deyince Talip Bey iyice küplere bindi.

‘Ah Selma ah! Demek bunu da yaptın ha. Seninle evlenmek için annemi bile karşıma aldım.Zaten onun öyle olacağın ta ilk günden belliydi, ama onu o kadar seviyordum ki gözlerim hiçbir şeyi görmüyordu. Ah annem ah! Yattığın yerden kalksan da oğlunun düştüğü durumu görsen’ dediği anda Bünyamin Bey onun sözünü keserek:

‘Talip Bey, olanlar olmuş artık. Artık bundan sonra geleceğe bakalım. Birde sizin bana karşı olan tutumlarınızı da affettim. Zaten hiç darılmamıştım ki size. Ha bu arada size bir şey söyleyeceğim ama nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum’ dedikten sonra sustu. Büşra’ya, Türkan’a ve eşine baktı. Söyleyip söylemeyeyim diye. Onlardan olur dercesine kafalarını sallayınca ‘Anneniz yaşıyor, o şu an bizde’ dedi.

Talip Bey’de, Tarkan’da duydukları karşısında adeta dondu kaldılar. Demek ki öldü sandıkları kişi şu an hayattaydı.

‘Ama bu nasıl olur’ dedi Talip Bey ‘Onu kendi ellerimle toprağa verdim’ deyince bu seferde Büşra araya girerek:

‘Talip Bey, eşiniz paranızı alabilmek için onun öldüğünün yalanını ortaya atmış. Onunla cezaevinde bizzat beraber olduk. Allah Teâlâ ondan razı olsun. O olmasaydı belki şu an hayatta olmayabilirim. Hapishanedeyken bana o kadar yardım etti ki onun yardımlarını hiçbir zaman unutamam. O hapishaneden çıkıp Bünyamin Bey’in evine gelene kadar da onun sizin annenizin olduğunu bilmiyordum’

Tarkan eliyle babasına vurarak:

‘Bir dakika baba, siz bana babaannemin bizi terk ettiğini ve gittiği yerde de öldüğünü söylemiştiniz. Oysaki durum bambaşkaymış. Hem de babaannemin yaşadığını öğreniyorum. Neden baba, neden bana yalan söylediniz bunca zaman?’

‘Oğlum’ dedi Tarık Bey ona sarılmaya çalışarak.

Babasının sarılmasına engel olan Tarkan ona:

‘Bana oğlum deme, anamla bir oldunuz beni yalnızlığa ittiniz. O bana güzel güzel hikâyeler anlatıyordu. Peygamber Efendimizden (s.a.v.) kıssalar anlatıyordu’

‘Oğlum, ben’ dedi Tarık Bey, yutkunarak.

‘Baba, daha sözüm bitmedi’ dedi Tarkan ‘O bana dinimizi anlatıyordu. Onu benden alarak karanlığa, çukura attınız. Biliyor musun onsuz neler çektiğimi. Onsuz kalbimin karardığını. Biliyor musun baba, intihar etmek istediğimi,  hatta intihardan döndüğümü. Eğer gizemli kız o anda mesaj atmasaydı, ben şu an aranızda yoktum. Biliyor musun baba onun sayesinde hayattayım ve şu an huzurluyum’

‘Özür dilerim oğlum. O anan olacak kadın yüzünden seni de ihmal ettik’ dedi Talip Bey

‘Anamı ileri sürme baba. En az onun kadar sende suçlusun’ dedi Tarkan, babasının gözlerinin içine bakarak.

Ayşe araya girmese atışmaları sürüp giderdi. Ayşe araya girerek:

‘Tarkan, öyle söyleme. Her ne kadar hatalı da olsalar, onlar senin annen ve baban. Bak öyle görünüyor ki baban yaptıklarına çok pişman. O yüzden onu affet’

‘Öyle diyorsun da Ayşe, onların yüzünden yıllarca senden uzak kaldım. Ne için sırf seni sevdiğim için. Sevmek suç mu ha? Söyle bana sevmek suç mu?’ dedi Tarkan gözlerinden yaş gelerek.

‘Elbette ki sevmek suç değil sevdiceğim. Onlarda kendilerine göre seni korumak istemişler o kadar’ dedi Ayşe, bunları derken Tarkan’ın gözlerine aşkla bakıyordu.

‘Bu nasıl korumak sevdiceğim, onlar beni korumak isteselerdi babaannemi benden ayırmazlardı’ dedi Tarkan, sitem edercesine.

Bünyamin Bey, araya girerek ona:

‘Tarkan, daha fazla uzatma. Bak belli ki baban pişman olmuş. Pişmanlığı da yüzünden okunuyor zaten. O yüzden fazla uzatma da babana sarıl ve barış onunla’ dedi merhametli bir yaklaşımla.

Bünyamin Bey’in ikazı üzerine Tarkan, babasına içtenlikle sarıldı. Ardından ona:

‘Baba, seni çok seviyorum. İyi ki varsın ve başımızdasın’ dedi, güler yüzlü bir ifadeyle.

‘Bende seni çok seviyorum oğlum. İyi ki sende varsın oğlum. Sen olmasan ben yapardım’ dedi, bunu derken ağlıyordu Talip Bey.

‘Her şey yoluna girdiğine göre artık baba ile oğlu, Handan teyzeyle kavuşturma zamanı’ dedi Türkan, bunu söylerken öyle sesli bir şekilde söylemişti ki oradaki herkes dönüp ona bakmıştı.

***********

Handan Hanım, Bünyamin Bey’in evinde onların dönmesini bekliyordu. Aslında onun beklediği oğlu ve torunuydu, ama onların hastaneye gitme ihtimalini düşünmüyordu.

O bunları düşünürken malikânenin kapısı açıldı ve Türkan’ın sesi duyuldu.

‘Handan Teyze, nerelerdesin? Bak sana kimi getirdim’

‘Kızım biraz başım ağrıyor’ dedi Handan Hanım, bunu söylerken sesi boğuk boğuk çıkıyordu.

‘Babaanne’ dedi Tarkan ‘Ben geldim ve seni çok özledim’

Handan, torununun sesini duyunca baş ağrısını bir anda unuttu. Torununun sesinden sonra bir ses daha duyuldu.

‘Anne, ben geldim, suçlu oğlun Talip. Anne sana karşı o kadar suçluyum ki ne diyeceğimi bilemiyorum’ dedi Talip Bey, annesinin kaldığı odaya doğru bakarak.

‘O oğlumun sesi mi? Diğeri de torunumun sesi olmalı’ dedi Handan Hanım şaşkınlıkla ‘Onlar nasıl burada olabilir. Kim haber vermiş olabilir ki?’ dedi kendi kendine.

