GİZEMLİ YOLCULUK/KAPILAR

Hasan, ince uzun boylu, zayıf yapılı, ailesine bağlı bir kişiydi. Yaşlı olan anne babasına saygı gösterir, onlara her zaman hürmet ederdi. Kendisi yemez içmez, annesi ve babasına yedirirdi. Öyle ki annesi ve babası yemeden kendi ailesine bile yedirmez, onlara öf bile demezdi.

Ailesine bu kadar bağlı olmasına rağmen hüzünlüydü. Çünkü iki evladını da bir kaza sonucu kaybetmişti. Bu elem verici kazadan sonra evlatlarının acısını unutabilmek için kendisini uykuya vermiş, bundan sonra da uykuyu çok sever olmuş ve bu yüzden de uyku hastalığına yakalanmıştı.

Yakalandığı uyku hastalığından dolayı uzun süre uyur, uyku sırasında da çeşitli rüyalar görürdü. Uyku sorunu yüzünden girdiği işlerde bir türlü tutunamamış, sürekli iş değişikliği yapmak zorunda kalmıştı.

Bu kadar çok iş değişikliği yapmasına rağmen, yine yılmamış. Ailesini geçindirebilmek için, kendi kendine ‘ne iş olursa olsun yaparım’ demiş ve sonunda ormanda bekçilik yapmaya başlamıştı. Girdiği bu işte de çalışkanlığı, dürüstlüğü ve temizliği sayesinde tutulmuştu. Ne var ki, girdiği bu işte de uyku sorunu başına sıkıntı olmuş, sürekli olmasa bile, arada bir amirinden azar işitir olmuştu.

Uyku sorunu yüzünden, ormana gittiği zaman orada uyur, uyuduğu içinde ormana sadece bir göz atmak zorunda kalır ve ailesinin yanına uykulu gözlerle giderdi. Ailesi, uykulu gözlerle geldiği zaman, onun ormanda uyuduğunu anlar ve orada uyuyup kalmasına kızarlardı. Uykuya daldığında, uzun süre uyuduğu için ona ‘garip rüyalar görüyorsun’ diyerek ikaz etmelerine rağmen, bu ikazları bir kulağından girer öbür kulağından çıkardı. Ayrıca aynaları çok sever, onlara bakmaktan zevk alırdı. Bunun yanında, belki bir gün işe yarar diyerek, ilk yardım dersi almıştı.

Amiri, Hasan’ı çalışkanlığından ve titizliğinden dolayı çok severdi. O yüzden bazı yanlışları olsa bile, bazen göz yumardı. Bazen de, çok sert ikazları olurdu. Bir gün ormana gittiği zaman, uykuya daldığı için hırsızlar ormandan kaçak odun kesip götürmüşlerdi. Ormanda, bunlar olup biterken o sırada, ormanda uyumakta olan Hasan, ağaçların kesip götürüldüğünün farkına varamadan evine döndü. Ertesi günü, ormandan kaçak odun kesip götüren adamlar yakalanıp suçlarını itiraf edince Hasan’ın ormandayken bile uyuduğu anlaşıldı.

Amiri, onun ormandayken bile uyuduğunun anlaşılması üzerine, onu odasına çağırarak önce nasihat etti daha sonra da sinirli bir şekilde:

– Bak Hasan, sen iyi bir insansın, dürüstsün, çalışkansın; ama çok uyuyorsun. Buna son vermezsen eğer, işinden olacaksın haberin olsun, diyerek ormana birkaç gün gelmemesini ve evde dinlenmesini tavsiye edip, eliyle işaret ederek odasından çıkmasını istedi.

Hasan, amirinin tavsiyesine uyarak evine doğru yol aldı. Hanımı, onun ormandayken uyuduğunun anlaşılıp amiri tarafından azarlandığını duyduktan sonra oldukça sinirlenmiş ve evde bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durmuştu.  Onun eve gelmesinden sonra karşısına alarak:

– Be hey adam! Senin bu uykuculuğun artık canıma tak etti. Sen uyku sorununu gidermeden bir daha eve adımını atma dedi ve onu evden kovdu.

Hasan, uyku sorunu yüzünden hem amirinden azar işitmiş hem de evden kovulmuştu. Bu yüzden ne yapacağını bilemez halde yüzü asık, huzursuz bir şekilde evden çıktıktan sonra akşama kadar sokaklarda dolandı durdu. Akşam olunca, yatıp uyumak için bir hana vardı. Orda hancıya durumunu anlattıktan sonra kendisini birkaç gün idare etmesini rica ederek, kalacağı bir oda istedi. Hancı, onu dinledikten sonra merhamete gelerek, kendisini birkaç gün idare edeceğini, ama bu birkaç gün sonra hanımına gidip ondan özür dileyerek eve almasını, eyer eve almazsa artık bundan sonra kendisini handa ağırlayamayacağını söyledi.

Aradan birkaç gün sonra hancıya teşekkür ederek ayrılan Hasan, hanımının kendisini eve alıp almayacağını düşünüyor öylece ilerliyordu. Hanımına, kendisini ne yapıp edip affettirmeli, eve girmeliydi. Kendisini affettiremeyip eve giremezse nerede kalır, ne yer ne içerdi. Bu düşünceler içerisinde evine vardı, kapıyı çaldı. Kapıyı açan hanımı, onu karşısında görünce sitemli bir şekilde:

– Ne istiyorsun yine, diye sordu.

Hasan, hanımın sitemli sorusu karşısında ilk başta sersemlese de sonra kendisini toparlayarak hanımından özür dileyerek kendisini eve almasını rica etti.

Hanımı, onun boynu bükük halde, özür dilemesi karşısında kalbi yumuşadı. Ona merhamet duymaya başladı. Onu eve almaya karar verdi ve ona:

– Biliyorum ki evlatlarımızı kaybettikten sonra sende bende perişan olduk, zor durumda kaldık. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, ben metanetimi korudum ve kendimi kısa sürede toparladım, ama ya sen, sen ne yaptın.  Metanetini koruyamadın ve kendini uykuya verdin. Bu yüzden de uyku hastalığına düştün. Ne olur artık kendini toparla ve kendini işine ver. Bak, zaten bu işi de zar zor buldun, ne olur bu işi de yüzüne gözüne bulaştırma, dedi ve onu eve alarak birkaç gün dinlenmesine izin verdi.

Aradan birkaç gün geçmesine rağmen evde uyanamayınca hanımı bir kova suyu başından aşağıya dökerek uyanmasını sağladı. Fakat, uykusunu yine yenemedi ve o şekilde hazırlığını yapıp evden çıktı. Ahırdan atını alarak eyerledi. Atını eyerledikten sonra, evlerini her tehlikeden korumaya çalışan, Sibirya köpeği cinsi olan karabaşı da yanına alarak ormana doğru yola çıktı.  Bu seferki ormana gidişinde hayatının tamamen değişeceğinin farkına bile varmadan öylece ormana doğru gidiyordu.

Orman geldiği zaman üzerine bir halsizlik çöker gibi oldu. Üzerindeki bu halsizliği atmak niyetiyle atın üzerinden indi. Attan indiği yerde olan ceviz ağacına atını bağlayarak kendi kendine: “Biraz dinlenir öyle giderim.” diye düşünerek ağacın dibine oturdu. Dinlenmek için oturduğu ağacın altında uyuşukluğunun gitmesini beklerken, o sırada bir hışırtı duydu ve zorla da olsa yerinden kalkarak, hışırtının nereden geldiğini bulmak için sağı solu aradı ama bir türlü hışırtının nereden geldiğini bulamadı. Bulamayınca sinirlenerek kendi kendine ‘üzerimde halsizlik varken, kim beni rahatsız etmek istiyor’ dedikten sonra başka bir ağacın dibine oturarak,  kendi kendine ‘biraz uyur sonra kalkarım’ dedikten sonra üzerindeki uyuşukluğun gitmesi için uyumaya başladı.

Biraz uyuyup, uyuşukluğunun gittiğini hissetmeye başladığı o sıra, etrafında büyük bir gürültü koptu ve her taraf toz duman oldu ve her tarafa pis bir koku yayıldı. Etrafa yayılan bu koku, o kadar pis kokuyordu ki, bu kokuyu içine çeken bayılabilirdi.

Etrafa yayılan kokunun verdiği ızdırapla yerinden fırlayan Hasan, önündeki ağacı göremeyip hızla kafasını ağaca çarptı ve kafasının etrafında yıldızlar dönmeye başlayıp olduğu yere düşüp bayıldı.  Bir müddet baygınlık geçirdikten sonra kendine geldi ve etrafa yayılan pis konun yok olduğunu gördü.

Patlamanın nereden geldiğini görmek için sağa sola bakındığında kendisine doğru pirifâni bir ihtiyarın geldiğini gördü. O adam yanına yaklaşarak kendisine:

– Oğlum, eğer uzun süre uyumayı sürdürürsen, korkarım ki başına iş açılacak ve bunun sonunda uzun bir yolculuğa çıkmak zorunda kalacaksın, dedi ve arkasını dönerek geldiği gibi ortadan kayboldu.

Pirifani adamın kaybolmasını şaşkınlıkla izleyen Hasan, şaşkınlığı geçtikten sonra kızgınlıkla:

– Bu adam da nereden çıtı böyle ve benim uzun süre uyuduğumu nereden biliyor? Dedi ve o kızgınlıkla yere oturarak, ona çok uyuduğunu kimin söylemiş olabileceğini kafasında canlandırmaya çalıştı. Çok uyduğunu amiri ve hanımından başka kimse bilmediğine göre, mutlaka o yaşlı adama bunların ikisinden biri söylemiş olabilir, diye düşündü.

Halsizlik, uykusuzluk derken, pirifâni adamın karşısına çıkıp kendisine nasihat vermesi karşısında son derece öfkelenmiş, bu öfkeyle birlikte yere oturup hızlı hızlı nefes alıp vermeye başlamıştı. İçindeki öfke bir türlü geçmek bilmiyor, sinirinden bir oturup bir kalkıyordu.  İki saat, belki üç saat öfkeyle yanıp tutuştu. Bu sürenin sonunda, yavaş yavaş öfkesi geçti ve kafasını yere eğerek uyumaya çalıştı. Tam, o sıra yüzüne doğru bir aydınlık gelip uykusunu tamamen kaçırdı. Bu sefer uyusu kaçmasına rağmen içinde öfkeye dair hiçbir eser yoktu ve içini hoş bir duygu kaplamıştı.

Huzur ve neşe içerisinde olan Hasan, ayağa kalkarak yüzünü aydınlatan şeyin ne olduğunu görebilmek için ilerledi.  Uykusunu kaçıran ama sinirinin geçmesine sebep olan şeyin orta büyüklükte bir kayanın dibinde parıl parıl parlayan bir cisim tarafından geldiğini gördü. Onun ne olduğunu anlayabilmek için kayanın dibine giderek yere eğildi. O cismin etrafı çeşitli nakışlarla süslenmiş bir ayna olduğunu gördü.

Ayna o kadar süslü ve güzeldi ki bir türlü ona bakmaktan kendisini ayıramadı. Ona baktıkça üzerindeki halsizliğin gittiğini ve içine huzurun daha çok yayıldığını hissetti. Bir müddet daha ona öylece baktıktan sonra onu almak istedi. Elini ona doğru uzatıp alacağı sırada ayna birden bire büyüdü.  Aynanın büyüdüğünü görünce korkarak ondan uzaklaşmaya çalışsa da buna muvaffak olamayıp yerinde çakılıp kaldı. Adeta, görünmez bir el arkasından tutmuş bırakmıyordu sanki. Ayrıca içindeki huzurun gittiğini, onun yerine huzursuzluk, nefret ve öfke gelmiş ne yapacağını bilemez olmuştu. ‘İmdat! Beni kurtarın’ demeye çalıştıysa da sesini kimseye duyuramadı. O kadar zor bir duruma düşmüştü ki, bu zorluktan dolayı terler içinde kalmış. Üstü başı terden dolayı sırılsıklam olmuştu.

İçinde bulunduğu zor durumdan nasıl kurtulabilirim, diye düşünürken birden bile hafiflediğini ileriye doğru adım atıp kurtulabileceğini gördü. Bu niyetle tam adımını atıp aynadan uzaklaşmaya çalışırken, aynanın içinden karabulut çıktı ve kendisini tuttuğu gibi aynanın içine çekti. Aynanın içine çektikten sonra da ortadan kayboldu.

Karabulut uzaklaşınca etrafına bakındı ve o da ne? Bu nasıl oldu böyle… hayır hayır bu olamaz, dedi ve tekrar tekrar gözlerini sildi ve her silişinin arkasında aynı manzarayı gördü. Evet, evet yanılmıyordu. Burası çölün ortasıydı ve güneş tam tepedeydi. Ayrıca oldukça sıcak ve kavurucuydu. Kendi kendine bunları konuşurken, aklına pirifâni adamın söylediği sözler geldi. O, çok uyuduğundan dolayı kendisini uyarmış, fakat onun söylediği söze inanmadığından kulak ardı etmiş, gülüp geçmişti. Ama, aynaya bakıp çölün ortasında kaldıktan sonra, onun sözlerinin ne kadar doğru olduğunu geçte olsa anlamıştı.

Bir anda çölün ortasında kalıp, kavurucu sıcaklık başına vurunca ne yapacağını ne edeceğini bilemedi. Sağa sola bakarak, çölün ortasında ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeden öylece yürümeye başladı.

Akşama kadar çölün ortasında oradan oraya koşturup kurtulmanın çaresini ararken karşına, elma ağacına benzeyen bir ağaç çıktı. Yalnız, bu ağaçta bir farklılık vardı. Şöyle ki kökleri toprağa girip yukarıya çıkıyor, gövdesi ise z şeklini almış bir şekilde uzanıp gidiyordu. Ayrıca bu ağacın her bir dalında çeşit çeşit meyve türleri vardı ve üzerinde maymuna benzer hayvan türleri vardı. Bu hayvanlar sürekli ‘hoş geldin yabancı, hoş geldin yabancı’ diye bağrışıyorlar, ortalığı inletiyorlardı.

Ağacın şaşırtıcı özelliği karşısında donup kalan Hasan, ona doğru bakıp: ‘Çölün ortasında ağaç, hem de üzerinde çeşit çeşit meyve olan bir ağaç.’ diye düşünerek, ona doğru yöneldi. Ağaca yaklaşıp ona doğru dikkatli bir şekilde bakınca, ağacın gövdesinde akrebin yuva yaptığını kıskacını kaldırarak beklemekte olduğunu gördü.

Hasan, akrebi görüp onun dehşet verici görüntüsünü gördükten sonra etrafına bakındı ve gidebileceği başka bir yol aradı. Sağa gitti olmadı, sola gitti olmadı. Çölün ortasında dönüp durmasına rağmen, bir türlü çıkış yolu bulamıyor, ne yapacağını bilemiyordu. Üstelik akşam olmuş, çölün kızgınlığı geçmiş yerine dondurucu bir soğuk almıştı. Arada bir rüzgâr esiyor, rüzgâr estikçe de içini titretme alıyordu.

Akrepten korkmasına rağmen, hem rüzgârdan kendini korumak hem de geceyi geçirmek için çölün ortasındaki ağacın olduğu yere geri döndü ve akrebin orada olup olmadığını baktı. Akrep çekip gitmiş, onun yerinde üçgen şeklinde bir taş oluşmuştu. Oluşan taşın üzerinde de sağa doğru çevir diye bir yazı vardı. Akrebin yerinde olmamasına sevinen Hasan, uykulu gözlerle ağaca yaklaşarak taşı sağa doğru çevirdi. O taşı sağa doğru çevirmesiyle beraber ortasında büyük bir oyuk oluştu ve oluktan etrafa ışıklar saçmaya başladı.

Etrafa yayılan ışık zümresinde adeta gökkuşağını andırıyor, geceyi gündüze çeviriyordu. Etrafa yayılan ışık zümresi geceyi aydınlattıktan sonra Hasan’ın etrafında dönüp ortadan kayboldu. Onun etrafa yayılan aydınlığı, o kaybolduktan sonra yerini karanlığa bıraktı. Soğuk iyice şiddetlendi. İçini titretme alınca ağacın içindeki kovuğa girmekten başka çare bulamadı. Soğuktan kendini korumak ve geceyi geçirebilmek için dikkatli bir şekilde adımını içeriye attı. Kovuktan içeriye adımını atar atmaz karşısına, çölün ortasında kalmasına sebep olan ayna burada da karşısına çıktı. Yalnız bir farkla ki, aynanın etrafındaki nakışlar gitmiş, onun yerini kapı kolunu andıran bir cisim ortaya çıkmıştı. Ayrıca aynanın üzerinde şöyle bir yazı vardı:

–  Ey yolcu! Eğer yolunu kaybettiysen, üzerimdeki kolu aşağıya doğru çevir. O şekilde mutlaka yolunu bulursun. Eğer gideceğin bu yolların sonunda yolunu bulamazsan, ümidini kaybetme ve başka bir yol aramaya çalış çabala ve boş durma, diye bir yazı vardı.