‘Babaanne seni çok özledim’ dedi Tarkan ‘Biliyorum sana çok haksızlık yapıldı, ama artık bundan sonra sana haksızlık yapılmayacak. Yapanlar olursa karşılarında beni bulurlar’

‘Evet, evet bu torunumun sesi’ dedi Handan Hanım, ondan sonra yattığı yerden doğruldu. Ardından ayağa kalktı.

‘Allah’ım! Onlarla konuşmayalı uzun yıllar geçti. O yüzden ne diyeceğimi bilemiyorum. Ya Rabbi! Onları görünce biliyorum ki kalbim buna dayanamayacak. O yüzden bana güç, kuvvet ver’ dedi Handan Hanım, oğlunu ve torununu gördüğünde dayanabilmek için.

Ondan ses çıkmayınca Talip Bey ağlamaklı oldu. Aslında annesi onu görmemekle haklıydı. Ona o kadar haksızlık etmişti ki kendisini görmek istememsi normal bir şeydi.

‘Türkan, galiba annem bizi görmek istemiyor’ dedi Talip Bey gözlerinden yaş damlayarak ‘Ona o kadar haksızlık ettim ki ona bakacak yüzüm yok. Hem o aşağıya inse ona ne diyeceğim ki’

‘Talip amca, hiç merak etmeyin ben onun yanına çıkar konuşur, durumunu anlarım’ dedi Türkan ve onların yanından ayrılarak Handan Hanım’ın yanına gitti.

O yukarı doğru çıkarken Handan Hanım’da aşağıya iniyordu. Onunla yolda karşılaşan Türkan ona:

‘Handan teyze’ deyince Talip Bey ve Tarkan ona doğru baktılar ve göz göze geldiler.

‘Anne’ dedi Talip Bey ‘Ne olur beni affet’ dedi ve oracıkta yere yığıldı.

Handan Hanım, oğlunun yere yığıldığını görünce hızla aşağıya inerek onu kucağına aldı. Saçlarını okşadı.

‘Oğlum, benim güzel oğlum. Ben yokken neler olmuş sana böyle. Saçlarına ak düşmüş’ dedi ağlayarak. Onun gözyaşları oğlunun yüzüne değiyor şıp şıp diye ses çıkarıyordu.

‘Anne, ne olur benim yüzümden ağlama artık’ dedi Talip Bey yerde yatarken. Ardından annesinin gözlerini sildi ‘Bundan sonra ağlamak yok tamam mı anne’

‘Tamam, oğlum sen geldin ya artık bundan sonra gam yemem’ dedi gözyaşları içerisinde. Onun bu seferki gözyaşları mutluluktan akıyordu, huzursuzluktan değil.

‘Eee ama hadi kalk baba, biraz da biz konuşalım babaannemle’ dedi Tarkan, şaka ile karışık sitem dolu bir sözle.

‘Benim güzel torunum, büyümüşte sitem eder olmuş’ dedi Handan Hanım gülerek.

Talip Bey, bir müddet daha oturduğu yerde kaldıktan sonra ayağa kalktı ve annesine sarıldı. Öyle sarıldı ki geçen onca zamanın hasretini giderircesine.

Aralarında hasret giderdikten sonra Türkan çay koydu. Çam demlenip içildikten sonra kalkıp hep beraber hastaneye gittiler.

**************

‘Sen mi geldin sevdiceğim’ dedi Salih, ‘Hayır benim, senin kâbusun Ceylan. Nerede olursan ol peşini bırakmayacağım’ dedi Ceylan kahkahayla gülerek.

‘Senden kurtulamayacak mıyım’ dedi Salih ve koşmaya başladı. Koştu, koştu, koştu ama sanki hiç koşmuyormuş gibi yerinde sayıyordu.

‘Ben sana demedim mi benden kurtulamazsın diye’ dedi Ceylan, bunu derken öyle bağırmıştı ki Salih’in adeta kalbine işlemişti bağırtısı.

Etrafta insanlar onun üstüne gülüyor, Büşra’yı ona göstererek kavuşamayacaksın diyorlardı.

‘Yo hayır, duymak istemiyorum o sözleri. Yapmayın ne olur, yapmayın’ diyordu Salih kulaklarını kapatarak.

‘Doktor Bey, hastanın nabzı gittikçe düşüyor’ dedi hemşire endişeli bir şekilde.

Salih yoğun bakım odasında can çekişirken dışarıda da Büşra cama vurarak ağlıyordu ‘Salih’im beni bırakma’ diye.

O ağlarken Çiğdem Hanım, ona bakıp daha çok ağlıyordu. Onları birbirinden ayırdığı için.

‘Salih’im ne olursa olsun kimse bizi ayıramaz. O Ceylan olacak kız bile bizi ayıramaz’ dedi Büşra Salih’e

‘Büşra’m, sen mi geldin?’ dedi Salih, Büşra’ya bakarak.

‘Evet, ben geldim sevdiceğim ve seni hiçbir zaman bırakmayacağım’ dedi Büşra, Salih’in elinden tutarak.

‘Hey, bırak onu, o benim kimseye bırakmam onu’ dedi Ceylan dişlerini gıcırdatarak.

‘Aramızdan çekil Ceylan’ dedi Büşra ve ona öyle bir tokat attı ki Ceylan bir anda ortalıktan kayboldu. Onun kaybolmasının hemen ardından düğün dernek kuruldu.

Salih, düğün derneği görünce Büşra’ya döndü ve ona:

‘O düğün bizim için kuruldu Salih’im. Hadi kalk da gidelim. Bak herkes bizi bekliyor’ dedi Büşra hastanede olanları göstererek.

‘Doktor Bey, hastanın nabzı normale döndü’ dedi az önceki hemşire ‘Doktor Bey, bakın hasta gülüyor’ dedi diğer hemşire Salih’e bakarak.

Salih’in kendine gelmesi herkesi sevindirmişti, en çok da Büşra’yı.

Hasta artık yavaş yavaş kendine gelmeye başlamıştı. O kendine gelirken Talip Bey, annesiyle beraber hastaneye gelmişti. Onların hastaneye gelmesinin hemen ardından Komiser Yakup’ta annesini almış beraber hastaneye gelmişlerdi.

Herkes bir araya gelmiş kadro tamam olmuştu. Artık gizemli kızın da ortaya çıkma vakti gelmişti.

‘Babaanne’ dedi Tarkan ‘Sana bir şey soracağım. Bu soracağım sorunun cevabını ancak sen verebilirsin’ dedikten sonra ona ‘Gizemli kız kim babaanne? Duyduğum kadarıyla onu tanıyormuşsun’

Babaannesi bu soru üzerine Ayşe ve Komiser Yakup’a bakarak:

‘Evet, tanıyorum. Hatta o şu an yanımızda’ dedi Handan Hanım, bunu dedikten sonra tekrar Ayşe ve Komiser Yakup’a baktı, adeta onlardan onay alırcasına. Daha sonra Tarkan’ı ve Ayşe’yi yanına çağırdı. Ardından onlara:

‘Yavrum, ömür boyu birbirinizden ayrılmayın. Birbirlerinizi gözetip kollayın. En ufak bir tartışmada ayrılmaya kalkmayın. Birbirlerinize karşı sabırlı olun’ dedikten sonra Komiser Yakup’u yanına çağırdı, ardından hepsine dönerek:

‘Gizemli kız, Ayşe’den başkası değil. Yani anlayacağınız gizemli kız Ayşe’ dedi

Ayşe sözünü duyan herkes şaşkınlıkla baktı, bu nasıl olur diye. Onlar şaşkınlıkla birbirine bakarken Handan Hanım onlara:

‘Gelinim olacak o kadın beni öldü diye herkese yaymış ve benim ölüm kâğıdım çıkarılmış. Bunu hapishanede öğrendiğimde şok geçirdim ve ne yapacağımı şaşırdım. Kendime geldiğimde uzun zaman geçmişti. Gerçeği ortaya çıkarmak için Komiser Yakup’a mektup yazdım. Mektubumu okuyan Yakup, sütkardeşi olan Ayşe’yle irtibata geçmiş. Şimdi aklınıza gelebilir Ayşe ne alaka diye. Aslına bakarsanız bende onun gizli polis olduğunu sonradan öğrendim’

Gizli polis lafını duyan yaşlı adam araya girerek:

‘Nee, gizli polis mi? Demek kızım iki de bir o yüzden ortadan kayboluyordu’ dedi şaşkınlıkla

‘Evet, gizli polis’ dedi Handan Hanım ‘Komiser Yakup, onunla işbirliği yapınca o da işe koyulmuş ve bütün gerçekleri ortaya çıkarmış. Yani sizin anlayacağınız gizli bir şekilde sizinle irtibat kurmuş’

**********

Salih, yoğun bakım odasında gördüğü korku dolu rüyadan birkaç gün sonra kendine gelmişti. Gözlerini ilk açtığı anda Büşra karşısındaydı ve ona aşk dolu gözlerle bakıyordu.

‘Bu sen misin Büşra? Karşımda gördüğüm hayal mi yoksa’ dedi Salih, kısık bir sesle.

‘Hayal değilim gönlümün sultanı’ dedi Büşra, huzur veren bir ses tonuyla.

‘Ceylan, Ceylan bizim peşimizi bırakmaz Büşra’ dedi Salih, üzgün ve kısık bir ses tonuyla.

‘Onu düşünme artık. O hak ettiği cezayı aldı’ dedi Büşra, Salih’in elini tutarak.

‘Bu söylediklerin gerçek mi Büşra, artık bizi kimse ayıramayacak mı?’ dedi Salih, duyduklarına inanmayan bir sözle.

‘Artık bundan bizi kimse ayıramayacak’ dedi Büşra, Salih’in ellerini öperek.

‘Sana kavuştum ya, artık ölsem de gam yemem’ dedi Salih, öksürerek.

Bu son söylediği söz Büşra’nın içini acıtmıştı. Bu yüzden de gözleri yaşarmıştı.

‘Deme öyle sevdiceğim. Allah Teâlâ’nın izniyle ayağa kalkacaksın’ dedi Büşra, ağlamaklı bir sözle.

Salih, onun ağladığını görünce güçlükle elini kaldırdı ve Büşra’nın gözlerini sildi. Ardından ona:

‘Benim yüzümden ağlama sevdiceğim. Sil gözyaşlarını. Benim için ağlarsan darılırım sana’ dedi Salih, yumuşak bir ses tonuyla.

‘Tamam, ağlamıyorum, ama sende öyle şeyler söyleme’ dedi Büşra, burnunu çekerek.

Aradan iki hafta daha geçmişti ve Salih tamamen kendine gelmişti. Onun ayağa kalkması için fizik tedavisine başlanması gerekiyordu.

Büşra’nın desteği ile fizik tedavisine başlanıldı. Bir ay içerisinde kotuk değneği ile ayakta durur hale geldi.

Başta annesi olmak üzere onun kısa sürede toparlanması herkesi sevindirmişti.

‘Salih abi, üç harfli bir söz olan aşk ayağa kaldırmış olmasın’ dedi Büşra’ya bakarak. Büşra, onun sözlerinden dolayı utanmış ve yüzü kızarmıştı. Bu yüzden de yüzünün kızarıklığı görülmesin diye başını yere eğmek zorunda kalmıştı.

Onun bu sözleri karşısında Salih içten gülerek:

‘Aşk öyle bir şey ki, insanı deli divane de eder tıpkı Leyla ile Mecnun gibi, taşları da deldirir Kerem ile Aslı gibi birde benim gibi hasta birini ayağa kaldırır’

Salih’in sözlerini duyan orada bulunan herkes ‘Allah Teâlâ iyiliği versin emi’ dediler ve hep beraber güldüler.

****************

Salih, hastanede kendini toparlarken Talip Bey’de oğluna Ayşe’yi istemek için hastaneden ayrılmış ondan sonra da hazırlığa başlamıştı.

Babası hazırlık yaparken Tarkan’ın da sevincine diyecek yoktu. Öyle ki gizemli kızın Ayşe olduğunu öğrendikten sonra yerinde duramaz olmuştu. Bu durum babasının paniklemesine sebep oluyordu.

‘Dur be oğlum, bu ne heyecan böyle. Senin bu heyecanın paniklememe sebep oluyor’ dedi oğluna.

‘Ne yapayım baba, ona bir kere kavuşmuşum, daha bırakır mıyım?’ dedi heyecanlı bir şekilde

Tarkan heyecanlıydı ama bir taraftan da kıvranıyordu. Onun bu durumu babasının gözlerinden kaçmamış olmalı ki ona:

‘Senin bir derdin var ama söylemek istemiyorsun. Hadi de de kurtul o kıvranmaktan’

‘Şey, baba’ dedi Tarkan kem küm ederek ‘Anneme söyleyecek miyiz?’ deyince babası oldukça kızdı. Kızgınlığı geçtikten sonra ona:

‘O kadının adını bir daha ağzına alma. Hem söylesek ne yazar ki. Hapishaneden çıkıp gelecek hali yok ya’ dedi, dişlerini gıcırdatarak.

‘Özür dilerim baba, onun adını anmak istemezdim ama her ne kadar hatalı olsa da o benim annem’ dedi Tarkan, babasına bakarak.

‘Bak hele, halen daha onun adını ağzına alıyorsun’ dedi babası kızarak.

‘Tamam, baba bundan sonra onun adını ağzıma almayacağım’ dedi Tarkan ve suç işlemiş gibi iki büklüm oldu.

Onlar hazırlık yaparken o sırada Ayşe’nin evinde de tatlı bir telaş vardı.