Uyku iyice bastırmış, yavaş yavaş gözleri kapanmaya başlamıştı. Kovuğun içinde gördüğü yazı, acaba gerçekmiydi, yoksa uykulu gözlerin verdiği bir yanıltmamıydı. Kafasındaki bu soruların cevabını, ancak uykusu geçtikten sonra alabilirdi. Kafasındaki soruların netleşmesi için kovuğun bir kenarına kıvrılarak uyudu.

Sabah olunca ilk işi gece uykulu gözlerle gördüğü aynaya bakmak oldu. Ayna gece gördüğü gibi aynen yerinde duruyor ve pırıl pırıl parlıyordu. Aynayı görüp, gece uykulu gözlerle gördüğü şeyin hayal olmadığını anlamasından sonra ayağa kalktı. Aynaya doğru yönelerek üstündeki yazıya tekrar baktı. Yazı gece gördüğü gibi aynen yerinde duruyordu ve o yazıda ayna gibi parıldıyordu.

Çölün ortasında gidecek başka bir yol olmadığından, biraz da merak ettiğinden aynanın üzerinde bulunan kolu sağa doğru bir iki defa çevirdi ve bunun sonunda ne olacağını görmek için kovuktan dışarıya doğru çıktı.  Kolu aşağıya doğru çevirip kovuktan dışarıya çıktığı anda müthiş bir gürültü meydana geldi ve ağaç ortadan kayboldu. Ağacın yerinde ise dört tane yol açıldı ve her bir yolun üzerinde doğu, batı, güney, kuzey diye yazılıydı. Ayrıca, her yol değişik değişti. Mesela, doğuya giden yol düz ve çakıllı, batıya giden yol; eğri büğrü ve toz içerisinde, güneye giden yol; inişli çıkışlı ve yer yer çukurlar vardı. Kuzeye giden yol ise, diğer yolların hepsine benzer bir özelliği vardı.

Hasan, ağaç kaybolup onun yerine dört yol karşısına çıkmasının verdiği şaşkınlıkla ne yapacağını bilemeden öylece kalakaldı. Şaşkınlık içerisindeyken, aynanın içine çekilmeden önce gördüğü pirifani adam, karşısına çıkarak:

– Ben sana demedim mi, çok uyuma diye. Bak sonunda ne oldu. Sözümü dinlemediğin için çok uzun bir yolculuğa çıkmak zorunda kaldın, deyip serzenişte bulunduktan sonra sözüne şöyle devam etti. Bundan sonra yapacağın bu yolculukta dikkatli ol ve önüne çıkan engellerden yılma. Karşına çıkan bütün engeller karşısında yılmadan yoluna devam edersen eğer, mutlaka ailene kavuşabileceğin bir yol çıkacaktır karşına. Eğer karşına çıkan engellerden yılar geri dönmeye kalkarsan, bir daha asla evine ulaşamazsın, dedikten sonra sözünü keserek yürüyüp gitti.

Pirifâni adamın çekip gitmesinden sonra kendine gelen Hasan, hangi yoldan gitmeyi kararlaştırmak için sağa sola bakıp, ilk olarak Doğu Kapısı yazan yerden gitmeye karar verdi ve Doğu Kapısı yolun olduğu taraftan gitmeye başladı. Gece karanlık çökünceye kadar o yoldan devam ederek, yolun nereye gittiğini bulmaya çalıştı. Yol çakıllı olduğu için ayakları şişmiş, ayakları şiştiği içinde kendi kendine içinden: ‘Galiba yol hiç bitmeyecek’ diye söylendi. Kendi kendine söylenirken, o sırada hafif bir rüzgâr çıktı ve ardından rüzgârın içinden bir el çıkıp arkasına geçerek hırkasını tuttu. Arkasından bir şeyin kendisini tuttuğunu fark edince korkarak ‘Beni, böyle kim tutuyor?’ diye söylenerek kendisini kimin tuttuğunu anlamak için sağa sola bakındı.  Fakat kimseyi göremedi. Etrafında kimseyi göremeyince, kendisini görünmeyen varlıkların tuttuğunu zannederek elleri ayakları titredi. Korku içerisinde:

– Ben sadece yolunu kaybetmiş bir kişiyim. Onun için ne olur bırakın beni, diyerek korktuğunu belli etmeye çalıştı.

Onun korktuğunu gören rüzgârın içindeki el, tatlı bir eda ile kendisine:

– Benden sakın korkma. Darda kaldığın zaman mutlaka gelir seni kurtarırım, dedi ve hızla havaya kaldırarak yolun paket taş döşeli yerine bırakarak kayboldu. Hasan, rüzgârın içindeki ele doğru bakarken, elin ortasında tanıdık insan yüzüne benzer bir yüz belirdiğini gördü. Bu yüz kendisine bakıyor ve gülümsüyordu.

Ayaklarının şişkinliği dindirmek için paket taş döşeli yolun girişinde mecburen dinlenmek zorunda kalan Hasan,  oturduğu yerin tam karşısında beyaz bir tavşanın çıkıp kendisine doğru yaklaştığını gördü. Tavşan, kendisine doğru yaklaşıp ayaklarının dibine gelerek, o ufacık patileriyle Hasan’ın pantolonunun paçalarını yukarı doğru sıyırdı ve yaralı olan ayaklarını sıvazladı. İşi bitince de geldiği gibi ortadan kayboldu.

Tavşan ortadan kaybolduktan sonra, ayaklarındaki ağrılarının dindiğini hissetti. Ayağındaki ağrılar geçince, ayağa kalkarak paket taş döşeli yolda dikkatsiz bir şekilde, bastığı yerlerde ne olduğuna bakmadan öylece yürüdü. O şekilde yürüdüğünden dolayı ileride küçük demir çubuğun yere saplı olduğunu fark etmeyip, ayağı ona takılarak yere yüzüstü düştü. O sırada yol, yürüyen merdivenler gibi hareket etmeye başlayıp, gürültüler çıkartarak ilerledi.

Yere düştüğünde, merdivenlerin hareket etmesinden dolayı korkmuş ve o heyecanla ayağa kalkmayı bile unutmuştu. Öylece yürüyen merdivenlerde oturduğu yerden kalkamaz oldu. Biraz sonra yürüyen merdivenler, etrafında kıvılcımlar saçarak gürültülü bir şekilde aniden durdu. Merdivenlerin durduğu yerde renkli ışık zümresi belirdi ve kendi etrafında dönmeye başladı. Gördüğü bu ışık zümresi yerini dumana bırakarak ortadan kayboldu. Ortaya çıkan duman yavaş yavaş çekilince büyük gösterişli bir ev ortaya çıktı.

Hasan, evi görünce ayağa kalkarak kendi kendine: ‘Bu ışık da nereden çıktı, ne oluyor burada’ diye söylenip eve doğru yaklaştı. Evin önüne gelince kapının tokmağını kaldırarak kapıya vurdu ve beklemeye başladı. Biraz beklemesine rağmen kapı açılmayınca, kimse yok diye geri döneceği sırada, kapı gıcırtıyla açılarak evden, beli iki büklüm olmuş ve başı kelleşmiş olan, kulakları sivrice, üzerinde sade bir elbise olan, yaşlı bir adam çıkarak, ona dikkatli bir şekilde bakıp baştan aşağıya doğru süzer. Karşısında ihtiyar adamın dikkatli bir şekilde bakarak kendisini süzmesi karşısında oldukça tedirgin olur ve şaşırmış bir şekilde ona doğru bakar. İhtiyar adam, Hasan’ın şaşkın şaşkın kendisine doğru öylece baktığını görünce:

– Niye öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun evlat? Diye hitap eder.

Hasan, şaşkınlığı geçince:

–  Kusura bakma beybaba, çölde kaybolduğumdan beri yolumu arıyorum. Buraya gelinceye kadar da garip şeylerle karşılaştım. Sizin evinizin birden karşıma çıkması ve sizi de iki büklüm olmuş bir şekilde görünce iyice şaştım kaldım.

–   Ne kusuru oğul. Buraya kaç kişi geldiyse hepsi aynı şeylerle karşılaştılar. Aynen, senin bana söylediğin sözleri söylediler. Onun için yadırgamıyorum artık hiç kimseyi.

–   Peki beybaba! Yolumu nasıl bulabilirim onu söyler misiniz?

– Bak oğul! Şu ilerideki çiçekli yolu görebiliyor musun?

–  Evet, görüyorum.

–  İşte, oraya git ve o yoldan düz devam et, yolunu o şekilde bulursun.

– Teşekkür ederim beybaba, yolu tarif ettiğin için, diyerek ihtiyarla vedalaşarak o yola doğru gitti. Çiçekli yoldan içeri girerek yürümeye başladı. Çiçekler o kadar rengârenk ve güzeldiler ki onlara baka baka yolun bittiğini göremedi. Ta ki bir kuşun gelip başına konmasına kadar. Başına konan kuş dile gelerek:

– Ne hayran hayran etrafına bakınıyorsun, biraz da önüne baksana? Diyerek tekrar uçup gitti. Kuşun uçup gitmesinden sonra, tam önüne bakacakken kuş tekrar geriye gelip başının üstüne kondu ve tekrar dile gelerek:

– Bundan sonra gideceğin bütün yollarda, şaşkınlığa düşersen ve yoluna gitmeni sağlamak için seni ikaz edeceğim, dedi ve uçarak uzaklaştı.  Kuşun, ikinci kez gelip ikaz etmesinden sonra önüne bakınca yolun bittiğini ve karşısında üzerinde anahtarı olan siyah bir kapı olduğunu gördü. Kapı kapalıydı ve üzerinde: ‘Dikkatli bir şekilde giriniz. Eğer dikkatli şekilde girmezseniz,  başınıza çok iş gelebilir.’ şeklinde yazı vardı.

Kapıya iyice yaklaşıp bakınca üzerinde anahtarının olmadığını gördü. Kapının üzerinde anahtar olmadığı için, kapıyı nasıl açacağını düşünürken gök gürlemesine benzer bir uğultu koptu ve ardından siyah beyaz,  Sibirya kurduna benzer bir kurt çıktı. Bu kurt tıpkı, kendi köpeği olan Sibirya kurduna benziyordu ve kurdun ağzında bir anahtar vardı. Kurt yanlarına yaklaşarak ağzındaki anahtarı yere bırakıp dile geldi ve kapıyı nasıl açabileceklerini göstererek:

– Bundan sonra gideceğin bütün yollarda karşına kapılar çıkacak. O kapıların üzerinde de anahtarlarının olmadığını göreceksin. O kapıları zorlayıp açamazsan eğer, bana üç defa ‘Kurt neredesin, gel de açılmaz olan bu kapıdan kurtar beni’ dersin. İşte o zaman, ağzımda anahtarla ben ortaya çıkarım, dedi ve geldiği gibi ortadan kayboldu. Hasan, kurdun kaybolmasından sonra yerdeki anahtarı alarak, kapıyı açıp içeriye girdi. Kapıyı açınca aşağıya doğru inen bir merdiven vardı ve içeriden çok güzel kokular geliyordu. Bu kokular o kadar hoştu ki, adeta büyüleyici bir etkisi vardı. Hasan, bu kokuların cazibesine daha fazla dayanamayarak merdivenlerden aşağıya inmeye başladı. Merdivenler o kadar uzundu ki, indikçe iniyor bir türlü sonunu getiremiyordu.

Aşağıya doğru indikçe güzel kokuların cazibesinden nereye bastığının farkına varamamış, merdivenin ortasında duran çukur bir alana basmıştı. İşte ne olduysa o andan sonra oldu. Birden merdivenin her tarafından ateşler çıkmaya başladı. Merdivenden aşağıya inerken hissettiği güzel kokular da gitmiş pis kokular yayılmaya başlamıştı ve aşağı taraftan, aynanın içine çekilip çölün ortasında kalmasına sebep olan karabulut kendisine doğru geliyordu. Ona doğru bakınca bulutun ortasında tanıdık bir insan yüzü vardı ve gözleri de ateş gibi parlıyordu.

Pis kokulardan ve karabuluttan kurtulmak için geriye döndüğünde bir de ne görsün, merdivenler kaybolmuş onların yerinde de koskocaman bir boşluk oluşmuştu. Yapacak bir şey yoktu artık, yukarıya çıkamayacağına göre mecburen aşağıya inmesi gerekiyordu.         Aşağıya indikçe pis kokular daha da çoğalmış ve rahatsız edici bir duruma gelmişti, ayrıca çok yorulmuş ve adım atacak hali kalmamıştı. Buna rağmen pis kokudan kurtulmak için adımlarını daha da hızlandırdı. Bu merdivenin sonu gelmeyecek diye düşündüğü sırada merdivenler ortadan kayboldu ve bir anda yanardağın ağzında olduğunu gördü. Ayrıca bastığı taş bile yavaş yavaş çatlamaya başlamıştı. Neredeyse yanardağın içine düşmek üzereydi. Az sonra bastığı taşta kırıldı ve aşağıya kraterin içine doğru düşmeye başladı. Tam içine düşeceği sırada hafif bir rüzgâr çıkarak yavaşlamasını sağladı. Rüzgâr yavaşlatınca, içinden bir el çıkarak hırkasının arkasından tuttu ve büyükçe bir taşın üzerine bıraktı. Kraterin içine düşmekten kurtulan Hasan, bu seferde kraterin içindeki lavların içten içe fokurdadığını gördü.  O anda lavların dehşet verici görüntüsünden korkarak geriye doğru yaslandı. Yaslandığı anda, arkasındaki taş çığlık sesi çıkartır gibi ses çıkararak geriye doğru gitmeye başladı. Üzerindeki bulunduğu taşta, arkasına yaslandığı taşla birlikte yavaş yavaş geriye gitmeye başladı. Taş tamamen geriye gidince aşağılara doğru tekrar düşmeye başladı. Aşağıya düştükçe de kraterin içinden, ağlar bir şekilde insan sesi ile karışık su sesi gelmeye başlamıştı. İnsan sesi ile karışık su sesini duyunca kendi kendine: ‘Bu da ne böyle, nereden geliyor bu ağlamalar.’ demekten kendini alamıyordu.

Hasan, aşağılara düştükçe korkuları artmaya başlamıştı ve kalbi adeta yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Acaba lavların içine düşecek miyim? Sonum ne olacak benim diye düşünürken birden bire aniden havada duruverdi. Hiç kımıldayamıyor, ne de elini kolunu hareket ettirebiliyordu. Adeta yerinde çakılı kalmıştı. Sadece başını sağa sola, aşağıya yukarıya hareket ettirebiliyordu. Üstüne üstelik terlemeye başlamış, üzerindeki elbiselerden bile buhar çıkmaya başlamıştı. Bunun nedenini bulmak için başını aşağıya doğru eğince birde baktı ki lavlara iyice yaklaşmış ve o karabulutta lavlarla birlikte yaklaşıyordu.

Lavlarla beraber karabulutun yaklaştığını görünce ne yapacağını iyice şaşırdı. Yerinden kıpırdayamadığından bir şey de yapamıyordu ve bu da kendini içten içe yiyordu. Lavlar iyice yaklaşıp, ayakkabılarını yakmaya başlayınca kendi kendine: ‘İşte şimdi mahvoldum.’ Diye düşünmeye başladı. Ayakları yanmaya başlayınca canı yanmaya başladı. Canı yanmayı başlayınca ‘İmdat! Kurtaran yok mu?’ diye bağırıp, kendisine yardım elini uzatacak bir kimse aradı. Bağırıp yardım istemeye devam ederken, kraterin ağzında hafif bir rüzgâr çıktı ve o meçhul el tekrar belirerek hırkasının arkasından tutup yukarıya doğru çekmeye başladı. Aşağıdaki lavlardan kurtulmasına kurtulmuştu, ama bu seferde yukarıya doğru o kadar hızlı bir şekilde çıkıyordu ki, içi dışına çıkmış, midesi bulanmaya başlamıştı.

Kendisini çeken o el birden bire durdu ve yanardağın ağzında bulunan küçük bir mağaranın içerisine bıraktı. Mağaranın içerisine girince, mağaranın ağzı kalın cam muhafazayla kapandı. Lavlar yukarıya doğru çıktıkça cam muhafazaya vuruyor, vurdukça da çatırtılar geliyordu.  Lavların camı parçalamasından endişe eden Hasan, o korku içerisinde bekleşirken, kendisini kovalayan kara bulut da gelip camın önünde durarak:

–  Şimdi elimden kurtuldun ama bundan sonra devamlı peşindeyim ve artık benden asla kurtulamazsın, diyerek korkutmaya başlaması üzerine iyice halsiz düştü kendinden geçerek olduğu yere yığıldı kaldı.       Kendine geldiği zaman akşam olmuş ve mağaranın içi karanlıklaşmıştı. Lavların cama bir şey yapamadığını ve karabulutun da çekip gittiğini görünce derin bir oh çekti.   Heyecanı ve korkusu da gidince, yanan ayakkabıları aklına geldi. Yere oturarak ayakkabılarını ayağından çıkardı. Mağaranın ağzı kapalı olduğundan dolayı,  mağaranın içine doğru gitmesi ve bir yol bulması gerekiyordu. Bunun için mecburen ayağa kalkarak yürümeye başladı.