Ayşe, tıpkı Tarkan gibi heyecanlıydı. Öyle ki heyecandan dolayı elleri ayakları birbirine dolanıyordu.

Babası onun heyecanı karşısında ona:

‘Kızım, ne oluyor sana. Birde gizli polis olacaksın. Bu heyecanla girdiğin işleri yüzüne gözüne bulaştırırsın’ dedikten sonra kızına sarılarak ‘Kızım, sözlerim seni üzdüyse özür dilerim. Ben sadece sana takılmak istedim’ dedi bir baba şefkatiyle.

‘Baba, seni çok seviyorum. İyi ki de varsın. Sen olmasaydın ben ne yapardım’ dedi gözleri yaşararak.

O sırada kapıları çaldı. Kapı zilini duyan Ayşe:

‘Baba, baba geldiler’ dedi ve koşarak kapıyı açtı. Bu arada kapıyı açmaya giderken az kalsın yere kapaklanacaktı. Onun koşarak gitmesi karşısında babası o kadar gülmüştü ki, gülmekten neredeyse karnı ağaracaktı.

Kapıyı açtığından Tarkan’ı takım elbise giymiş bir şekilde gördü. Onu ilk defa böyle gördüğü için oldukça etkilendi. O kadar etkilenmişti ki içeriye girin demeyi bile unutmuştu. Babası, onun bu haline içten güldükten sonra misafirlerine ‘Hoş geldiniz?’ dedikten sonra onları içeriye aldı.

Herkes içeriğe geçip oturduktan sonra yaşlı adam kızına seslenip kahveleri getirmesini söyledi.

Ayşe, babasının sesini duyunca içeriğe geçip en sevdiği elbisesini giyindi. Ardından mutfağa geçip kahve pişirdi. Kahveleri tepsiye koyarak misafirlerin yanına vardı.

Tarkan, Ayşe’nin üzerindeki elbiseyi görünce kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. ‘Ya Rabbi! Bu ne güzellik böyle, elbise bir insana ancak bu kadar yakışır’ diye geçirdi içinden. O elbiseyi Ayşe’ye kendisi almıştı ve kendisini isterlerken giymesini söylemişti. Bu elbise mavi renkli, üzeri işlemeli, topuklara kadar uzun bir elbiseydi.

Ayşe, sırayla herkese kahvesini verdikten sonra sıra Tarkan’a gelmişti. Ona kahveyi uzattığında gözleri birbirlerine değdi. O şekilde bir müddet öylece kalakaldılar. Yaşlı adam öksürmese birbirlerine bakmayı sürdürürlerdi.

Yaşlı adamın ikazı üzerine Ayşe, Tarkan’a kahvesini verdikten sonra geri çekildi.

O geri çekildikten sonra Tarkan, kahvesinden bir yudum aldı ve yüzü ekşidi. Kimse farkına varmasın diye birkaç yudum daha aldı. Fakat gerisini getiremeden kahveyi tepsinin üzerine bıraktı.

Kahveden dolayı dili öyle acımıştı ki ‘Yandım anam’ dedi seslice. Ardından oturduğu yerden öyle bir kalktı ve mutfağa gitti ki onun arkasından herkes gülüştü.

‘Kızım, kahveye bu kadar acı katılır mı?’ dedi yaşlı adam gülerek.

Onun sözleri karşısında Ayşe, gülerek başını yere eğdi. Ardından o da mutfağa gitti.

Onun mutafa geldiğini gören Tarkan:

‘El insaf ya, bu kadar acı katılır mı?’ dedi ve ağzındaki acılığı gidermek için bir şeyler yiyip içti. Ağzındaki acılık gittikten sonra Ayşe’ye:

‘Şimdiden beni yıldırmaya mı çalışıyorsun?’ dedi muzip bir şekilde.

‘Eh, şimdiden alışsan iyi olur’ dedi Ayşe, onun muzipliğine muzipçe bir cevap vererek.

Onlar aralarında konuşurken içeriden yaşlı adamın sesi duyuldu:

‘Kızım, mutfağa geçmiş ne yapıyorsunuz? Hadi gelin artık’

Onun seslenmesi karşısında Ayşe:

‘Tamam, geliyoruz baba?’ dedi ve birlikte mutfaktan çıkıp onların yanına gittiler.

‘Allah Teala’nın izniyle, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kavliyle kızınız Ayşe’yi oğlumuz Tarkan’a istiyoruz’ dedi Talip Bey.

‘Talip Bey, kızımız ve oğlumuz birbirlerini görüp sevmişler. Bizlere de onları birbirlerini kavuşturmak düşer’ dedi yaşlı adam. Ardından onlara kızını verdiğini söyledi. Kızın mehri de 100 altın olarak tespit edildikten sonra Ayşe’ye ve Tarkan’a yüzükleri takıldı. Böylece ikisi de nişanlanmış oldular.

**************

Aralarındaki sevgi bağı galip gelmiş ve sonunda birbirlerine kavuşmuşlardı Salih ile Büşra.

Hastanede tedavisi tamamlanan Salih, ailesiyle beraber evlerine geçti.

Hastaneden çıktıktan bir hafta sonra Bünyamin Bey’in evinde de tatlı bir telaş başladı. Salih, annesini alıp Büşra’yı istemeye geleceklerdi. Bu arada Bünyamin Bey’le Talip Bey’in araları düzelmişti ve tekrar ortaklığa başlamışlardı.

Salih, sağ elinde çiçek, kolunda ise çikolata ile beraber Bünyamin Bey’in evine gidiyordu. İçinde tarifi imkansız bir sevinç vardı. Uzun uğraşlar ve başına gelen o kazadan sonra nihayet sevdiğine kavuşuyordu. İşte bu yüzden içinde tarifi imkânsız bir sevinç vardı.

İçindeki sevinçten dolayı kendi kendine ‘Bir an evvel gitsek de sevdiceğime kavuşsak’ diyordu.

Nihayet Bünyamin Bey’in evlerine varmışlardı. Kapıyı evin hizmetçilerinden biri açtı ve Bünyamin Bey’in onları salonda beklediğini söyledi. Bunun üzerine onlarda salona geçtiler.

Salona geçtikten sonar Bünyamin Bey, kızı gibi sevdiği Büşra’yı çağırdı. O çağırınca Büşra ikiletmeden salona geldi. Onun üzerinde de bembeyaz bir elbise vardı.

Salih, onu her haliyle seviyordu, ama beyaz elbiseyi daha da çok seviyordu. Büşra’nın üzerinde beyaz elbise görünce ona daha da çok sevdi. Kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Öyle ki onun kalp atışlarını yanındaki herkes duyuyordu.

Hoşbeşten sonra sıra gelmişti asıl maksada. Çiğdem Hanım, asıl maksatlarının ne olduğunu açıkladıktan sonra kahveler içildi ve ardından nişanları yapıldı.