Ayağında ayakkabı olmadığı için mağaranın tabanı yürüdükçe ayaklarına batıyordu. Bir müddet daha öylece yürüdü. Yorgunluktan ve ayakları şiştiğinden yürüyemez hale geldiği sırada ayağıyla bir şeye çarptı. Ayağıyla bir şeye çarpınca heyecanla ‘Eyvah! Yine başıma bir iş gelecek’ diye söylenerek, hangi taraftan ne geleceğini görmek için etrafına beş on dakika kadar bakınmaya başladı. Mağaranın içi karanlık olduğundan, etrafını görememiş ve tedirgin olmuştu. İçinde bulunduğu bu tedirginlik, etrafında kendisini sıkıntıya sokacak bir tehlike gelmeyince geçti.  İçindeki tedirginlik geçince, ayağını çarptığının ne olduğunu görmek için yere eğilerek eliyle sağı solu kontrol etti. Biraz daha aradıktan sonra eline bir şey çarptı. Eline çarptığının ne olduğunu anlamak için, onu alarak eliyle kontrol etti ve onun bir kutu olduğunu anladı. Kutunun ağzını açtı. Kutunun ağzını açar açmaz kutudan etrafı aydınlatan renkli ışık zümresi tekrar belirdi ve kendi etrafında dönmeye başladı ve yavaş yavaş ortadan kayboldu.

Hayret içerisinde ışığın kaybolmasını seyreden Hasan, daha sonra elindeki kutunun içinde ne olduğunu anlamak için elini kutunun içine daldırdı. Elini kutunun içine daldırmasıyla havalara zıplaması bir oldu. Çünkü kutunun içinde bir çift ayakkabı vardı. Ayakkabıları görünce sevindi, fakat ayakları şiştiği için giymesi mümkün değildi. Ayakkabıları görünce sevinmiş, ama ayakları şiştiği için onları giyemediğinden dolayı hevesi kursağında kalmıştı. Ayaklarının şişlerinin inmesi için tekrar yere oturdu ve beklemeye başladı. Tam o sırada beyaz tavşan yine ortaya çıkarak ayaklarının şişkinliği inene kadar yalamaya başladı. Ayaklarının şişi inince dile gelerek:

– Bundan sonraki yolculuğunda, her ne zaman başı derde girerse o zaman ortaya çıkar, sıkıntını gideririm, dedi ve geldiği gibi ortadan kayboldu.

Hasan, ayaklarındaki şişlerin dinmesinin ardından oturduğu yerden tekrar ayağa kalkarak ayakkabıları giydi. Ayakkabılar ayağına tam oturmuştu. Sevinçten ne yapacağını şaşıran Hasan, yorgunluğunu unutarak havalara tekrardan zıplamaya başladı.  Ne olduysa o anda oldu ve ayakkabılar etrafı aydınlatacak şekilde parıldamaya başladı. Ayakkabılarını giyip havaya zıpladıktan sonra mağaranın içi aydınlanınca, mağaranın içlerinde ne var diye merak içerisinde yürümeye başladı, yürüdükçe de hayreti daha da fazlalaşıyordu. Çünkü mağaranın içi adeta maden yatağı gibiydi. Neler yoktu ki içinde: Elmaslar, altınlar, gümüşler…

Mağaranın içindeki elmaslara, altınlara hayran olmuş ve büyülenmişti. Acaba başka neler var mağaranın içinde diyerek ilerlemeye başladı. Öyle bir yere geldi ki her tarafta insan büyüklüğünde elmaslarla doluydu ve o kadar parlıyorlardı ki her taraf aydınlık içerisindeydi. Ayrıca her birinden ayrı ayrı renkler saçılıyordu.

Hasan, adımını atıp elmasların olduğu yere gitmek isterken, adım attığı yerde, sanki deprem oluyormuş gibi önce sarsıntı meydana geldi ve yer çatlayarak içinden dev aynalar çıktı. Bu aynalar o kadar farklıydı ki her birine baktıkça kendisini farklı farklı şekilde görmekteydi. Bazı aynalar kendisini şişman, kimi aynalar zayıf, kimi aynalar kulaklarını uzun kimi aynalar da bacaklarını uzun gösteriyordu.

Aynaların karşısına geçip, aynalara baktıkça gülmekten kendini alamıyor, güldükçe gülüyordu. Çölün ortasında kaybolup siyah kapıdan içeri girdiğinden beri bu kadar çok gülmemişti. Gülmesi geçince, ileride hepsinden daha büyük bir aynanın olduğunu gördü. Büyük aynanın olduğu yere giderek ona baktı. Bu ayna, diğer aynalara hiç benzemiyordu. Normal aynalar gibiydi, ne var ki bunda da bir tuhaflık vardı. Ona baktıkça adeta büyülenmiş gibi hissediyordu. Ne kadar da ona bakmaktan çekinse de, bir türlü buna muvaffak olamıyordu. Bir müddet sonra birde baktı ki ayna içinde dönüyor. Onu o şekilde görüce önce şaşırdı daha sonra da aklı dönmeye başladığını hissetti ve olduğu yere yıkıldı kaldı. Kendine geldiği zaman ucu bucağı olmayan yem yeşil ve düz bir ovanın içinde, beyaz bir taşın üstünde otururken buldu.

Evden çıkıp ormana geldikten sonra başına neler gelmemişti ki. Ormandaki aynayı görmez olaydı. Hep onun yüzünden bunlar başına gelmişti. Aynaya dokunur dokunmaz, aynanın içinden karabulut çıkarak içine çekmişti. Ve kendini bir anda çölün ortasında bulmuş, ondan sonra başına gelmedik şeyler kalmamıştı. Şimdide ucu bucağı olmayan yem yeşil bir ovanın ortasındaydı ve hiçbir iz ve yol yoktu. Nereye gidecekti, onu dahi bilemiyordu.

Oturduğu yerden kalkarak, ne tarafa doğru gideceğini bilemeden yürümeye başladı ve yürürken ümit içerisinde kendi kendine ‘belki, ileride önüme bir yol çıkar’ diyordu. O bunları düşünürken aniden oturduğu yerin altından ayaklarını sıvazlayıp iyileştiren tavşan ortaya çıktı. Tavşanı ilk gördüğünde ayaklarının ağrısından tavşanın sevimliliğini fark edememişti.  Tavşan o kadar sevimliydi ki, adeta gel beni tut da sev der gibiydi. Tavşanın olduğu yere gidip tutmaya çalışırken, tavşan hızlı bir şekilde koşarak uzaklaşmaya başladı. Koşarak giderken de arkasından gittiği yerler yol oluyor, peşinden her taraf çiçeklerle donanıyordu. Gideceği yolu bulacağına dair ümidini kaybetmemesine sevinen Hasan, tavşanın açtığı yola doğru adımını atıp devam etti.

Çiçeklerin görüntüsü ve kokusu o kadar güzeldi ki, onlara baktıkça içinin açıldığını hissediyor, huzura kavuşuyordu. Çiçeklerin cazibesine kapılan Hasan, çiçekli yolun bitmek üzere olduğunu göremeden öylece yürüyordu. Yine o beyaz kuş gelip başına konana kadar etrafa öylece baktı durdu. Kuş yine dile gelerek önüne bakmasını söyledi. Önüne doğru bakınca uzun uzadıya, boyları da bulutlara kadar varan kayalıklar olduğunu gördü. Birden bire kayalıkları karşısında görünce önce şaşırmış, yukarıya doğru bakınca da kayaların yüksekliğinden dolayı çok korkmuştu. Ama yapacak bir şeyi de yoktu, bir yol bulması ve bu kayalıklardan kurtulması gerekiyordu. Her tarafı dolaşmasına rağmen bir yol bulamamış ve çok yorulmuştu. Bir müddet dinlendikten sonra, tekrar kayalıklardan kurtulabilecek bir yol aramaya başladı.

Kayalıkların görüntüsü o kadar korku vericiydi ki, her tarafında sivri uçları vardı ve her bir sivri uçtan rüzgâr estikçe dehşet verici sesler geliyordu. Hasan, kayalıklara doğru bakarken havada yine karabulut belirmiş ve kendisine doğru geliyordu. Bulutun içinde de her tarafı aydınlatan şimşekler çakıyor ve gürültülü bir şekilde:

– Şimdi seni yakaladım. Artık elimden kaçamazsın, diyerek geliyordu. O karabulutun peşinden gelmesinin sebebi neydi. Ne istiyordu kendisinden, bu düşünceler içerisinde ondan kaçmaya çalıştı. Ondan kurtulmak için koşarken uzaklardan kocaman bir kartal gelip kollarından tutarak havaya kaldırdı ve uçmaya başladı. Uçarak kayalıkların yukarısında olan yuvasına götürüp bıraktı. Hasan, karabuluttan kurtulmasına kurtulmuştu ama bu seferde kartala yakalanmıştı. Üstelik kartalın yuvasında yavruları vardı ve kendisine büyük bir iştahla bakıyorlardı. Ana kartal yavrularına ‘gelin buraya, yiyeceğinizi alın’ der gibi kafasını sallayınca, kartal yavruları koşarak Hasan’a saldırmaya başladılar.  Kartalın yavruları, o kadar vahşi bir şekilde saldırıyorlardı ki başından, sırtından, yüzünden kısacası her yerinden gagalıyorlardı. Kartalın yavruları yüzünden yüzü, gözü her tarafı kan içinde kalmıştı.

Kartalın yavrularının gagalamasına daha fazla dayanamayan Hasan, kartalın yavrularının kendisini bırakmaları üzerine onlara görünmeden sürüne sürüne kartalın yuvasından kurtularak kayalıklardan aşağıya doğru inmeye başladı. Kayalıklar aşağıda göründüğünden çok daha korkunçtu. Aşağıya indikçe her bir kaya ayaklarını, ellerini çizmiş her tarafından kanlar geliyordu. Ayakları kanadığından ve yorgunluktan yürüyecek takati kalmamıştı. Öyle bir yere de geldi ki ne aşağıya inmenin imkânı vardı ne de yukarıya çıkmanın imkânı vardı. Aşağıya inmenin mümkün olmadığını görünce çömelip yere oturdu ve sırtını bir kayaya dayadı. Tam uykuya dalacağı sırada sırtını dayadığı kaya birden kırıldı ve kayanın içinde oluk oluştu.

Dikkatsiz bir şekilde sırtını dayadığı için, dengesini sağlayamayan Hasan, oluğun içine düştü ve aşağıya doğru hızla kaymaya başladı. Kaydıkça kayıyor, gittikçede hızlanıyordu. Aşağılara indikçe kendisini durduracak bir şey arıyor, fakat bir türlü bulamıyordu. Nihayet tutacak bir dal buldu ve ona tutundu. Bir süre sonra tutunduğu dal da kırılmaya başladı ve tekrar aşağıya kaymaya başladı; fakat bu sefer düz bir şekilde değil, döne döne kayıyor ve o şekilde aşağıya iniyordu. Hızı bir ara azaldığı zaman, beyaz demir bir çubuk gördü ve zorlada olsa ona tutunmaya başardı. Demir çubuktan tutunmasına tutundu ama bu seferde tutunduğu demir hareket etmeye başladı. Demir hareket ettikçe de oluk kayboluyor, kayboldukça da derin bir çukur oluşuyordu. Bir süre sonra oluk tamamen kayboldu ve eliyle tutunduğu demir çubuktan, eli yavaş yavaş kayarak çukurun içine düştü.

Hasan’ın içine düştüğü çukurda irili ufaklı birçok delikler vardı.  Bu delikler o kadar değişiktiler ki, kimisi yukarı doğru çıkık, kimisi oluk şeklinde, kimsi de eğri büğrüydü. Tam oturup, onları seyre daldığı sırada, her bir delikten ayrı ayrı renklerde buhar çıkmaya başladı ve her tarafı kapladı. Buharı koklamamak için elini ağzına kapattıysa da, başarılı olamadı ve buhar genzine doldu. Genzine buhar dolunca başı dönmeye başlayıp olduğu yere yığıldı kaldı. Kendine geldiği zaman da, demir kafesin içinde hapsedilmişti ve etrafında da yüzlerce garip yaratıklar vardı.

Etrafında gördüğü yaratıklar o kadar gariptiler ki, kimisi uzun, kimisi kısa, baştan aşağıya kadar kıllı, kulakları tavşankulağı gibi, ayakları keçi ayağı gibi, kolları da maymun koluna benziyordu. Burunları sanki yok gibiydi, gözleri bile kocaman ve kırmızıydı. Ağızları kurtağzına, kuyrukları ise inek kuyruğuna benziyordu. Kısacası her türlü hayvana benziyorlardı. Onları seyre dalmışken, kendi aralarında anlaşılmaz bir dille konuşarak elleriyle kendisini işaret ettiklerini gördü. Acaba ne diyorlardı ve kendisine ne yapacaklardı, diye düşünürken onlar hep bir ağızdan, adeta kulakları tırmalarcasına tiz bir şarkı söyleyip etrafında dönmeye başladılar. Söyledikleri şarkıdan etkilenmemek için kulaklarını kapatmaya çalışırken, onlar az sonra şarkılarını bitirip durdular ve Hasan’ın hapsedildiği demir kafesi yerinden kaldırarak kayalıklardan aşağıya doğru inmeye başladılar.

Kayalıklardan aşağıya inip, demir kafesi tıpkı öküz arabasına benzeyen bir arabanın üstüne bıraktılar. Arabayı çeken hayvanda aynı eski devirlerde yaşamış olan mamuta benziyordu. Bir müddet sonra ellerindeki kamçılarla hayvana vurup tozu toprağı birbirine katarak ilerlemeye başladılar. Yolda giderlerken bir şey hissetmiş olmalılar ki, aniden durdular ve etrafı gözetlemeye başladılar. Bir süre daha öylece etrafı gözetledikten sonra, yönlerini değiştirerek tekrar yürümeye başladılar.

Gittikleri yol o kadar sıcaktı ki etrafı kasıp kavuruyordu. Görünürlerde ne bir ağaç vardı ne de bir canlı, her şey sanki yok olmuş gibiydi. Aşırı sıcaklıktan dolayı susanmış, boğazı kurumaya başlamıştı. Susuzluktan boğazı kurumasına kurumuştu ama yaratıklardan nasıl su isteyebilirdi ki, onların dilini bile bilmiyordu. Susuzluktan kavrulduğu sırada, yaratıkların aralarında bir şeyler konuşarak kendisine doğru baktıklarını daha sonra da ağızlarından salyalar akarak ellerindeki kırbaları kafesin içine doğru attıklarını gördü. Bir anda kafesin içi yüzlerce su kırbasıyla dolmuştu. Artık susuzluğunu giderebilecekti. O heyecan içerisinde su bulma umuduyla, su kırbalarından birini açıp içine baktı; ama umudu kısa sürdü. Çünkü kırbaların içinde, su yerine çamurlu, akışkan jöleye benzer bir şey vardı. Çok susadığı için, mecburen kırbanın ağzını açıp içine parmağını daldırarak tadına baktı. Görünüşü tuhaftı ama tadı mükemmeldi. Başta, kırbayı açtığı zaman görünüşüne aldanarak beğenmemişti. Ama parmağını daldırarak tadına bakınca, tadının çok güzel olduğunu fark etti. Susuzluğu had safhada olduğundan dolayı kırbaların hepsini açarak teker teker içindekileri yedi. Bu sayede hem susuzluğunu gidermiş, hem de açlığını gidermişti.

Çölün ortasında olan kapıdan geçtikten sonra, başına o kadar çok şey gelmiş ve sarsılmıştı ki artık daha fazla dayanamamış, susuzluğunu giderdikten sonra da kafesin içinde uykuya dalmıştı. Kafesin içinde uykuya dalıp, rüyalar görmeye başladığı sırada sanki bomba patlamış gibi bir ses duydu. Heyecan içerisinde ayağa fırlayıp etrafa baktı. Gördüğü manzara çok korkunçtu. Her taraf duman olmuş ve yaratıkların birçoğu kanlar içerisinde yerde yatıyorlardı, kimisi de korkudan etrafa dağılıp kaçışıyorlardı. O manzarayı görünce dayanamadı, kafesin demirlerinden tutarak ağlamaya başladı.