Birbirlerini gönülden seven bu kişiler artık birbirlerine kavuşmuşlardı, tıpkı Tarkan ve Ayşe gibi.

Onlar aralarında nişan yaptıktan üç ay sonrasına gün aldılar. Artık birbirlerine tamamen kavuşmalarına üç ay kalmıştı.

**********

Aradan iki ay daha geçmişti. Bu arada Bünyamin Bey’in eline bir mektup geçti. Bu mektubu okudukça gözyaşlarını tutamıyordu. Mektubu okuyup bitirdikten sonra dışarıya çıktı. Doğruca Selma Hanım’ın yattığı hapishaneye gitti. Hapishaneye gelince onunla görüşmek için izin istedi. İzin çıkınca hapishaneye girdi.

O sırada açık görüş olduğu için sandalyenin birine oturup beklemeye başladı. Onun gelmesini beklerken heyecandan ellerini birbirine sürtüyordu. Nihayet beklediği kişi gelip karşısına oturdu.

Selma Hanım, Bünyamin Bey’in karşınsa oturduktan sonra ona:

‘Ne için geldin? Benden ne istiyorsun? Yoksa…’

‘Evet, onun için geldim’ dedi Bünyamin Bey ‘Anlat bakalım bunca zaman niçin gizledin bunu bizden’ dedikten sonra ona ‘Gerçi sebebini az çok tahmin ediyorum ama neyse’ dedi dişlerini gıcırdatarak.

‘Neden olacak, sizden ve ondan nefret ettiğim için’ dedi Selma Hanım, tükürürcesine.

‘Demek baba ile kızı, bizden nefret ettiğin için ayırdı. Demek, Büşra’m yanımızda olduğu halde sırf benden nefret ettiğinden dolayı onun benim öz be öz kızım olduğunu söylemedin’ dedikten sonra elini sertçe masaya vurarak ‘Bütün bu yaptıkların sana ne kazancı oldu ha! Söyle bana ne kazancı oldu ha! Sana söyleyeyim, bir hiç. Hiçten başka eline hiç bir şey geçmedi. Üstelik kendi pisliğinde boğuluyorsun’ dedi sert bir şekilde.

Onun bu sözleri karşısında Selma Hanım:

‘Eeh yeter be. Bana bunları söylemek için mi geldin?’ dedi pişkin bir şekilde dedikten sonra masadan kalkıp gidecekti ki Bünyamin Bey onu durdurdu. Ardından ona:

‘Söylediklerim daha bitmedi’ dedikten sonra ona ‘Neden, neden benden ve ailemden nefret ediyorsun?’ diye bir soru sordu.

Bu soru üzerine Selma Hanım ona:

‘Seni nasıl tanıdığımı sormayacak mısın?’ dedi soruya soruyla cevap vererek.

‘Evet, bir de o konu var değil mi?’ dedi Bünyamin Bey.

‘Seni, o yok olan köyümüzden tanıyorum. Evet, ben senin köylünüm. Kim olduğumu sorarsan muhtar Selami’nin kızıyım. Seni ilk gördüğüm andan itibaren sevdim ve sana kavuşmak için her şeyi yaptım, ama sen ne yaptın. Gittin kimsesi olmayan, kendine bile bakmaktan aciz olan o kadınla evlendin. Oysaki benim her şeyim vardı, malım, mülküm, tarlam, bahçem…’ dedi Selma Hanım, dişlerini gıcırdatarak.

Bünyamin Bey, vefat eden eşinin, Selma Hanım tarafından kötülenmesi onun ağrına gitmişti. O yüzden de ona:

‘Onun adını ağzına alma’ dedi bağırarak ‘Osevecenli biriydi. Etrafına adeta ışık saçardı. Evet, onun ne bir akrabası ne de koruyucusu yoktu, hatta malı mülkü de yoktu. Ama sabırlıydı, en ufak bir olumsuzlukta bile metanetini korurdu. O birleştiriciydi, küs olanları barıştırırdı. Ya sen, sen ne yaptın bugüne kadar’ dedi tükürürcesine.

‘Sen, onunla evlenip yuva kurduktan sonra şehre çalışmaya gittim ve Talip Bey’le tanıştım. Onu sevmediğim halde, seni unutmak ve onun malını mülkünü ele geçirebilmek için onunla evlendi. Böylece aradan on yıl geçti ve köyümüzde o elem verici fırtına oldu. O fırtınadan sonra senin ve eşinin öldüğünü duydum. Senden ve eşinden kurtulduğumu zannederken kızının yaşadığını öğrendim, yani Büşra’nın. Onun yaşadığını öğrenince, benimle değil de o kızla evlenmenin intikamını kızından almaya niyetlendim ve onu besleme olarak aldım’ dedi Selma Hanım, burnundan soluyarak.

‘Peki, beni nereden tanıdın?’ dedi Bünyamin Bey, Selma Hanım’a:

‘Elindeki o yara izinden ve boynunda bulunan ve hurma büyüklüğünde olan siyah beninden tanıdım. Seni tanıyıp ölmediğini görünce her ikinizden de intikam almak için bu yola başvurdum’ dedi Selma Hanım, sinsice gülerek.

Onların konuşmasını İnfaz koruma memuru böldü. İnfaz koruma memuru yanlarına gelerek ‘görüşme bitti’ dedi ve onu alarak koğuşuna geri götürdü.

**********

Selma Hanım’la konuşmasının ardından bir hafta geçmişti. Büşra’yla konuşup öz kızının olduğunu söylemek istiyor, söyleyemiyordu. Onun bu durumunu eşinin gözlerinden kaçmamış olmalı ki ona:

‘Bünyamin, söyle bana, nedir seni bu kadar düşündüren?’ diye bir soru sordu.

Bu soru üzerine Bünyamin Bey, cebindeki mektubu çıkarıp Berna Hanım’a uzattı. Berna Hanım, mektubu okuduktan sonra:

‘Bu, mektup da nereden çıktı?’ dedikten sonra ‘Eğer bu mektubun içindekiler doğruysa Büşra senin öz kızın’ dedi hayretle.

‘Bu mektup, iki hafta önce elime ulaştı. Bu mektubu yıkılan köyümüzün eski muhtarı Selami Bey göndermiş. Kendisi ağır bir hastalığa yakalandığı için benden af dilemek maksadıyla bu mektubu yazmış. Yıllar evvel, o fırtınadan sonra benim de öldüğümü zannederek kızımı kızına yani Selma Hanım’a teslim etmiş’ deyince Berna Hanım:

‘Nee Selma Hanım’a mı? Yani şu Talip Bey’in eski eşi Selma Hanım’a mı?’ dedi iyice hayret ederek.