Hüzünlü bir şekilde ağlamaya başladığı sırada havada kulakları sağır edercesine bir sesle, üçgen şeklinde yelkenli gemiye benzer bir geminin havada uçarak yaklaştığını gördü. Az sonra o uzay aracı kendisine doğru yaklaşıp yere indi. Geminin kapısı yere indikten sonra sisler içerisinde açıldı.  İçerisinden başları kel olan, kulakları sivrice, üzerleri üniformalı, elleri silahlı ten renkleri mavi olan, tıpkı insana benzer kişiler aşağıya inmeye başladı. Ayrıca bunlar, mağaranın içine girmeden evvel karşılaştığı, beli iki büklüm olmuş yaşlı adama benziyorlardı. Hepsi indikten sonra arkalarından kafasında tacı üzerinde hırkası altınlarla kaplı olan bir kişi indi. Üzerindeki kıyafetlere bakılırsa bu kişi diğerlerinin kralıydı. Hepsine emirler vererek, her birini ayrı ayrı yönlere gönderdikten sonra Hasan’a doğru yaklaşarak kafesin kapısını açtı. Eliyle işaret ederek dışarı çıkmasını söyledi. Hasan korku içerisinde dışarı çıkınca kralları:

– Geçmiş olsun, kurtuldun onların ellerinden, diyerek elini Hasan’ın omzuna attı. Onların şefkatle yaklaşmasını görünce, heyecanı ve korkusu geçti ve gözyaşlarını silerek, kızmış bir şekilde:

–   Onları siz mi öldürdünüz?

–   Evet!

–   Ama neden, onlar size ne yaptı?

– Bize kızmakta haklı olabilirsin, ama gerçeği bilmiyorsun. Eğer gerçeği bilsen o şekilde konuşmazsın.

–  Gerçekleri bilmiyorum öyle mi, bu yaptıklarınız hangi insanlığa sığar söyler misiniz?

Kral, uzay aracına gelmesini söyleyerek ancak orada neler olduğunu anlatabileceğini söyleyip uzay aracına yöneldi. Bunun üzerine Hasan’da kralın arkasından yürüdü ve içeri girdiler. Kral, önce uzay aracını gezdirdi daha sonra da gülümser bir tarzda:

– Benim adım Kartal, burada gördüğün askerlerin hepsinin kralıyım. O gördüğün yaratıklar çok vahşidirler. Avlarına ilk önce tuzak kurarlar, daha sonra seninde kapatıldığın gibi kafesin içine hapsederler. Kurbanlarının hapsedildiğini görünce de kurbanlarının susaması için, kızgın çölde yürütürler. Çölde, kurbanlarının susayacağı kadar yol aldıktan sonra durarak kurbanlarına bakarlar. Kurbanları eğer susamışsa, ağızlarından salyalar akıtarak, hep beraber ellerindeki kırbaları kafesin içine atarak kurbanlarının su içmesini sağlarlar. Fakat bu su bildiğimiz su değildir. Bu su kurbanlarının hem susuzluğunu giderir, hem de şişmanlamasını sağlarlar. Bu şekilde de kurbanları şişmanladıktan sonra da yaşadıkları yerlere götürüp hep beraber canlı canlı kurbanlarını yerler. Ayrıca şunu da belirteyim. Biz onlarla yıllardır savaşıyoruz. Onlardan birçok esir almamıza ve öldürmemize rağmen, köklerini bir türlü kurutamadık. Ne yaptıysak yapalım, onlar sürekli çoğaldılar ve sürekli yer değiştiriyorlar. En son ki yerleri seninde hapsedildiğin kayalıklardı.

Hasan, kraldan yaratıkların vahşiliğini hayretle dinledikten sonra:

–   Ama siz bunları nereden biliyorsunuz?

Kral, Hasan’ın sorusu üzerine,  yüz hatları geriledikten sonra iç geçirerek:

– Çünkü ben de onların tutsağıydım, dedi ve şöyle devam etti. Ben ve yardımcım bir gün, o garip yaratıkların yerini bulmak için gemimizle yola çıkmıştık. Tam keşiften dönmüş ve kayalıklardan geçiyorduk ki, onlar arkamızdan bize doğru yüzlerce ok attılar. Böyle bir şey beklemediğimiz için hamle yapamadık ve gemimiz isabet alarak düşürüldü. Beni ve yardımcımı da geminin içine girerek yakaladılar. Aynen sana anlattığım şeyleri bize de yaptılar. Verdikleri şeylerle de o kadar şişmanladık ki yerimizden kıpırdayamaz hale geldik. Bu halde bizi şehirlerine götürdüler. Orada yardımcımı gözlerimin önünde bağırta bağırta yediler.

–   Peki! Siz nasıl kurtuldunuz?

–   Askerlerim, bizim üsse dönmediğimizi görünce bizi aramaya çıkmışlar.  Gemimizin düşürüldüğünü görünce de yaratıkların şehrini arayıp bularak beni kurtardılar.

Hasan, kralı dinlerken birden şişmanladığını hissetti.  O kadar şişmanladı ki, tıpkı kralın anlattığı gibiydi. Kral, Hasan’ı o şekilde görünce sözünü keserek, geminin ecza deposundan bir şişe çıkartarak:

– Belli ki, bize verilen o su gibi olan şeyden sana da içirmişler, dedikten sonra elindeki şişeyi Hasan’a doğru uzatarak:

–  Elimde gördüğün şişe panzehirdir. O yaratıkların verdiği suya karşı birebirdir. Onun için al şu şişedeki panzehiri iç, dedi ve elindeki şişeyi Hasan’a uzattı.

Hasan, Kralın elinden şişeyi alarak sonuna kadar içti. İçtikçe düzeldiğini hissediyordu. Tamamen düzeldikten sonra, komutana sitemli bir şekilde:

– Size çok teşekkür ederim, ama onları o şekilde öldürmeniz gerekmezdi, deyince kral, garip hayvanların vahşiliğini bildiğinden dolayı şaşırarak:

– O garip yaratıkların vahşiliğini anlattığım halde, onların o şekilde öldürülmelerine karşı çıktığınızı anlayamadım.

Hasan, vahşi hayvanların hunharca katledilmesine gönlü razı olmadığından ve hayvanlara olan sevgisinden dolayı krala o şekilde söylemişti. Kendisinde, hayvanlara olan sevgisini anlatmak zorunluluğunu hissetti. Bunun için krala ‘Bakınız kralım’ diyerek:

–  Çünkü, onlarda bizim gibi can taşıyorlar. Onun için ister vahşi olsun ister evcil olsun hiçbir hayvanın vahşice öldürülmesini doğru bulmuyorum, diyip buradan nasıl kurtulabileceğini sordu.  Kral, biraz düşündükten sonra, buralardan nasıl kurtulabileceğini bilmediğini, eğer isterse garip yaratıkların tuzak kurup avlarını yakaladıkları kayalıkların ilerisinde olan yolun oraya kadar götürebileceğini, ondan sonra yolu kendinin bulması ve yolu bulmaya çalışırken de dikkatli olması gerektiğini söyledi.

Hasan, çaresiz komutanın önerisini kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü ondan başkası buraları bilmemekteydi. Kralın önerisini kabul etiği sırada, kralın askerleri de gittikleri yerlerden tekere teker dönmeye başlamışlardı. Tüm askerler gemiye girince, askerin biri krala gelerek:

–  Kralım, yaratıkların çoğusunu yok etmeyi başardık. Umarım bundan sonra bir daha karşımıza çıkmazlar.

–   Umarım.

Kral, askerlerine teşekkür ederek gemisini hareket ettirdi. Gemi, kayalıkları geçerek kralın söylediği yola gelerek yere indiler. Hasan, gemi yere indikten sonra kralla vedalaşıp gideceği sırada kral, Hasan’ı arkasından tutarak geri çevirdi ve iç geçirerek:

– Biliyor musun, bu garip yaratıklar çok önceleri yoktu. Ne olduysa on sene evvel oldu. Babam kardeşimi ilim öğrenmesi için baş danışmanıyla beraber başka bir ülkeye gönderdi. Kardeşim, ilim öğrenmek için gittiği o ülkede ilim öğrendi ama öğrendiği ilmi ülkesinin yararı yerine değil de kendi çıkarı uğruna kullandı. Aslında kardeşim öyle her şeyi kendi çıkarları yerine kullanacak biri değildi. Ülkesini seven, kendi yerine başkasını düşünen, iyilik yapmayı seven biriydi. Hatta babam onu o kadar çok severdi ki, bazen onu bu sevgiden dolayı kıskanırdım.  Birbirlerimizi o kadar çok severdik ki, birimizin bir yeri kanasa öbürümüz de ağlardı. Ne olduysa babamın yerine beni geçirmek istemesi ve onu da ilim öğrenmek için başka bir ülkeye göndermek istemesiyle oldu. Gittiği o ülkede ilim öğrenip geri döndüğünde tamam değişti. Herkese merhametle karşılık veren kardeşim, bu sefer herkesin kalbini kırmaya ve zulmetmeye başladı. Babam bu yüzden yataklara düştü. Kardeşim, babamın o halini gördüğü halde yine düzelmedi ve halkına zulmetmeye devam etti. Babam, baktı ki kardeşim düzelmeyecek onu sürgüne göndererek halkını onun zulmünden kurtardı. Kardeşim, babamın onu sürgüne göndermesinden sonra intikam almak için öğrendiği ilmi uyguladı ve o garip yaratıklar meydana geldi. Onlar ortaya çıktıktan sonra ülkemde her şey altüst oldu. Halkım kendi can güvenliğini sağlamak için teker teker ülkemi terk etmeye başladılar. Bende, babam öldükten sonra halkımın güvenliğini sağlamak için onlarla savaşmaya başladım. Onlarla son savaştığımız yeri sende biliyorsun, dedi ve geri döndü. İkisi de geri dönüp yollarına gidecekken kral tekrar geri döndü ve Hasan’a:

–  Aslında kardeşimin bana, babama ve ülkeme onca haksızlıklarına rağmen yinede ben onu çok seviyorum. Çünkü o benim kardeşim, sırdaşım ve yoldaşımdı. Halkına çok iyi davranır, onların her derdini dinler ve benim çözüm bulmakta zorlandığım işlerde çözümü o bulurdu, benim kardeşim öğle bir kişiliğe sahipti, diyerek iç geçirerek, ah! Onu bir görebilsem, koşup boynuna bir sarılabilsem, ona ‘her ne kadar hatalı olsan da, yine de seni seviyorum, diyebilsem’ dedi ve gözyaşları içerisinde el sallayarak gemisine bindi. Hasan, kralın gemisine binip gözden kayboluncaya kadar da bir yere ayrılmadı ve geminin arkasından öylece bakakaldı.

Kralın tarif ettiği yoldan ilerleye ilerleye bir kasabaya rastladı. Bu kasabada yaşayan herkes, doğu kapısından içeriye girip karşılaştığı yaşlı adama beziyorlardı ve onlarında kulakları sivrice ve başları kelleşmişti. Yalnız, gördüğü bu kasabanın halkının hepsinin hüzünlü bir halde başlarını yere eğerek gezdiklerini gördü. Hayvanlarına bile hüzün çökmüştü. Acaba bu kasabanın insanlarına ne olmuştu da böyle hüzünlü hüzünlü başlarını eğiyorlardı. Çekine çekine yanından geçmekte olan birisine:

– Söyler misin, neden böyle hüzünlüsünüz? Diye sordu. Adam, neden öyle hüzünlü olduklarını tek tek anlattı. Hasan, adamın anlattıklarını dehşet içerisinde dinledikten sonra adama:

–   Peki, sultanınıza bir çare bulamadınız mı?

– Sultanımız, ülkemizdeki ne kadar hekim varsa hepsini toplattı. Fakat onlarda bir türlü çare bulamadılar. Bunun üzerine sultanımız,  başka bir ülkeden hekim getirtti. O hekim, bunun bir çaresi olduğunu; fakat bununda bulunup getirilmesinin çok tehlikeli olduğunu söylemiş. Sultanımız, bunca tehlikeye rağmen oğlunu düştüğü hastalıktan kurtarmak için tellallarla ülkemizin her tarafına haber gönderdi. Sultanın çağrısı üzerine birçok kimse gelerek hekimin söylediği çareyi aramaya çıktılar. Ama ne yazık ki gidenlerin hiçbirisi geri dönmedi. Sultanımız bunun üzerine çağrısını bir kez daha yaptı. Ama bu seferki çağrısına hiç kimse gelmedi. Sonraki çağrısına hiç kimse cevap vermeyince, sultanımız ümitsizlik içerisinde iyice içine kapandı. Sıkıntıdan beli iki büklüm oldu, saçı sakalı ağardı.

Hasan, sultanın sonraki çağrısına neden gelmediklerini merak ederek, adama:

– Söyler misin, sultanınızın ikinci çağrısına neden cevap vermediler.

–  Sultanımızın, oğlunun hasta olmasına sebep olan o yaratıklar çok vahşi olduklarından dolayı, hayatlarını kaybetmelerinden korktular.

Hasan, bir müddet düşündükten sonra:

–  Sultanınızı nerede bulabilirim?

–   Sultanımızı neden soruyorsun ki?

–   Belki, ben bir çare bulabilirim.

Adam, Hasan’ın zayıf yapılı olmasına bakarak, küçümser bir şekilde bakarak:

–  Ne yapabilirsin ki, bu zayıf yapılı halinle. İri yarı insanlar bile gidip geri dönmeyi başaramadılar.

Hasan, adamın kendisini küçümsemesi biraz ağrına gitse de kendini toparlayarak adama sert bir şekilde:

– Benim zayıf halime bakıp da ne aldanıyorsun be adam. Nice insanlar vardır ki zayıf olmalarına rağmen birçok şeyleri başarmışlardır.

Adam, Hasan’ın ikazı üzerine utanarak:

–  Kusura bakma,  senin zayıf yapılı halini görünce şaşırdım bir an için.

Hasan, adamın özrünü kabul ederek sultanlarını nerede bulabileceğini tekrardan sordu. Adam, sultanlarının her hafta sonu milletinin dertlerini dinlediğini, bunun içinde ülkesinin her tarafına arabalar gönderip, milletinin kendi sarayına gelmesini sağladığını söyleyerek şöyle devam etti.

–   Hafta sonuna birkaç gün daha var. Eğer kalacak bir yerin yoksa bizde kalabilirsin. Böylece hem tanışmış oluruz, hem de sen, kalacak bir yer bulmuş olursun.

Hasan, adamı dinledikten sonra kalacak bir yeri olmadığı ve çok yorulduğu için, onun önerisini kabul ederek birlikte evlerine gittiler. Misafir kaldığı adamın evi sanki saray gibiydi. Ne yoktu ki evin içinde: Duvar duvar halılar, onbeş yirmi kişiyi ağırlayabilecek kadar büyüklükte yemek masası, gösterişli koltuklar… Adam, misafirini evinde güzelce ağırladıktan birkaç gün geçtikten sonra sultanın arabası geldi.  Adam, sultanın arabasının geldiğini haber vermesi üzerine Hasan, adama:

–  Siz de kaldığım birkaç gün için teşekkür ederim. Bu kaldığım birkaç gün içerisinde, benim rahat etmem için elinizden gelen çabayı gösterdiniz. Gösterdiğiniz bu çabayı asla unutmayacağım, dedi ve adamla vedalaşarak arabaya bindi. Sultana derdini anlatmak isteyenlerle beraber, sultanın sarayına doğru yola çıktılar.

Sultanın arabası hareket ettikten sonra geçtikleri şehirlere hayranlık içerisinde bakıyordu. Şehirler o kadar tertip ve düzenliydi ki, o şehirlere bakıp da hayranlık duymamak içten bile değildi. Şehirlerin bu kadar güzelliği tek bir şeyi işaret ediyordu: Sultanın adaletine ve ülkesini iyi yönetmesine, ne var ki o şehirlerde bile hüzün vardı. Belli ki sultanın sıkıntısı tüm ülkeye yayılmıştı.

Dağ, tepe, vadi, ova, kasaba,  şehir demeden arabayla gide gide nihayet sultanın şehrine vardılar. Sultanın bulunduğu şehir diğer şehirlerden daha güzeldi, tertipli ve düzenliydi. Şehrin içinde yerlerde tek bir çöp bile yoktu. Diğer şehirlere çöken hüzün burada daha çok hissediliyordu. Bu şehir dertlerini sultanlarına anlatmak isteyen insanlarla doluydu ve sürekli de artıyordu. Hasan, bu kadar çok insan selini görünce arabanın şoförüne dönerek hayret içerisinde:

–  Ne kadar çok insan var burada böyle, üstelik sürekli de artıyor.

Şoför, güler bir şekilde:

–  Bunda şaşılacak ne var ki, sultanımız o kadar çok adaletli ve hoş görülü ki hiç sıkılmadan, yorulmadan halkının isteklerini dinler, onların muratlarını yerine getirmek için adeta kendini paralardı. Ama ne yazık ki, birkaç yıldır sultanımız halkının isteklerini doğru dürüst yerine getiremiyor. Çünkü oğlu bilinmeyen bir hastalığa yakalandı. Bundan dolayı da halkın isteklerini yerine getiremiyor, dedikten sonra ileride bir yeri gösterip, sultanlarının kendi halkının isteklerini orada dinlediğini ve yolculuklarının burada son bulduğunu söyleyerek arabayı durdurdu. Arabanın durmasından sonra, arabadan aşağıya inerek şoförün tarif ettiği yere doğru ilerledi. Halkla birlikte içeriye girerek bir yere oturdu. İçeri girdikleri zaman sultan henüz daha gelmemişti. Sultanı beklerken halk birbirleriyle konuşuyor, dertleşiyorlardı. Halk birbirleriyle konuşurken, boru çalındı ve sultan içeri girerek makamına oturdu.

Hasan, sultanın geldiğinin farkına varmadan yanındaki zatla konuşuyordu. Onunla konuşması bitince yüzünü sultan çevirdi ve onu görür görmez de, ilk önce gözlerine inanamadı. Sonrada iyice inanmak için elleriyle gözlerini silerek tekrar baktı. Evet, evet oydu, sultan, çöldeki kapıdan içeri girince kendisine yolu tarif eden, beli iki büklüm olmuş olan zattı. O şaşkınlık içerisinde sultana bakarken, sultan da onu görmüş ve yanı gelmesini işaret etmişti. Hasan, sultanın kendisini çağırdığını görünce oturduğu yerden kalkarak, sultana doğru gidip onun karşısında durdu. Sultan, eliyle işaret ederek yanına oturmasını söyledi. Sultanın yanına oturan Hasan, onun hareketlerine, halkına nasıl davrandığına, nasıl konuştuğuna dikkat ederek ona hayranlığı bir kat daha arttı. Çünkü sultan halkıyla güler yüzle, o kadar tane tane konuşuyordu ki halkı onu o şekilde görüp de sıkıntılarını anlatmamaları belki de delilik olurdu.

Halkının isteklerini dinleyen sultan daha sonra her birinin isteklerini yerine getirmeleri için askerlerine emir verdi ve oturduğu yerden kalktı. Hasan’a doğru dönerek eğilip elinden tuttu.  Onu da oturduğu yerden kaldırarak peşinden gelmesini söyledi. Birlikte dışarı çıkarak şehrin içinde bir müddet yürüdüler. Arkalarından da araba onları takip ediyordu. Onları takip eden araba yanlarına geldi ve durdu. İkisi de birlikte arabaya bindiler. Araba, ikisi de birlikte binince hareket ederek sultanın sarayına doğru gitmeye başladı. Saraya gelince araba durdu. Şoför arabadan inip sultanın inmesi için arabanın kapısını açtı. Sultan arabadan indi ve Hasan’a da yardım ederek onun da arabadan inmesini sağladı. İkisi de arabadan inince birlikte saraya gittiler.

Sarayın içi o kadar güzeldi ki her taraf resimlerle, halılarla doluydu. Ayrıca, sarayın her bir köşesi çeşmelerle doluydu. Onlara baka baka sultanın dinlenip çalıştığı odasına geldiler. Sultan içeri girerek, kitaplıkların olduğu yere yöneldi. Orada masanın üzerinde bulunan bir defteri okumaya başladı. Peşinden, Hasan’da odaya girip sultanın karşısına oturdu. Sultanın hüzünlü haline bakarak:

–   Sultanım,  gerçi biliyorum ama yinede söyler misiniz derdiniz nedir?

Sultan, Hasan’ın sorusu üzerine okuduğu defteri kapatarak eline aldı. Oturduğu yerden kalkarak Hasan’ın karşısına geçti. Elindeki defteri açıp sayfaları çevirmeye başladı. Defterin ortalarına doğru geldiği zaman, sayfaları çevirmeyi bırakıp sayfadaki bulunan bir resmi Hasan’a doğru uzatarak:

– Bak şu sayfadaki resme, işte bu oğlumun ayağını ısırdığından beri, oğlum bir türlü iyileşmedi. Ne kadar hekim getirdiysek onlar bir türlü çare bulamadı. En son komşu ülkeden bir hekim getirdik ve o, oğluma bakınca ancak bunun çaresinin defterin içinde resmedilmiş olan yaratığın kuyruğunu ayağının üzerine koyup bir müddet bekletilirse iyileşebileceğini, bundan başka da çare olmadığını söyledi. Bende bunun üzerine hekime:

–   Peki, hekimbaşı bu yaratığı nerede bulabiliriz, diye sordum. O da bana:

–  Sultanım, maalesef o yaratıkların nerede olduklarını bende bilmiyorum. Zaten bildiğim kadarıyla onlar bir yerde durmaz, sürekli yer değiştirler, dedi bana. Bende bunun üzerine, her ne kadar yerlerini bilmesem de o yaratığı bulmak için ülkemde ne kadar babayiğit insan varsa hepsini sarayıma getirttim. O yaratığı bulmaları için emir verdim. Fakat gidenlerde bir türlü geri dönmediler. Onların hiçbirisi geri dönmeyince, onları gönderdiğime mi üzüleyim yoksa oğlumun hastalığına mı? İşte, bundan dolayıdır ki saçım sakalım ağardı ve belimin iki büklüm oldu.

Sultanın konuşması bitince defteri eline alan Hasan, resmi görünce ‘Ama ama, bu olamaz. Bu bu, o yaratık’ diye bir anda çığlığı kopararak, korku içerisinde elindeki kitabı yere fırlattı. O sırada çığlığı duyan sultanın askerleri koşarak odaya girdiler. Sultan da, askerleri de ne oldu diye birbirlerine bakınmaya başladılar. Hasan,  korkusu geçince yere attığı kitabı eline alarak:

– Sultanım, eğer bağırmamla sizi telaşlandırdıysam kusura bakmayın. Bu resimde gördüğüm yaratıklar çok vahşidirler. Ne bulurlarsa onu yerler. Hekimbaşının dediği gibi onların belli başlı yerleri yoktur.

Heyecan içerisinde Hasan’ı dinleyen sultan, askerlerine dönerek bir şey olmadığını, odadan dışarıya çıkabileceklerini söyledi. Daha sonra da Hasan’a doğru dönerek:

–  Peki, onların yerlerini biliyor musun?

– Evet biliyorum. Çünkü bende onların tutsağıydım. Eğer, o uçan gemisiyle gelen kral ve askerleri olmasaydı, şimdi bende burada olmayabilirdim, dedikten sonra o yaratıkların belki bir zayıf noktası vardır diye tekrar deftere baktı. Defterde yaratıkların müziği çok sevdiklerini, müziği dinledikleri zaman da adeta kendilerinden geçtiklerini, dansın sonuna doğru da gözlerinin görmez olduğunu, bu yüzdende uyuyup kaldıkları yazıyordu.

Sultan, yaratığın bulunabileceğini duyunca iyice umutlandı. Belki bir çare bulur diye çömelerek Hasan’ın elinden tutarak, adeta yalvarırcasına:

–  Ne olur evlat, hasta olan evladım benim tek evladım ve tek varisim.  Ondan başka tahtımı bırakacak kimsem yok. Ona bir şey olursa ülkem yok olur gider. Onun için yaratığın bulunup getirilmesi gerek. Bana bu iyiliği yapabilir misin?

– Tamam, sultanım. Elimden geleni yapmaya çalışacağım.

–  Mademki, bana bu iyiliği yapacaksın. O zaman senin yanına bir bölük askerimi vereyim.

Hasan, sultanın sözünü keserek:

– Sultanım, dediğim gibi onlar çok vahşidirler. Nereden ve nasıl çıktıkları belli olmaz. Avlarını tuzağa düşürmek için de her türlü hileye başvururlar. Askerleriniz, eğer benimle beraber gelirlerse hayatları tehlikede olabilir. Bu yüzden ben tek gideceğim.

–   Peki, evlat senin dediğin gibi olsun, diyerek odadan dışarıya çıktı. Odanın dışında bekleyen askerine acele tarafından bir araba hazırlatılması için emir verdi.   Asker emri alır almaz koşarak araba hazırlattı ve geri dönerek arabanın hazır olduğunu bildirdi.  Araba hazır olunca Hasan, sultandan yaratığı yakalayıp getirmesi için çuval istedi. İsteği yerine gelince sultan, Hasan’a:

–  Senin kurtulmana vesile olan o kralı tanıyorum. Onun babası, benim çok yakın dostumdu. Kendisini tanımam ama şayet görürsen, baba dostunun sana selamı var, diye söylersin, dedikten sonra Hasan’ı arabaya binmesine kadar eşlik etti ve onunla vedalaşarak sarayına geri döndü. Hasan arabaya binince arabanın şoförü nereye gideceklerini Hasan’dan öğrenerek yola çıktı. İstediği yere gelince de durdu. Arabanın şoförüyle vedalaşarak yaratıkların kendisini yakaladıkları kayalıklara kadar geldi. Uğultulu kayalıkların uğultusuna aldırmadan yukarı doğru tırmandı. Kayalıkların ortasına gelince orada bulunan küçük bir delikten içeriye doğru girerek yaratıkların orada olup olmadıklarını kontrol etti. Hepsi oradaydı ve sultanın yarattıkları bulmaları için gönderdikleri yiğitlerin hepsi de yaratıkların tutsağıydı. Gizlice onlara görünmeden yanlarına yaklaştı. Tam arkalarına gelince hafifçe türkü söylemeye başladı. Yaratıklar müziği duyunca hep birlikte dans etmeye başladılar ve aynen defter de yazdığı gibi dansın sonuna doğru uykuya daldılar. Hasan, bu fırsattan istifade ederek yiğitlerin hepsini hapsedildikleri yerden kurtardı. Daha sonra uyumakta olan yaratıkların birini alarak çuvalın içine koydu. Çuvalın ağzını sıkıca bağladı ve kurtardığı yiğitlerle beraber kayalıklardan çıkarak sultanın ülkesine geri döndüler.

Ülkelerine geri dönen yiğitler, sultanın sarayında birkaç gün dinlendikten sonra sultanla vedalaşarak ailelerinin yanlarına geri dönmek için izin istediler. Sultan, yiğitlerin izin istemeleri üzerine, yiğitlerin hepsine gösterdikleri cesaretten dolayı teşekkür ederek, her birini ailelerine geri gönderdi. Yiğitler ailelerine geri dönmek için yola çıkınca sultan, Hasan’a dönerek alnından öptü ve:

– Teşekkür ederim oğul. Beni büyük bir yükten kurtardığın için, dedi.

Hasan, sultana önemli değil dedikten sonra sırtındaki çuvalı yere indirerek ağzını açtı. Yaratık çuvalın içinde öylece uyanmadan yatıyordu. Yaratığı sultana gösterdikten sonra çuvalın ağzını tekrardan bağladı. Sultan, yaratığı görünce sevinç içerisinde Hasan’a, odasına gelmesi söyledi. Bunun üzerine beraber sultanın çalışma odasına gittiler. Sultan çalışma odasına girince kitaplığa yöneldi. Kitaplığın içinden bir kitabı alınca kitaplık gürültüyle beraber yana doğru kaydı. Orada gizli bir bölme ortaya çıktı. Sultan, Hasan’a peşinden gelmesini işaret ederek gizli bölmeden içeri girdi. O gizli bölme bir odaya açılıyordu.  Sultan o odadan içeriye girerek odada bulunan yatağı gösterdi. Yatakta yakışıklı bir delikanlı yatıyordu. Sultan o delikanlının kendi oğlu olduğunu söyleyerek yanına gitti ve ağlamaya başladı. Sultan ağladığı sırada da etraftan su sesi gelmeye başlamıştı. Hasan, onları görünce yanardağdan aşağıya doğru düşerken duyduğu ağlama ve su sesinin nereden geldiğini anladı. Bütün bu olanları düşünürken sultanın sesiyle kendine geldi. Toparlandıktan sonra da sultanın yanına giderek çuvalı tekrardan açtı. İçindeki yaratığı uyandırmadan sultanın, oğlunun ayağının üzerine bıraktı ve iyileşip iyileşmeyeceğini anlamak için beklemeye başladı. Sultanın oğlu, garip yaratığın üzerine bırakılmasından hemen sonra üzerine yavaş yavaş kendine gelmeye başlayıp gözlerini tamamen açıp etrafa bakındı. Sultan, oğlunu o şekilde görünce sevinerek üstüne kapanıp ağlamaya başladı. Oğlu tamamen kendine gelince babasının yüzüne bakıp:

–  Ne oldu bana, niçin herkes başımda toplanmış ve sen, baba niçin başımda ağlıyorsun?

Sultan, oğlunun sorusu üzerine bütün başına gelenleri baştan sonuna kadar anlattı.  Sultanın oğlu, babasından olup bitenleri dinledikten sonra Hasan’a dönerek kendisini hastalıktan kurtardığı için teşekkür etti. Hasan, sultanın oğluna o yaratığı nereden bulduğunu ve ayağını nasıl ısırdığını sordu. Sultanın oğlu, Hasan’ın sorusu üzerine yattığı yataktan doğrulup odasında bulunan kafesi göstererek:

–   Şu karşıdaki kafesi görüyor musun?

–   Evet, görüyorum.

–   İşte o kafese bu yaratıklardan birini ülkemin içinde gezi yaparken, bir su kenarında su içerken yakaladım ve bir çuvalın içine koyarak saraya getirdim. Sarayda demir kafes yaptırarak yaratığı oraya hapsettim. Hapsettikten sonra zaman zaman gidip onunla kafesi açmadan hal ve hareketlerini gözlemliyor ve her bir hareketini defterime kaydediyordum. Bir gün onun resmini yapmaya niyetlendim. Onun yanına giderek resmini yapmaya başladım. Resim yaparken de bir taraftan müzik çalıyor, bir taraftan keyifle onun remini yapıyordum. Bir ara resim yapmayı bırakıp ona baktığım zaman, onun müzikten hoşlandığını gördüm. Müzik çalarken yerinde dans ettiğini, dansın sonuna doğru da gözlerinin görmez olduğunu fark ettim. Gözleri görmez olunca da uykuya daldıklarını gördüm ve bunların hepsini defterime kaydettim.  Böyle günler gelip geçerken bir gün nasıl olmuşsa kafesin kapağını açmış. Bende bunun farkına varmadan gelip hal ve hareketlerini gözlemlerken, o da bunun üzerine kafesin kapağını açarak üzerime atladı ve ayağımı ısırıp gizlice saraydan kaçtı. Ayağımı ısırdığı o gün bir şeyim yoktu. Fakat ertesi gün ayağım şişmeye başladı ve kendimde halsizlik hissetmeye başladım. Ayrıca başım dönmeye başlamıştı. Ondan sonra neler olduğunu hatırlamıyorum.

Hasan, sultanın oğlunu dinledikten sonra sultanın yanına giderek:

–   Sultanım, oğlunuz artık iyileştiğine göre, müsaade ederseniz ben gitmek istiyorum. Birde evime giden yolu bulmak için ne tarafa doğru gideceğimi söylerseniz sevinirim, diyerek sultandan izin istedi. Sultan, Hasan’ı alnından öperek:

–   Oğul,  sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Bana, oğlumu iyileştirerek çok büyük bir iyilik yapmış oldun, Hem ülkemin geleceğini kurtarmış oldun hem de bana evlat acısını bir daha tattırmamış oldun.

Hasan, sultanın bana tekrardan evlat acısı tattırmadığın için sözü üzerine merak içerisinde:

–  Sultanım, siz evlat acısını tekrar tattırmadığınız için,  bana teşekkür ettiniz. Yoksa sizde mi evladınızı kaybettiniz?

–  Evet, evlat, bende evladımı kaybettim. Ben, yıllarca evlat hasreti çektim. Yıllar sonra hasta olan bu evladımdan önce bir oğlum daha oldu. Onu çok sevmiştim. Yıllarca evlat hasreti çektikten sonra o evladımla yüzüm gülmüştü. Ne var ki o evladımın bir gün çok hasta olduğunu öğrendim. O günden sonra gözlerimin önünde günbegün eriyip gitti. Bir gün halkımın isteklerini dinlediğim gün gelen bir haberle adeta yıkıldım kaldım. Aldığım o haberde evladımın öldüğünü öğrendim. Onun ölümünden sonra evlat acısı içimi yakıp kavurdu.  Oğlumun ölümünden iki yıl sonra bu evladım dünyaya geldi. Onunla evlat acısını unuttum ve tüm sevgimi ona verdim. Yıllar öylece gelip geçti.  Yıllar sonra da ikinci oğlumun bu acısı, beni bayağı yıprattı.