‘Evet, ona’ demesinin hemen ardında ona ‘Aslında bu çok eskiye dayanıyor. Benim, vefat eden eşime dayanıyor’ dedikten sonra Selma Hanım’la aralarında konuştukları her şeyi ona söyledi. Berna Hanım, olanları dinledikten sonra:

‘Demek, Büşra senin öz kızın. Aslında bunu baştan anlamalıydım’ dedikten sonra Türkan ve Halit’in onunla ilk karşılaştıkları anı anlattı.

‘Evet, Büşra benim öz kızım ve ona bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum’ dedi umutsuz bir şekilde. Onlar aralarında konuşurken uzaktan biri de onları dinliyordu. O uzakta ki kişi Büşra’ydı.

Onlar aralarında hararetli hararetli konuşurken Büşra, usulca onlara yaklaştı ve Bünyamin Bey’in karşına geçti. Ardından cebinden bir mektup çıkardı ve ona verdi. Bünyamin Bey, mektubu gözyaşları içerisinde okuduktan sonra Büşra’ya baktı. Büşra’da ağlıyordu ‘Baba’ diye.

Onların birbirlerine ağlaşarak sarılmasını üst katlardan izleyen Türkan ve Halit, merak içerisinde

‘Neler oluyor baba? Bu haliniz ne böyle? Hem niçin Büşra ablam sana  ‘baba’ deyip ağlıyor’ diye söyleyince Bünyamin Bey her ikisini de yanına çağırarak, mektubu onlara da okuttu.

Mektubu okuyan Türkan ve Halit, Büşra’ya öyle sarıldılar ki neredeyse kemikleri kırılacaktı. Birbirlerine hasretle sarıldıktan sonra Türkan’da Halit’te Büşra’ya:

‘Abla, seninle alakalı bir şeyler sezinliyorduk ama bunun ne olduğunu bilemiyorduk’ dedikten sonra tekrar Büşra’ya sarılarak ‘Demek ki bu kardeşlikten ileri geliyormuş’ dediler.

Bünyamin Bey, kızına kavuşmuştu ama aklına da bir soru takılmıştı. Selma Hanım, Büşra’nın kendi kızı olduğunu biliyordu, ama ya Talip Bey, o biliyor muydu bu durumu. Eğer biliyorsa onunla tekrar ortak olmaktan vazgeçecekti. Bu niyetle dışarıya çıktı. Arabasına bindi ve Talip Bey’in malikânesine gitti.

Talip Bey, onu görünce sevinç içerisinde ‘Hoş geldin’ dedi. Onun hoş geldin lafına sadece baş sallayarak cevap verdi. Ardından ona:

‘Talip, sana bir şey soracağım. Bu soracağım soru benim için çok önemli. O yüzden Allah Teâlâ için doğruyu söyleyeceksin’ dedi Tarkan ve Ayşe’yi de çağırmasını istedi. Onlar da gelince Talip Bey’e dönerek ‘Selma Hanım gibi sende Büşra’nın öz kızım olduğunu biliyor muydun?’ dedi sert bir ifadeyle.

Talip Bey’de Tarkan’da duydukları karşısında oldukça şaşırmışlardı. Demek, Büşra Bünyamin Bey’in öz kızıydı. İyi ama Büşra babasını nasıl tanımıştı.

‘Ne diyorsunuz Bünyamin Bey, Büşra sizin öz kızınız mı?’ dedi Talip Bey, şaşkınlıkla.

Bünyamin Bey, öyle kızgındı ki Talip Bey’in söylediği sözü duymuyordu bile.

‘Talip Bey, yüzüme öyle aval aval bakmayı bırakın da sorumu cevaplayın. Selma Hanım gibi sizin de haberiniz var mıydı’ dedi Bünyamin Bey, bağırarak.

‘Bünyamin Bey, önce bir sakin olun’ dedi Talip Bey ‘Büşra’nın senin kızın olduğunu ilk defa senden duyuyorum. Zaten bilseydim, şimdiye kadar söylerdim’ dedi.

Tarkan, babasıyla Bünyamin Bey’in arasına girerek:

‘Bünyamin amca, Büşra abla senin kızınsa o seni nasıl tanımadı’ dedi merak içerisinde.

Tarkan’ın sorusu haklı bir soruydu. Evet, Büşra Bünyamin Bey’in kızıysa o kendisini nasıl tanımamıştı.

‘Talip Bey, o fırtınadan sonra yüzüm gözüm sarılı bir şekilde gözümü hastanede açtım. Gözümü açtığımda yanımda tanımadığım yaşlı bir adam vardı. Sonradan öğrendim ki beni hastaneye o yaşlı adam getirmiş. O yaşlı adam dediğim eşim Berna’nın babası Şahin Bey. O fırtınada sadece yüzüm gözüm parçalanmamıştı, tüm kemiklerim de kırılmıştı. Bu yüzden hastanede bir yıla kadar kaldım. Bu arada hafızamı kaybetmiştim ve hiçbir şeyi hatırlamıyordum. Hastanede kaldığım sürece Şahin Bey beni hiç yalnız bırakmadı. Hastanede tedavim bittikten sonra onların evine gittim. Hiçbir şey hatırlamadığım için uzun bir süre daha tedavi gördüm. Bu arada yüzüm gözüm parçalandığı için birçok ameliyat geçirdim. Bu ameliyatlar sonunda yüzüm tamamen değişti, hatta sesim bile. İşte Büşra’nın beni tanımamasının sebebi de buydu. Tedavilerin ardından her şeyi hatırladım, hatırladığım gibi de zaman kaybetmeden köyüme gittim ama gitmez olaydım. Köyümde taş üstüne taş kalmamıştı. Sağlam kalan birkaç ev vardı, fakat onlarda köyü terk etmek üzereydiler. Onlardan biri de köyümüzün muhtarıydı. Köyümüzün muhtarına eşime ve kızıma ne oldu diye sordum. Bu sorum üzerine onların öldüğünü söyledi bana’

Ölme lafını duyan Tarkan, onun sözünü keserek:

‘Merak ettim de muhtar neden sana yalan söyledi?’

Bünyamin Bey, bu soruyu nasıl cevaplayabilirdi ki, anası olacak o kadının yüzünden bunlara maruz kaldığını.

‘Bünyamin amca, neden sustun. Yoksa bizim bilmediğimiz başka mevzular mı var?’ dedi Tarkan.

Bu soru üzerine kaçacak bir yeri olmadığını gören Bünyamin Bey, Talip Bey’e bakarak özür diledi. Ardından Hapishanede Selma Hanım’la aralarında geçen konuşmayı aktardı.

Talip Bey, duydukları karşısında adeta yerin dibine girecek gibi oldu. Demek ki Selma, kendisiyle parası için evlenmişti. Demek ki yıllarca gözünün içine baka baka yalan söylemişti. Demek ki o Bünyamin Bey’den intikam almak için böyle bir yola başvurmuştu.