Hasan, sultanı teselli ederek, kendisinin de aynı acıları yaşadığını, evlat acısının zor olduğunu söyleyerek, derdini anladığını belirtti. Ardından yaratık uyanmadan, yaratığı sultanın, oğlunun ayağının üzerinden kaldırıp tekrar çuvalın içine koydu ve çuvalı sırtına aldı.

Sultan, Hasan’a teşekkür ettikten sonra onu sarayın dışına kadar refakat etti.  Sarayın dışına çıkınca sultan, araba hazırlatarak Hasan’a ancak kayalıkların oraya kadar yolu tarif edebileceğini ondan sonrasını bilmediğini söyledi.  Hasan, sultanı dinledikten sonra onunla vedalaşarak arabaya binerek evinin yolunu bulmanın ümidiyle yola çıktı. Sultan, araba hareket edip gözden kayboluncaya kadar arkalarından bakarak sarayına geri döndü.

Hasan, hüzünlü fakat mutlu bir şekilde arabayla gidiyordu. İçinde sultana yaptığı iyiliğin sevinci vardı. Şehirlerden geçtikçe sultanın mutluluğu sanki herkese yansımış gibiydi. Ülkede bayram havası yaşanıyordu. Kayalıkların oraya kadar mutlu bir şekilde arabanın şoförüyle konuşa konuşa yol aldılar. Kayalıkların oraya gelince şoförle de vedalaşarak arabadan indi. Yaratığı aldığı yere bırakmak için dikkatli bir şekilde kayalıklara doğru tırmanmaya başladı. Kayalıklardan içeri girdiği deliğe kadar gelip oradan içeriğe gizlice girdi. Yaratıklar yine oradaydılar ve yine yiyecekleri bir av yakalayıp kafesin içine hapsetmişlerdi. Onlara görünmeden biraz daha ilerleyince hapsettiklerinin kendisini onların elinden kurtardığı kral olduğunu gördü. Hem onu kurtarmak hem de kendisini o yaratıkların elinden kurtardığı için, yaptığı iyiliğe karşı bir iyilik olması açısından yarattıkları uyutmak için tekrardan hafifçe türkü söylemeye başladı. Yaratıklar duydukları türkü karşısında dans etmeye başladılar. Dansın sonunda gözleri görmez olup uyumaya başlayınca kafesin oraya giderek kralı hapsolduğu kafesten kurtardı. Yaratıklar uyanmadan ikisi de beraber kayalıklardan aşağıya indiler. Kral kurtulunca Hasan’a sarılarak:

–   Beni onların elinden kurtardığın için sana ne kadar teşekkür etsem yine de azdır, dedikten sonra, ben sana onlarla yıllardır savaştığımızı söylemiştim. Ama şunu söylemeyi unutmuşum. Onlar ilk önceden böyle tuzak kurup kafesin içine hapsetmezlerdi. Ne olduysa şu birkaç yıl içerisinde oldu. Onlar hem çeşitli tuzaklar kurmayı öğrendiler hem de kafesler kurarak avlanmaya başladılar.

Hasan, kralı dinleyince sultanın, oğlunun sözleri aklına geldi. Demek ki sultanın oğlu o yaratığı kafese hapsedince yaratık ondan öğrenmiş ve uygulamaya başlamışlardı. Kayalıklardan aşağıya inince kafasındaki düşünceleri krala söyledi. Kral, yaratıkları nasıl uyuttuğunu merak ederek:

–   Bana,  yaratıkları nasıl uyuttuğunu söyler misin?

Hasan, kralın sorusu üzerine:

–  Size yaratıkları nasıl yakaladığımı söylerim ama bir şartla.

–   Nedir o şartın?

–   Yaratıklara zarar vermeyeceksiniz.

–  Peki, ama neden? Sen de biliyorsun ki onlar vahşidirler.

–  Biliyorum ama onlar da can taşıyorlar. Hiçbir canlıya kötü davranılmasına gönlüm razı olmuyor. Onun için onlara zarar vermeyeceğinize dair bana söz vermelisiniz.

Kral, onlara zarar vermeyeceklerini söyleyince, Hasan, şayet yaratıklara esir düşerseniz hafifçe türkü söyleyin. Onlar türküyü duyunca dans etmeye başlarlar. Dansın sonuna doğru gözleri görmez olur ve daha sonra da uykuya dalarlar. Onlar uykuya dalıca da sizler onların elinden kaçıp kurtulursunuz, diyerek komutanla vedalaşarak sakin bir şekilde kayalıklardan uzaklaştı. Kayalıklar görünmez olunca bir yol bulmak için sağa sola bakındı. Fakat bir türlü yol bulamadı ve şaşırıp kaldı. O şaşkınlık içerisindeyken ileride beyaz bir şeyin kendisine doğru yaklaştığını gördü. Dikkatli şekilde bakınca onun alnında küçük bir beyazlığı olan siyah bir at olduğunu fark etti.  At iyice yaklaşınca başından tutarak sevmeye başladı. O kadar sevimli bir attı ki, bakmaya doyamıyordu. Atı severken şaşırtacak bir şey oldu, at kanatlanarak dile geldi:

– Ey insanoğlu! Eğer yolunu bulmak istiyorsan üstüme bin, yelelerime sıkı tutun, gideceğin yere götüreyim. Yalnız dikkat et, üstümdeyken yelelerimi sakın bırakma.

Hasan, şaşkınlık içerisinde atı dinledikten sonra, kendi kendine: ‘Bu at, nasıl kendi kendine koştu ve kanatlandı’ diye düşündü ve o şaşkınlık içerisinde atın üzerine bindi. At kanatlarını açarak havalandı ve birlikte uçmaya başladılar. Atın üstündeyken, bir ara unutarak ellerini atın yelelerini tutmayı bıraktı. İşte o anda atın üstünden hızla düşmeye başladı.  Tam yere düşecekken hafif bir rüzgârla birlikte içinden el çıkarak Hasan’ı arkasından tuttu ve o hızla yukarı doğru çıkmaya başladı. Atın uçtuğu yere kadar yükseldi. Kendisini tuttuğu el, atın üzerine bırakınca ortadan kayboldu. At, Hasan’ı görünce:

– Ben, sana dememiş miydim, yelelerimi sıkı tutun diye. Bak gördün mü yelelerimi bırakınca ne oldu. Şimdi yelelerimi sıkı tut ve bir daha bırakma, dedikten sonra hızlı bir şekilde yol alarak çölün ortasındaki dört yol ayrımına geldiler. At dört yol ayrımına gelince aşağıya inerek Hasan’ı sırtından indirdi ve ona, bundan sonraki kapıların sonunda karşısına çıkacağını söyleyerek geldiği gibi hızla yükselerek uçup gitti.

BATI KAPISI

Dört yol ağzına gelince Doğu Kapısında şiddetli sarsıntılar meydana gelmeye başladı. Karşılaştığı bu sarsıntılar o kadar kuvvetliydi ki, yerinden bile kıpırdayamıyordu. Sarsıntılar geçmesinin hemen peşine ortalığı toz duman kapladı ve Doğu Kapısı ortadan kayboldu. Doğu Kapısı kaybolduğu için, kapılar üçe düşmüş ve bu kapıların her birinin etrafında duvardan setler oluşmaya başlamıştı. Oluşmaya başlayan setler oldukça esnekti ve dokundukça çeşit çeşit sesler çıkarıyorlardı.

Hasan, setlere dokundukça onların verdiği huzur ortamına aldanmamak ve ailesine bir an evvel kavuşmak için, bu seferde belki bu yol doğrudur diye Batı Kapısı yazan yola doğru gitmeye başladı. Batı Kapısı yazan yol eğri büğrü ve toz toprak olduğundan dolayı bir müddet sonra ayaklarını bastığı yerlerden toz kalkmaya başladı. Tozlar her tarafı kapladığı için nereye gideceğini şaşırıp yolunu kaybetti. Toz toprak yere indiği zaman kendisini çamurlu, batak bir alanda olduğunu gördü. Çamurlu alanda hiçbir iz, yol olmadığından nereye gidecek, hangi yolu izleyecekti. İşte, bunu bilemiyor, çaresizlik içerisinde sağa sola bakınıp duruyordu.

Çaresizlik içerisindeyken kendi kendine ‘Ben, niye çaresizlik içerisinde kalıyorum ki. İçinde bulunduğum şu durumdan kurtaracak bir çare çıkar, mutlaka’ diye düşündü ve yere çömelip nereye gideceğini bulmak için çareler aramaya başladı. Tam o sırada çamurlu alanın her tarafından kurbağalar çıkmaya başladı. Bu kurbağalar bir araya gelip bağırmaya başladılar. Onların bağırtısı öyle şiddetliydi ki kulakları sağır edebilecek cinstendi.  Kurbağaların seslerini duymamak için ellerini kulaklarına kapatıp ayağa kalktı. Ayağa kalktığı sırada şaşırtacak bir şey oldu. Kurbağaların bağırtısından çamurlu yol dümdüz oldu ve beyaz tavşan yine ortaya çıktı. Ardından adeta peşimden gel der gibi Hasan’ın yüzüne baktı. Daha sonra arkasını dönüp hızla koşarak uzaklaşmaya başladı. Tavşanın gittiği yerde meyve ağaçlarıyla dolu bir yol oluştu. Bunu gören Hasan, bütün çaresizliğin sonunda bir çıkış kapısı çıkıyor, dedikten sonra, tavşanın her seferinde kendisine yol göstermesine hayretler içerisinde bakıp meyve ağacıyla dolu olan yoldan gitmeye başladı.

Gittiği o yoldaki meyve ağaçları o kadar güzel görünüyorlardı ki, onlara baktıkça içi mest oluyordu. Bu meyve ağaçlarının her birinde değişik değişik meyve ağaçları vardı. Onlara baka baka giderken, meyve ağacının birinin içinde oyuk olduğunu gördü ve içinden gökkuşağı şeklinde renkler çıkıyordu. Merak içerisinde oyuğa doğru gidip gökkuşağına baktı. Gökkuşağının içinde ayna vardı ve gökkuşağı ondan yansıyordu. Aynayı görünce kendi kendine ‘Burada da mı karşıma ayna çıktı’ bu sözü söyledi, ama aynalara bakmayı çok sevdiğinden, aynanın cazibesine daha fazla tahammül edemeyip, ona doğru elini uzatarak aynayı eline aldı. Aynayı eline aldığı sıra, ayna öyle sıcaklaşıp kızdı ki elini yaktı. Bu yüzden mecburen aynayı elinden bırakmak zorunda kaldı. Ayna yere düşünce param parça oldu ve her bir parçası sağa sola dağılıp kayboldular.

Ayna kırıldıktan iki üç dakika sonra meyve ağaçları yok oldu ve karşısına mavi bir kapı çıktı. Kapının önünde de şöyle bir yazı vardı: ‘Bu kapı hüzün, sevinç ve barışma kapısıdır.’  diye bir yazı vardı. Yazıyı okuduktan sonra kapıya yanaştı. Bu kapının da, tıpkı Doğu Kapısında olduğu gibi üzerinde anahtarı yoktu. Kapının üzerinde anahtarı göremeyince kendi kendine:

– Acaba, burada da kurdun söylediği sözü söylesem, kurt gelir mi? Diye düşündü ve daha sonra kurdun bu kapıda da gelip gelmeyeceğini anlamak için üç defa ‘Kurt neredesin, gel de açılmaz olan bu kapıdan kurtar beni’ dedi ve beklemeye başladı. Beklentisi çok sürmeden gök gürlemesine benzer bir uğultu koptu ve ardından siyah beyaz,  Sibirya kurduna benzer bir kurt çıktı. Kurdun ağzında bir anahtar vardı. Kurt yanlarına yaklaşarak ağzındaki anahtarı yere bırakıp dile geldi ve kapıyı nasıl açabileceklerini gösterdi. Daha sonra ağzındaki anahtarı yere bırakarak geldiği gibi ortadan kayboldu. Hasan, kurdun kaybolmasından sonra yerdeki anahtarı alarak, kapıyı açıp içeriye girdi. Kapıyı açtığı zaman ileriye doğru düz bir koridor vardı. Koridorun her tarafında çeşitli resimler vardı. Bu resimlerin kimisi hüzün veriyor, kimisi de sevinç ve mutluluk veriyordu. Bu hüzün veren resimlerin bazılarında bir evladın babasından ayrıldığı, o babanın da evladı ayrılırken arkasından ağladığı resmedilmişti. Diğerlerinde ise babasından ayrılan evladın geri dönüp babasıyla buluşması, babasının da sevinçten ağladığı resmedilmişti. Bir başka resimde ise iki dostun birbirlerine küsmesi ve daha sonra da hatalarını anlayıp birbirleriyle barışmaları anlatılıyordu. Bir başka resimde ise birbirlerini seven iki insanın mutluluğu gösteriliyordu.

Duvarların kenarlarında asılı olan resimlere hayranlık içerisinde baka baka ilerlerken yerde bulunan üzeri kırmızıya boyanmış taşı göremedi ve onun üstüne bastı. Kırmızı taş Hasan’ın üzerine basmasıyla beraber resimler geriye doğru gitmeye başladı ve ardından resimlerin bulunduğu yerlerden su çıkmaya başladı.  Hasan, suyu görünce boğulmamak için adımlarını hızlandırarak koridorun içinde koşmaya başladı. O şekilde koşarak koridorun sonuna gitti ama su her tarafı kaplamıştı. Su her tarafı kapladığından dolayı nefes almakta zorlanmaya başladı. Belki birazcık olsa da nefes alabileceğim bir yer vardır diyerek suyun içinde yüzmeye başladı. Nefesi tıkanıncaya kadar yüzdü. Artık suyun içinde boğulacağım diye düşünmeye başladı. Nefesi tükenip denizde boğulacağını zannettiği sırada büyük bir balığın geldiğini gördü ve bu balık balinaya benziyordu. Onu görüp, ondan kurtulmaya çalışırken balina hızla gelip ağzını açtı ve kendisini yuttu. Balığın karnında nefes alıp, denizde boğulmaktan kurtulmuştu ama bu seferde balığın karnında hapsolup kalmıştı. Balığın karnındayken oturup elini başına alarak ‘Nedir benim, bu aynalara olan tutkunluğum. Başıma bütün sıkıntıları açan aynalar değil mi?’ diye düşünmeye başladı.

Hasan, balığın karnında düşünceler içerisindeyken karnının acıktığını hisseti. Açlığını gidermek başını kaldırıp balığın midesinin içine bakmaya başladı. Balığın karnında yiyebileceğim tarzda bir yiyecek var mı diye elini uzatıp balığın karnını yokladığı sırada balık harekete gelerek Hasan’ı ağzından dışarıya fırlattı ve ardına bile bakmadan yüzüp uzaklaştı. Balığın karnından kurtulmasına kurtulmuştu ama bu seferde denizin ortasındaydı. Görünürlerde tek bir kara parçası bile görünmüyordu. Ne tarafa yüzeceğini bilemeden yoruluncaya kadar yüzdü. Yorulup yüzmeyi bıraktığı sırada denizin içinde yüzen odun parçası gördü. Son bir gayretle ona doğru yüzerek odunu yakaladı. Yorgunluğunu gidermek için onun üstüne çıktı. Aşırı yorgun olduğundan dolayı odunun üzerine çıkar çıkmaz uyumaya başladı.  Uyandığı zaman çoktan gece olmuş, yıldızlar çıkmıştı. Ayağa kalkıp odunun üzerine oturup etrafı seyretmeye başladı. Havada hafif bir meltem esintisi vardı.  Denizde yakamoz çıkmıştı. Balıklar etrafında yüzüyorlar, adeta ona eşlik ediyorlardı. Bir müddet balıkları seyretti. Balıklar ileride bir karartının görünmesiyle denizin dibine doğru dalıp kayboldular. Karartı yaklaşınca, onun Doğu Kapısında gördüğü ve kendisini kovalayan karabulut olduğunu anladı. Onu görünce ‘Karabulut benden ne istiyor, onu bir türlü anlayamadım.’ diyerek, ondan kurtulmak için üstüne oturduğu odunu yüzdürmeye başladı. Odunu yüzdürmesine rağmen karabulut iyice yaklaşmış ve nefesini ensesinde hisseder olmuştu. Tam ona yakalanacakken kendisini her zaman ondan kurtaran el rüzgârla beraber çıktı ve arkasından tutarak karabuluttan iyice uzaklaştırdı. Karabuluttan uzaklaştığına tam sevinecekti ki, bu sefer de arkasından tuttuğu el kendisini denizin ortasına bırakıverdi.

Hasan, yine denizin ortasında tutunacak bir dalı olmadan öylece kalmıştı. Nereye gideceğini bilemediği için yüzmekten vazgeçip, deniz tuzlu olduğundan dolayı batmamasına güvenerek denizin ortasında sırtının üstüne dönüp kollarını da yana uzatarak öylece kaldı. Sırtını döndüğü sıra, Doğu Kapısında başına konup kendisini uyaran beyaz kuş ortaya çıktı. Başının üstünde bir iki tur attıktan sonra gelerek kafasına kondu. Daha sonra dile geldi ve Hasan’a:

– Yüzünü çevir de ileriye bak, diyerek uçup gitti. Kuşun uçup gitmesinden sonra, yüzünü denize doğru çevirince ileride kendisine doğru gelmekte olan bir sal olduğunu gördü. Sal iyice yaklaşınca son bir gayretle ona doğru yüzerek üstüne çıktı. Salın üstündeyken hava önce kararmaya başladı. Daha sonra şimşekler çakıp ardından yağmur yağmaya başladı. Deniz, yağmurun yağmasından sonra kabarmaya başlayıp, Hasan’ın üzerinde bulunduğu salı etrafa savurmaya başladı. Hasan, bunun üzerine, üzerinde bulunduğu saldan düşmemek için ona iyice tutundu. Deniz, kabarıp salı sağa sola savurduğundan dolayı Hasan’ı tamamen terkedilmiş olan bir geminin olduğu yere kadar sürükledi.

Karşısına çıkan bu geminin etrafına sis çökmüştü ve ilk bakışta insana ürperti veren bir görüntüsü vardı. Geminin her tarafı kırık dökük ve güvertesinin çoğu yeri paslanmış durumdaydı. Bütün bu korkucu durumu görüp gemiden uzaklaşmak isterken, geminin güvertesinde aynaya benzer bir cisim gördü. Başına gelen bütün sıkıntıların aynalara bakmasından kaynaklandığını bildiği halde, yine aynanın parlaklığına dayanamayıp üzerine bindiği salı gemiye yanaştırdı. Gemiye yanaşınca, geminin yarısından aşağı doğru sarkmış bir ip gördü ve onun yardımıyla geminin güvertesine doğru tırmandı. Geminin yarısına gelince ipin bittiğini, ipin bitiminden itibaren geminin güvertesine kadar merdiven olduğunu görerek, ona tırmanıp geminin güvertesine çıktı. Geminin güvertesine çıkınca, geminin dışarıdan göründüğü gibi olmadığı, temiz ve bakımlı olduğu görülüyordu.

İçinde bulunduğu gemi, sanki hiç terk edilmemiş gibiydi. Ne olmuştu da geminin kaptanı ve tayfaları gemiyi terk etmişlerdi. O merak içerisinde gemiyi dolaşmaya başladı. Önce kaptanın kamarasına çıktı. Kaptanın kamarasını açar açmaz lağım fareleri karşılaştı ve her tarafı kemiriyorlardı. Lağım fareleri Hasan’ı görüp üstüne atlamaya çalışacakken, o korkuyla kaptanın kamarasından hızla çıkarak diğer odalara bakmaya başladı. Her odayı gezdikçe aynı manzarayla karşılaştı ve korkuyla kendisini geminin güvertesine zor attı. Bütün odaları dolaşınca kaptanın ve tayfalarının gemiyi neden terk ettiklerini anladı. Geminin içinde tek dolaşmadığı yer makine dairesi kalmıştı.  Makine dairesine gidip gitmemeye karar vermek için geminin güvertesine oturarak düşünmeye başladı. Daha sonra lağım farelerinden korkmasına rağmen makine dairesine gitmeye karar verdi ve son bir cesaretle ayağa kalkarak makine dairesine doğru yöneldi.   Makine dairesine gidince korkunç bir manzarayla karşılaşarak olduğu yerde dondu kaldı.  Hasan’ın öğlece donup kalmasının sebebi ise makine dairesinin diğer odalardan daha vahim bir vaziyette olmasıydı. Lağım fareleri makine dairesinde kemirmedik hiçbir şey bırakmamışlar ve geminin tamamen durmasına sebep olmuşlardı. Hasan, o manzarayı görüp tam geri çekilecekken fareler üzerine saldırmaya başladılar. Fareler üzerine saldırınca eliyle üzerine saldıran fareleri yere atarak makine dairesinden uzaklaşmaya başladı. Geminin güvertesine kadar koştu. Lağım farelerinin arakasından geldiklerini görünce gemiden denize doğru atladı. Salın denizde halen daha durduğunu görünce üstüne binerek gemiden bir an evvel uzaklaşmak için eliyle salı uzaklaştırmaya çalıştı. Gemiden korku ve heyecan içerisinde biraz uzaklaşıp, lağım farelerinin tehlikesi kalmayınca derin bir ‘oh’ çekerek salın üzerine uzandı.

Hasan, gemiden uzaklaşıp gördüğü manzarayı unutmaya çalışırken ani bir rüzgâr çıktı ve gemiyi sallamaya başladı. O sarsıntılar sırasında gemiden uğultular geliyor, geminin çeşitli yerlerinden duman yükseliyordu. Gemiden uzaklaşıp, uğultular arasında ona doğru bakarken bir ara gemiden ‘imdat! Kurtaran yok mu?’ diye sesler gelmeye başladı. Gemiden gelen sesleri ilk duyduğunda duyunca, bunun uğultu olabileceğini zannederek önemsemedi. İkinci defa aynı sesi duyunca, bu seslerin uğultu olamayacağını, geminin içinde birinin olduğunu ve o seslerin mutlaka ondan gelebileceğini düşündü.

Gemide her kim varsa bütün güçlüklere rağmen onu farelerin elinden kurtarması gerektiğini düşünüp geri döndü. Hızlı bir şekilde gemiye tekrardan çıkarak sesin nereden geldiğini bulmaya çalıştı. Salın üstündeyken duyduğu sesi gemiye çıkıp aramasına rağmen, bir türlü sesin nereden geldiğini bulamadı. Sesin nereden geldiğini bulamayınca, o sesin hayal olabileceğini tahmin ederek tam gemiyi terk edecekken makine dairesinden ‘imdat! Kurtaran yok mu?’ diye sesler, tekrardan gelmeye başladı. Sesi duyup, onun yanılgı olmadığını anlayarak makine dairesine doğru inmeye başladı. Makine dairesine doğru inerken fareler üstüne çıkmasına rağmen, onlardan korkmamaya çalışarak makine dairesine indi. Ses makine dairesinde, makinelerin çalıştırıldığı yerden geliyordu.

Sesin geldiği yönü bulunca o yöne doğru fareleri ayağıyla sağa sola doğru iterek makinelerin çalıştırıldığı yere gitti. O, odayı açınca içeride kapısı tamamen paslanmış, etrafı demir parmaklıklarla çevrili başka bir oda gördü ve odanın içinde elleri, kolları ve ayakları bağlı bir şekilde, yerde yatan birini gördü. Demir parmaklıklar içerisinde olan adam yaralıydı ve etrafını fareler sarmış kemirmeye çalışıyorlardı. Yaralı adamın etrafının fareler tarafında çevrildiğini gören Hasan, onu farelerden kurtarmak için koşarak paslı demir kapıyı açarak içeriye girdi. Orada, fareleri ayağıyla sağa sola iterek adamın yanına vardı. Yere eğilerek onu uyandırmaya çalıştı. Yaralı adam hafifçe gözlerini açarak yalvarırcasına ‘ne olur kurtarın beni’ diyerek bayıldı. Hasan, adamın bayıldığını görünce ellerini, kollarını ve ayaklarını açarak onu sırtına alıp, yaralı adamı fazla sarsmadan yavaşça makine dairesinden geminin güvertesine çıktı.  Geminin güvertesine çıkınca farelerin her tarafı kaplayıp kemirdiklerini gördü. Farelerden korkmasına rağmen hem kendisini hem de sırtındaki yaralı adamı kurtarmak amacıyla, onların üstüne basa basa geminin korkuluklarına kadar geldi. Orada olan merdiven yardımıyla geminin ortasına geldi. Orada merdivenlerden aşağıya doğru sarkan ipi tutunup denize inerek salın üstüne çıktı ve gemiden uzaklaşmaya başladı. Hasan’ın, gemiyi terk etmesinden sonra, gemi büyük bir gürültüyle batarak sulara gömüldü.

Gemiden ayrılıp, yaralı adamla birlikte denizde yol almaya başlayan Hasan, düşüncelere daldı ve içten içe ‘oflar’ çekiyor, salın bir ucundan öbür ucuna doğru dolanıp duruyordu. Bu hareketlerinden ailesini özlediğini belli ediyor, o yüzden de sağa sola gidip geliyordu. Bu, sağa sola gidip gelmeler arasında kendi kendine ‘Ailemin yanına nasıl gidebilirim. Ortalıkta ne bir iz, ne bir yol.  Zaten her gittiğim yolda başa dönmeme neden oluyor.’  Diye düşünüyor, ailesini göremediği için, içten içe ağlıyordu. Ama yine de ümidini kaybetmemeye çalışıyor, sabrediyordu. Çünkü, biliyordu ki bu sabrın ve ümidin sonunda ailesine kavuşacak, onlarla mutlu olacaktı.

Bu düşünceler içerisindeyken yaralı adamın iniltisiyle kendisine geldi. Adama dönerek nesi var diye kontrol etmeye başladı. Yaralı adamın sadece ayağı yaralıydı ve çok kan kaybediyordu. Böyle kan kaybetmesi adamın ölümüne yol açabilirdi. Onun için kanı durdurmak amacıyla sırtındaki hırkasını çıkararak adamın ayağı nereden kanıyorsa oranın üstünden bağlayarak kanamayı durdurmaya çalıştı. Biraz sonra kan durdu ama bu seferde adamın ayağı morarmaya başladı ve adamın iniltisi iyice artmaya başladı. Hasan, adamın ayağını o şekilde görünce ‘herhalde adamın ayağını fazla sıktım’ diyerek yaralı adamın ayağına sardığı hırkasını çıkardı. Acaba ne yapabilirim düşüncesi içerisinde beklerken uzaklardan kendisine doğru bir aynanın yaklaştığını gördü ve bu aynanın üzerinde uzaktan tam seçemediği birşeylerin hareket ediyor gibiydi. Ayna iyice yaklaştığı zaman, aynanın üzerinde hareket eden nesnenin kendisine her zaman yardım eden tavşan olduğunu gördü ve tavşanın ağzında da bir kutu olduğu görülüyordu.

Ayna yaklaştı yaklaştı ve başının üzerinde durdu. Üzerindeki tavşan, aynanın üstünden atlayarak ayaklarının dibine vardı. Ağzında tuttuğu kutuyu yere bırakarak geri dönüp aynanın üstüne zıpladı ve geldiği gibi ortadan kayboldu.

Hasan, tavşanın ortadan kaybolmasından sonra kutunun içinde ne olduğunu merak edip içini açtığı zaman, sevincinden ne yapacağını bilemeyip havalara zıpladı. Acaba, ne görmüştü kutunun içinde. Kendisini bu kadar çok heyecanlandıran şey neydi.

Kutunun içine defalarca baktı, baktı. Evet, yanılmıyordu. Kutunun içindekiler yaralı adamın iyileşmesine yardımcı olacak ilaçlarla doluydu. Yanılmadığını anlayınca kutunun içinden çıkardığı ilaçları öğrendiği ilk yardımı burada uygulayarak, otlardan bir karışım yaptı ve merhemi otların üzerine sürdü. Daha sonra adamın ayağına sarıp, ayağının morarması üzerine çıkardığı hırkasını, kenara bırakarak karışım yapıp, üzerine ilaç sürdüğü otları hırkasının üzerine alarak adamın ayağına sardı. Yaralı adam, ayağının üzerine merhemin sürüldüğü otların konulmasından sonra yavaş yavaş iniltisi kesildi ve kendisine gelmeye başladı. Gözlerini açarak ‘nerdeyim ben’ diye sordu. Hasan, adama sakin olmasını söyleyerek:

– Merak etme, kurtuldun artık, diyerek yaralı adamın üşümemesi için üzerindeki gömleği de çıkararak, yaralı adamın üzerine örttü. Adam, güvende olmanın hissiyle tekrardan uyumaya başladı. Bir müddet daha uyuduktan sonra uyandı ve Hasan’a teşekkür edip ağlamaklı bir şekilde elini, ayağını öpmeye çalıştı. Bunun üzerine Hasan, adamı kaldırarak, güler yüzlü bir şekilde teşekküre gerek olmadığını, bunu yapmasının bir insanlık vazifesi olduğunu söyleyerek adamı teselli etmeye çalıştı. Yaralı adam, Hasan’ın sevecen bir şekilde kendisine hitap etmesi üzerine içine mutluluk doğdu. Ayağının yaralı olmasına bakmadan ayağa kalkarak salın üzerinde bir oyana bir buyana dolanmaya başladı. Hasan, yaralı adamın ayağa kalkarak düşünceli bir şekilde sağa sola dolanması üzerine, kendi kendine ‘yaralı adamın bir derdi olmalı mutlaka’ dedi ve ayağa kalkarak onun omzuna dokundu ve ona:

– Senin, mutlaka bir derdin olmalı ki böyle düşünceli bir şekilde sağa sola dolanıyorsun, dedi. Yaralı adam, Hasan’ın sorusu üzerine, ‘benim bir derdim yok’ diyerek hüzünlü bir şekilde kafasını çevirip yere baktı ve gözlerinden iki damla yaş döküldü.

Hasan, yaralı adamın kendisine ‘benim bir derdim yok’ demesine rağmen, onun döktüğü gözyaşını gördü. Onun döktüğü gözyaşlarını gördükten sonra, kendi dertlerini bir kenara atarak yaralı adama yardım etmek, onun derdine derman olmak istedi. Bu şekilde kendi dertleri varken, başkasının dertleriyle ilgilenmenin insana ne kadar huzur vereceğini, mutlu edeceğini anlatmak ister gibiydi.

Bu maksatla, yaralı adamı kendisine doğru çevirerek:

–   Bir derdin varsa mutlaka söylemelisin. Belki bir çözüm yolunu bulabiliriz, diyerek ayağındaki yaranın tekrardan kanamaması için yere oturmasını istedi.

Yaralı adam yere oturunca, Hasan’a eliyle yanına oturmasını işaret etti ve başından geçen bütün olayları anlatacağını söyledi. Hasan, yaralı adamın isteği üzerine yere oturunca yaralı adam,  ülkesinde babasıyla beraber ticaret yaptığını, anlaşılmaz bir sebepten dolayı aralarının açıldığını söyledi. Daha sonra şöyle devam etti:

– Babamla aramız açıldıktan sonra, ben babama yanından ayrılarak kendi başıma ticaret yapmak istediğimi söyledim. Aramız açılmasına rağmen babam yanından ayırmak istemedi. Birkaç gün böyle tartışmalarla geçti. Ben, babama o kadar çok kızmıştım ki, babam izin vermemesine rağmen daha fazla dayanamayarak dükkânı terk ettim. Daha sonra evdeki eşyalarımı da toplayarak, annemin gözyaşlarına da bakmadan ticaret için evimi terk ettim. Yola çıktıktan sonra babamın rızasını almadığım ve ona karşı geldiğim için gittiğim yerlerde işlerim hep ters gitti. Bir türlü ticaretimde kazanç sağlayamadım. Sonunda beş parasız kaldım.

Hasan, yaralı adamı dinleyip sözünü keserek:

– Peki, o gemiye nasıl bindin ve neden makine dairesine kapatıldın? Diye sorunca yaralı adam:

– İşlerim hep ters gidip param kalmayınca babamın yanına dönmek istedim. Ama param kalmadığı için nasıl döneceğimi bilemiyordum. Hangi gemi kaptanına gidip sorduysam, param olmadığı için beni gemiye almak istemediler. Bunun üzerine bende o gemiye gizlice bindim ve yiyecek dolu odanın birine saklandım. Beni burada kimse görmez umuduyla bir süre bekledim. Fakat aşçının biri beni görmüş ve kaptana haber vermiş. Kaptan, aşçının ihbar etmesinden sonra, saklandığım odaya geldi ve beni saklandığım yerden çıkardı. Odadan çıkınca kaptan, tayfalarına dönerek ‘gemimize kaçak girenlere ne yapılır’ diye tayfalarına sordu. Tayfaları, kaptanın sorusu üzerine, sorusunu ikiletmeden kollarımdan tutarak doğruca beni makine dairesindeki, demir parmaklıklarla çevrili olan yere hapsettiler. Ben, orada babamdan izin almadan yola çıkmanın cezasını çekerken, yerde bulunan yağlı bez parçasını göremeyerek üzerine bastım. Üzerine basar basmazda ayağım kayarak yere düştüm. Yere düşerken de ayağımı demir parçasına çarptım. O çarpma sırasında yaralanarak yere düştüm ve kendimden geçmişim. Kendime geldiğim zaman birkaç lağım faresinin etrafımda gezindiğini gördüm. Onları görünce öyle korktum ki, kendimi bir anda geriye attım ve kendimi geriye atma sırasında başımı demire çarparak tekrardan kendimden geçmişim, dedi ve susarak dinlenmeye çekildi.