‘Bünyamin Bey, size karşı o kadar mahcubum ki bu yüzden ne diyeceğimi bilemiyorum’ dedi Talip Bey, utançla.

‘Sen niçin utanıyorsun ki baba, asıl utanması gereken anam olacak o kadın. Ona ana demek bile yanlış ama ne de olsa o benim annem’ dedi Tarkan, ağlayarak.

Düğün vakti gelmiş çatmıştı. Çifte düğün yapacaklardı. Her iki çiftte kır düğünü istedikleri için uygun bir ortam bulunmuştu. Düğüne başta Komiser Yakup ve annesi Şahika Hanım ve birçok davetli katılmıştı. Düğün o kadar güzel geçmişti ki herkes mutlu olmuştu. Hele gelin ve damatlar, onların sevinçlerine diyecek yoktu.

On iki yıl sonra…

‘Zeliha abla, sen olmasaydın ben bu dört duvar arasında harcanır giderdim’

Bunu diyen Selma Hanım’dan başkası değildi. Onca yaptığı kötülükten sonra layığını bulmuş, hapse düşmüştü. Hapse düştükten sonra da yaptıkları burnundan fitil fitil çıkmıştı.

Hapisteyken ona en çok eziyet çektiren ömür boyu hapis yatacak olan Funda’ydı.

Funda, yaralama, gasp, hırsızlık ve dolandırıcılıktan hapis giymiş birisiydi. O ve çetesi koğuşta bulunan herkese illallah ettirmişlerdi. İçlerinden sadece Zeliha’ya diş geçiremiyorlardı.

Zeliha, kendisine atılan bir iftira yüzünden işinden gücünden olmuş, üstelik hapse atılmış bir mahkûmdu. Üzerine atılan iftirayı ispatlayamadığı için yirmi yılı hapiste geçmişti. Hapiste olduğu onca yılda mazlumlara kol kanat germiş, onları Funda gibi zalimlerden korumuştu. Onların içlerinden biri de Selma’ydı.

Selma’yı ilk günden beri yanına almış ona hem yoldaş olmuş hem de tüm bildiklerini ona öğretmişti. Böylece aralarında sıkı bir dostluk olmasına vesile olmuştu.

Onunda tıpkı Selma gibi hapisten çıkma günleri sayılıydı. Selma hapisten çıktıktan bir hafta sonra o da çıkacaktı.

Selma, yaptıklarından dolayı ailesinin yanına dönemezdi. Hem dönse ne yazardı ki. Eşiyle boşanmıştı ve de oğlu onu istemiyordu. Bu yüzden hapisten çıkmayı hiç istemiyordu. Ama yapılacak bir şey yoktu. Günü gelen herkes gibi o da salınıverecekti.

‘Zehra abla, dışarıya çıktığımda ne yapacağım şimdi’ dedi Selma Hanım, endişeli bir şekilde.

‘Dur, dur endişelenme hemen. Bir çaresini buluruz’ dedi Zeliha, daha sonra koğuşun ortasında volta atıp durdu. Sonunda ‘Buldum’ dedi bağırarak.

Funda o sıralarda derin bir uykudaydı. Zeliha’nın bağırması karşısında korkarak aniden ayağa kalktı. Uyku sersemi ne yaptığını bilemeden düşe kalka lavaboya gitti. Elini yüzünü yıkadı ve geri döndü. Onun şaşkın hali herkesi güldürmüş, koğuşu kahkaha sesleri doldurmuştu.

Onun çetesi bu durumdan hiç hoşnut olmamışlardı. O olmadan hiçbir şey yapamazlardı. Bu yüzden de Funda’nın lavabodan gelmesini beklediler. O gelince de neler olduğunu kısaca aktardılar.

Funda olanları dinledikten sonra öyle kızdı ki yüzü kıpkırmızı oldu. Öyle ki duyduklarından dolayı adeta burnundan soluyordu. Duyduklarına sonunda dayanamayıp öyle bir nara attı ki kaldığı koğuş olmak üzere bütün koğuşlar inledi.

Onun bağırması karşısında herkes ona dikkat kesilince o:

‘Arkamdan üstüme gülersiniz ha!’ dedi çetesine göz işaretiyle saldırın dedi. Onun çetesi bu işaret üzerine diğere mahkûmların üzerine saldırdılar.

Onların saldırması üzerine koğuşta alt alta üst üste bir kavga başladı ki koğuşta bozulmadık hiçbir şey kalmadı. Hatta ranzalar bile bundan nasibini aldı. Onların gürültü çıkarmaları üzerine gardiyanlar koğuşa girip kavgayı ayırdılar.

Kavga bitince gardiyanlar koğuşun en yaşlısı ve hal ve hareketlerinden dolayı saygı duydukları Zeliha’ya dönerek ona kavganın nasıl başladığını ve kimin çıkardığını sordular. Zeliha bu soru üzerine olanı biteni olduğu gibi anlattı.

Gardiyanlar olanı biteni dinledikten sonra Funda’ya dönerek:

‘Senin yaptıkların yetti artık. Sen ve çeten on gün hücrede kalın da aklınız başınıza gelsin. Gerçi aklınız başınıza geleceğe benzemiyor ama neyse’ dedikten sonra Funda’yı ve çetesini alıp götürdüler.

******

‘Anne, bana söz vermiştin. Beraber parka gidecektik’ dedi Ayşe’nin küçük kızı Fatma.

‘Kızım, bugün evde çok işim var. O yüzden ablanla gitsen’ dedi küçük kızına

‘Anne, her zaman aynısını yapıyorsun’ dedi Fatma, mızmızlanarak.

Aslında Ayşe’nin niyeti eşiyle baş başa kalıp onu eski evlerine taşınmaktı. Tarkan, Ayşe ile evlendikten sonra annesiyle olan anılarını silmek için kaldıkları malikâneyi boş bırakıp başka bir yere taşınmışlardı.

Küçük kızı annesinin sözlerinden sonra ağlayarak ablasının yanına gitti. O gidince Ayşe, tıpkı kedilerin sırnaşması gibi Tarkan’a sırnaşmaya başladı.

Tarkan, onun sırnaşarak yanaşmasının altında bir şeyler yattığını bildiği için ona:

‘Ayşe Hatun, böyle sırnaştığına göre benden bir şey isteyeceksin herhalde’ dedi onun yüzüne bakmadan.

Bu soru üzerine Ayşe kem küm ettikten sonra:

‘Bak ne diyeceğim’ dedi ve oturduğun yerden kalkarak Tarkan’ın karşısına geçerek ellerini tuttu. Ardından onun gözlerinin içine bakarak ‘Evlendiğimizden bu yana senin sözünü ikiletmeden yerine getirdim. Bir gün olsun yüzümü sana karşı ekşitmedim. Ayrıca annenden uzaklaşmak için evimizi boşaltalım dedin, onu da kabul ettim. Hatta babanın vefatını annene bildirmeyelim dedin, onu da kabul ettim’

Tarkan, onun konuşmasını eliyle susturarak:

‘Konuyu yine anneme mi getireceksin’ dedi, serzenişli bir ifadeyle.

“Hayır, bir daha açmamak üzere annen konusunu kapattım” dedi Ayşe.

“Eee, öyleyse ne diyeceksin” dedi Tarkan.

“Salih ile Büşra’nın yeni bebeği oldu. Hem onları çok özledim hem de babanın vasiyetini yerine getirelim. Biliyorsun, baban vefat etmeden evvel kendi adına bir cami yaptırılmasını istemişti” dedi Ayşe.

“Haklısın, iş güç derken babamın vasiyetini yerine getiremedim. Zaten babam sürekli rüyama girip vasiyetimi yerine getir diyordu” dedi Tarkan.

“O zaman gidiyoruz değil mi?” dedi Ayşe.

“Evet, uzun süredir bu evi isteyen birilere vardı. Ben satmak istemiyordum ama mademki sen gidelim diyorsun. Öyleyse bir hafta içerisinde satış işlemlerini tamamlar, ondan sonra gideriz”

*********

Hapishane de tatlı bir telaş vardı. Herkesi bayram havası sarmış koğuşta temizlik yapıyorlardı. Funda ve çetesi başka bir hapishaneye nakledildikten sonra koğuşta kavga gürültü eksilmiş herkes rahat bir nefes almıştı. Şimdi ise ertesi günkü ramazan bayramına hazırlanıyorlardı.

Geçen zaman içerisinde Zeliha, aklındaki fikri söylemiş, Selma Hanım da tamam demişti. Bayram bitiminde ise tahliye olacak Zeliha’nın tarif ettiği eve geçecekti.

Bu bayram öyle neşeli geçmişti ki sanki dersen hapiste değil de evde gibiydiler. O gün sohbet, muhabbet, şakalaşmalar derken akşam olmuş vaktin nasıl geçtiğini anlayamamışlardı.

Selma Hanım, o gece sabaha kadar uyuyamadı. Kendi kendine nefsiyle mücadele etti. Yaptığı hatalar yüzünden hem ailesini kaybetmiş hem de hapse düşmüştü.

Aslında hapse düşmesi onun için kurtuluşa giden bir yol olmuştu. Zeliha’nın yönlendirmesiyle hapishane kendisi için Yusufi Medresesi olmuştu.

“Ne iyi ettiniz de geldiniz. Sizin gelmenizle bayram mutluluğumuz ikiye katlandı” dedi Büşra.

“Haklısın Büşra abla. Bakın – eliyle çocukları göstererek – çocuklar birbirlerini nasıl da özlemişler” dedi Ayşe, ardından “Yapmayın öyle çocuklar o yaşlı teyzeyi rahat bırakın” diye bağırdı.

Çocuklar o kadını rahat bırakmayınca Salih ve Tarkan oturdukları piknik alanındın kalkarak o tarafa gittiler.

Yaşlı kadın “Yapmayın, etmeyin, ne istiyorsunuz benden” dedikten sonra “Zaten yan kesiciler adresin bulunduğu çantamı kaptılar. Onlar yetmezmiş gibi bir de siz mi bu yaşlı kadına zulm edeceksiniz” dedi ağlayarak.

“Çocuklar bırakın onu yoluna gitsin. Hem biz size  demedik mi yaşlılara hürmet edeceksiniz diye” dediler Tarkan ve Salih hep bir ağızdan.

Yaşlı kadın, Tarkan’ın sesini duyunca bir anda dona kaldı. “Bu olamaz, yoksa…” dedi kendi kendine, ardından arkasını döndü. Evet, evet bu oydu.

Tarkan, yaşlı kadının kendisine doğru dönmesiyle ağzı açıkta kaldı. O yaşlı kadın annesiydi.

Selma Hanım, oğlunu karşısında görünce mahcup bir eda ile kafasını yere eğdi. Oğlu ne dese haklıydı. Çünkü Ona iyi bir annelik yapamamıştı.

Hapisteyken oğlu bir gün bile olsa yanına uğramamıştı. Şimdi yüzünü dönüp gitse çıtını bile çıkaramazdı. Çünkü o iyi bir anne modeli değildi. O yüzden de ağzından sadece “Oğlum, beni affet” diyebildi.

“Anne, sen ha! Hangi yüzle karşıma çıkar ve af dilersin” dedi bağırarak. Salih, onu tutmasa gidip ona kuvvetli bir tokat atacaktı.

“Oğlum, bütün yapıp ettiklerimin cezasını fazlasıyla çektim. Ne olur bir de sen vurma bari” dedi, Selma Hanım çaresiz bir şekilde.

Olanları uzaktan izleyen Ayşe ve Büşra, Tarkan’ın yaşlı kadına bağırdığını duyunca ayağa kalkıp onun yanına gittiler.

“Aman Allah’ım bu, bu Selma Hanım” dedi Büşra, şaşkınlık içerisinde.

Selma Hanım, onu görünce kendisini affetmesi için yere eğilerek ayaklarını öpmeye çalıştıysa da Büşra, geri çekilerim ona engel oldu.

“Kızım, ne olur beni affet. Gerçi, ben hapisteyken ziyaretime gelip affettiğini söylemiştin, ama…” dedi Selma Hanım, kekeleyerek.

Salih, onun hapishaneye gittiğini bilmediği için konuşulanları şaşkınlıkla dinlemişti. Konuşmanın sonunda Büşra’ya dönerek:

“Büşra, bana neden söylemedin hapishaneye gittiğini” deyince Büşra:

“Söylesem bana kızabilir veya engel olabilirdin” dedi, gizlediği sırrın ortaya çıkmasının verdiği mahcubiyetle.

“Sana hiç kızabilir miyim sevdiceğim. Hatta bu duruma memnun oldum bile” dedi Salih, Büşra’nın çenesinden şefkatle tutarak.

“Siz ne iyi insanlarsınız” dedi Selma Hanım, bunu söylerken boğazında bir yumru düğümlenmiş gibi olmuştu.

Tarkan, nefsiyle mücadele ediyordu, annesine affetmeli mi, affetmemeli mi diye.

Affetmek, insanı hem rahatlatır hem ruhen yükseltir. Affetmemek demek, karşıdaki kişinin daha çok bunalıma girmesi demek olur ki bunu hiç kimse etmez. İşte bunları düşünüyordu Tarkan.

Nefsiyle mücadelesinin sonunda kararını verdi Tarkan, annesini affedecek ve evlerine götürecekti onu.

 

SON

 

 

 

 

 

 

Teşekkürler Bunu zaten beğendin
Yorum yok