Hasan, yaralı adamdan olanları dinleyince hem dehşete kapıldı hem de iyice meraklandı. Bu merakını giderebilmek için yaralı adamın uyanmasını bekledi. Yaralı adam uyanınca da ona:

– Başına geçen onca şeyi anladım. Ama o geminin kaptanlarına ve tayfalarına ne oldu. O lağım fareleri nereden çıktı.

– Sana onları da anlatayım. Ben makine dairesinde kafamı demire çarpıp bayıldığımı sana anlatmıştım.

–  Evet, oraları anlatmıştın.

– İşte, o baygınlıktan birkaç gün sonra ancak kendime gelebildim ve o sırada, bağrışmalar duydum. Bağrışmaların ne olduğunu anlamak için yaralı olduğum halde zorla da olsa ayağa kalktım ve tutulduğum demir parmaklıkların kapısının açık olduğunu gördüm. Kapının açık olduğunu görünce sevinerek etrafta kimsenin olup olmadığını anlayabilmek için sağa sola bakındım ve makine dairesinde kimsenin olmadığını fark ettim.  Sesin nereden geldiğini anlayabilmek ve makine dairesinde neden kimsenin olmadığını anlayabilmek için, tutulduğum yerden çıkarak kulağımı makine dairesinin kapısına dayadım. Ses dışarıdan geliyordu ve bu ses kaptanın sesiydi. Kaptan, tayfalarına bağıra çağıra gemiyi hemen terk etmeleri gerektiğini söylüyordu. Ama neden terk etmek istediklerini anlamamıştım. Tayfaların hepsi bir araya toplanınca tayfaların biri, beni kast ederek onu ne yapacağız diye sordu. Kaptan sinirle o soruyu soran tayfasına bir tokat atarak:

– Sen, halen daha gemimize kaçak binenlere ne yaptığımızı anlamadım mı? Diye tayfasına çıkıştı. Tokatı yiyen tayfası, ‘anladım efendim’ diyerek benim yanıma geldi ve benim makine dairesinde seke seke dolandığımı gördü. Beni o şekilde gören o adam bana kızarak ‘Benim başımı mı yakacaksın?’ dedi ve kollarımdan tutarak beni demir parmaklıkların olduğu yere hapsetti ve yaralı halime bakmadan ellerimi, kollarımı ve ayaklarımı, yağlı bez parçasıyla bağladı. Daha sonra o yağlı bez parçasına basıp yere düşerken çarptığım demir parçasına bağladı. Beni bağladıktan sonra birazcık da olsa yumuşadı ve bana:

–   Üzgünüm, seni bu halinle bırakmak istemezdim. Ama kaptanımızın kesin emri olduğu için seni bırakıp gitmek zorundayız, diye söyledi. Onun üzerine, ben de ona gemiyi neden terk ettiklerini ve neden beni bağladığını sordum. O da, bana:

– İlk soruma karşı gemide bulunan yiyecek deposunun lağım fareleri tarafından istila edildiğini, o lağım farelerinin mikrop saçtıklarını ve çoğalarak geminin her tarafını kemirdiklerini söyledi. İkinci soruma karşı ise, gemiye kaçak binenlerin kaptanımız tarafından hapsedilerek bekletildiğini daha sonra da hapsedildiği yerden çıkartılarak köpekbalıklarına yem olması için gemiden atıldığını söyledi. O fareler ve sen olmasaydın şimdi hayatta olmazdım, deyip ellerini yüzüne koyarak ‘hep babamın sözünü saymayıp ona karşı geldiğimden dolayı bunlar başıma geldi’ dedi ve hüngür hüngür ağlamayıp durdu. Hasan, yaralı adamı ağladığını görünce dayanamayıp onu teselli etmeye çalıştı. Daha sonra ona ‘belki bir çaresini bulabiliriz’ dedi ve sağa sola dönüp kendi kendine ‘Yaralı adamın çaresizliğini nasıl giderebilirim’ diye düşünmeye başladı. Üzerinde bulundukları salı hareket ettirebilseler belki bir çare bulabilirdi.

Denizden nasıl kurtulabileceğini düşünürken denizin üzerinde yüzmekte olan ufak bir odun parçası gördü. Yaralı adama, ‘beni burada bekle’ diyerek denize atladı. Yüzerek odun parçasını alıp geri döndü. Salın üzerine çıkarak odun parçası yardımıyla yürütmeye başladı.  Sal denizin üzerinde giderken etrafında da yunus balıkları onlara eşlik ediyor, neşe saçıyorlardı.    Yunus balıkları onları takip ede ede günlerce o şekilde gittiler. Aç kaldıklarında kendilerini takip eden yunus balıkları, onlara ağızlarıyla bir şeyler getiriyor o şekilde karınlarını doyuruyorlardı.

Denizin ortasında günlerce gidip, aç kaldıklarında yunus balıkları tarafından getirilen yiyecekleri yiyip karınlarını doyuran sandal sakinleri, yine acıktıkları bir gün yunus balıklarının yiyecek getirmelerini beklediler. Hasan’la yaralı adam, yunus balıklarının kendilerine yiyecek bir şey getirmesini beklemelerine rağmen, yunus balıkları bir şeyler getirmiyor, bir şeyler olacakmış gibi sürekli yerlerinde dönüyorlardı. Bu şekilde etraflarında dönüp dururlarken birden bire, korku içerisinde denizin dibine dalarak kayboldular. Hasan, merak içerisinde denizin dibinde ne olup bittiğini anlamak için denize doğru bakarken, yaralı adam ayağa kalkarak Hasan’ı hızla geriye doğru çekti. Onun geriye doğru çekmesiyle beraber tonlarca ağırlıkta olan katil balina ortaya çıktı. Ağzını açıp kocaman sivri dişlerini göstererek üzerlerine gelmeye başladı. Bu balina Hasan’ı yutan ve daha sonra midesinden dışarıya doğru atan balinaydı. Hasan, o balinayı görünce yaralı adama mümkün olduğu kadar kendisine yardım edip, ondan kurtulmaları gerektiğini, eğer kurtulamazlarsa o balinanın kendilerini yutabileceğini söyledi. Yaralı adam, balinanın kendilerini yutabileceğini duyunca cesarete gelerek eliyle sandalı hareket ettirmeye çalıştı. Bu arada o eliyle sandalı yüzdürmeye çalışırken Hasan’ da elindeki odun parçasıyla sandalı yüzdürmeye çalışıyordu.

Onlar önde balina arkada birbirlerini kovalarken aniden bir gemi ortaya çıktı ve gemide bulunan tayfalar zıpkınla katil balinayı avladılar. Gemidekiler avladıkları katil balinayı gemiye doğru çekerken geminin kaptanı herhangi bir tehlikeyle karşılaşmamak için sağı solu kontrol ediyor, bir taraftan da tayfalarına bir şey olmaması için emirler yağdırıyordu. Kaptan, tayfalarına bir şeyler olmaması için emirler yağdırırken, bir ara Hasan’la yaralı adamı gördü. Kaptan, onları görünce balinayı gemiye çektikten sonra, aşağıya doğru ip sarkıtarak ikisini de gemiye çıkmasını sağladı. Gemiye ikisi de beraber çıkınca kaptan onları odasına götürerek üzerlerine bir şeyler verip giymelerini sağladı ve bir isteklerinin olup olmadıklarını sordu. İkisi de kaptanın sevecen tavrı üzerine günlerdir denizde olduklarından dolayı aç olduklarını söylediler. Kaptan, ikisinin de aç olduğunu duyunca, dışarıya çıkarak geminin aşçısına mükellef bir sofra hazırlamasını emretti. Daha sonra odasına giderek Hasan’la yaralı adama arkasından gelmelerini söyledi ve mutfağa doğru yöneldi. Kaptanın mutfağa doğru gitmesini gören Hasan, yaralı adamı kollarından tutarak ayağa kaldırdı ve kaptanın peşine takılarak beraber geminin mutfağına gittiler.  Hasan’la yaralı adam mutfağa girince, günlerdir aç olduklarından sofradaki yemeklere öğle bir saldırdılar ki, Hasan’la yaralı adamı o şekilde görenler, onların kıtlıktan çıktıklarını zannedebilirlerdi. Kaptan, onların yemek yiyiş şeklini, elini çenesine koyup seyrettikten sonra hafif bir gülümsemeyle onlara gemide rahat olmalarını, limana uğradıkları zaman onları limanda bırakabileceğini söyledi.

Hasan, yaralı adamla beraber gemide rahatça dolaşırken, Hasan, yaralı adamın ismini sormadığı aklına geldi. Onun omzuna dokunarak:

– Kusura bakma arkadaş,  gemiye çıkıncaya kadar telaştan ismini sormak aklıma gelmedi. Gemiye çıkınca ancak toparlanabildim ve ismini sormak aklıma geldi.

Yaralı adam, Hasan’ın kollarını tutarak:

– Önemli değil, zaten daha önce ismimi sorsaydın bile kendimde olmadığım için söyleyemezdim. Gemiye çıkınca, ancak kendime geldim ve benim de senin isminin ne olduğunu bilmediğim aklıma geldi. Mademki ilk sen sordun öyleyse söyleyeyim benim adım Barış, ya senin ismin nedir?

–   Benimde Hasan.

İkisi de aralarında konuşurken yanlarından geçmekte olan tayfanın biri konuşmalara istemeden de olsa kulak misafir olmuş ve onların kim olduğuna bakmadan, yanlarından geçip gitmişti. Onların konuşmalarına kulak misafiri olan tayfa,   yaralı adamın isminin Barış olduğunu duyunca kendi kendine ‘Acaba, bu kardeşim olabilir mi?’ diyerek geri döndü ve heyecanla arkalarından koşarak yanlarına geldi ve Barış’ı kendine doğru çevirdi. Barış geri döner dönmez, çığlık çığlığa kendisine çeviren adama sarıldı ki, etrafında olan tayfalar bile şaşırarak kafalarını onlara çevirdiler.  Hasan bile onların çığlık çığlığa birbirlerine sarılmalarına şaşırarak ‘ne oluyor’ dercesine onlara bakmıştı. Barış, herkesin onlara şaşkın şaşkın baktıklarını görünce, Hasan’a dönerek:

– Hasan abi!  Bu sarıldığım kişi benim öz kardeşim, diyerek iki kardeş birbirlerine tekrardan sarılarak hasret giderdiler. İkisi de birbirlerine sarılıp hasret giderdikten sonra Barış kardeşine:

– Savaş, senin ne işin var bu gemide? Diye sorunca kardeşi:

– Abi, seni burada bulmama o kadar çok sevindim ki anlatamam, dedi ve ağlamaya başladı.

Barış, kardeşinin ağladığını görünce onu teselli etmeye çalışarak neden ağladığını sordu. Savaş, abisinin isteği üzerine kendisini toparlayıp şöyle devam etti.

– Abi, biliyorsun babam kalp hastası. Sen babamla tartışıp, çekip gittikten sonra babam üzüntüsünden kalbinden iyice rahatsız olmaya başladı. Kalbi iyice rahatsız olup işleri yürütemeyince bende, babam daha fazla üzülmesin ve işlerimiz batmasın diye, işleri devralıp yürütmeye çalıştım. İş yerinde yokluğunu belli etmemek için elimden gelen çabayı göstermeme rağmen babamın üzüntüsü bitmeyip daha fazla arttı ve iş yerinde ani bir kalp kriz geçirdi ve hastaneye yatırmak zorunda kaldık. Hastanede iyileşip çıktıktan sonra, baktım ki babamın üzüntüsü sona ermeyecek ondan izin alarak seni bulmak için yollara düştüm. Her yeri aramama rağmen bir türlü bulamadım. En son belki seni bu şekilde bulabilirim umuduyla şu an bulunduğumuz bu geminin kaptanına gelerek tayfası olup olamayacağımı sordum. Geminin kaptanı benim bu sorum üzerine, benim kim olduğumu ve nereden gelip nereye gitmekte olduğumu sordu. Bende, babamın kim olduğunu söyleyerek seni bulmak için yola çıktığımı söyledim. Geminin kaptanı babamın adını duyunca, beni kucaklayarak:

– Demek sen, Mustafa Bey’in oğlusun ha! Evlat, eğer senin baban olamasaydı bugünlere gelemezdim, dedi. Kaptanın babamı tanıdığını öğrenince, ben de merak içerisinde kaldım ve kaptana babamı nereden tanıdığını sordum. Benim sorum üzerine kaptan:

–   Sen o günlerde daha dünyada değildin, abin ise altı veya yedi yaşlarında idi. O günlerde babam ve annem ölmüştü. Bakacak kimsem de olmadığı için kimsesiz kalmış ve sokaklarda yatıp kalkmaya başlamıştım. Kime gittiysem, üstüme başıma bakıp benden yüz çevirdiler. Herkes, benden yüz çevirince, ben de ortalıkta serseri mayın gibi dolaşmaya başlamıştım. Kalacak yerim olmadığı için, köprü altlarında, terkedilmiş binalarda ve çeşitli yerlerde kalıyordum. Oralarda benim gibi birçok insan vardı. Onların mazisi de aynen benimkine benziyordu. Oralarda buralarda kalırken, karnımı doyurmak için de sürekli hırsızlık yapmak zorunda kalıyordum. Gerçi hırsızlık yapmak hiç hoşuma gitmiyordu ama bakacak kimsem olmadığından ve kimse de iş vermediğinden dolayı, karnımı doyurabilmek için mecburen hırsızlık yapmak zorunda kalıyordum, dedi ve gözlerinden iki damla yaş gelerek sustu.

Bu da ilginizi çekebilir  Çağatay Ulusoy'un Yeni Dizisi

Kaptanın susması üzerine, onun o günlerde çektiği sıkıntıları az da anlamaya çalıştım. Ben bu düşünceler içerisinde kaptanı anlamaya çalışırken, kaptan konuşmasına devam ederek bana şunları söyledi.

– O günlerde beraber kaldığımız kişilerle bazen dertleşir kendi kendimize ‘Elimizden tutan birileri olsa belki bu hallerde olmazdık’ diyorduk. Kendi kendimize bunları düşünürken bir gün babanın dükkânına gittim. Maksadım karnımı doyurmak için bir şeyler çalmaktı. Fakat baban niyetimi anlamış olmalı ki tam bir şeyler çalacakken kolumdan tuttu. Ben, babana yakalandığım zaman ‘Eyvah! Şimdi mahvoldum.’ Diye düşünürken, baban, yere eğilerek kollarımdan tuttup önümde dizlerinin üstüne durdu ve bana aç olup olmadığımı sordu. Ben babanın, bana kızıp tokat atarak polise teslim edeceğini beklerken, babanın bana karşı sevecen davranması karşısında ilk olarak çok şaşırdım. Çünkü ben ondan ne beklerken, o bana nasıl davranıyordu. O bana tekrar ‘aç mısın?’, diye sorduğunda şaşkınlığım giderek ‘Evet, amca çok açım’ dedim. Bunun üzerine babam elimden tutup beni lokantaya götürdü ve bir güzel karnımı doyurdu. Daha sonra bana neden bir şeyler çalmak zorunda kaldığımı sordu. Bende başımdan geçen her şeyi anlattım. Baban, beni dinledikten sonra bana, ‘merak etme, bundan sonra hırsızlık yapmak zorunda kalmayacaksın.’ dedikten sonra beni yatılı bir okula vererek okumamı sağladı. Harçlığımı, okul ihtiyacımı ve neye ihtiyacım varsa hepsini temin etti. Bu arada hem benimle ilgileniyor hem de benim gibi evsiz olan insanlara bir ev sağlamaya çalışıyordu. Babanın bunca iyiliğine karşılık bende, babana karşı mahcup olmamak için elimden geldiği kadar çalıştım ve bugünlere kadar gelebildim, dedi bana. Ondan sonra beni tayfalığa kabul ederek yanında çalışmaya başladım. Gittiğimiz her limanda seni bulmam için izin verirdi ve ben de gemiden ayrılarak seni aramaya çıkardım. Her limanda seni aramama rağmen bir türlü bulamadım. En son limanın birinde, senin bir gemiye kaçak olarak bindiğini öğrendim. Kaptana gelerek durumu haber verdim. Kaptan, bunun üzerine beni teselli ederek:

– Umudunu kaybetme evlat. Abinin izini bulduğumuza göre onu mutlaka buluruz, diyerek o gemiyi aramaya başladık. En son uğradığımız bir limanda o gemi limanda demirliyken içine lağım farelerinin girdiğini ve geminin limandan ayrılır ayrılmaz da geminin içinde bağrışmalar duyduklarını söylediler. Bende, onlara geminin ne tarafa doğru gittiğini sordum. Onlar da, bana geminin ne tarafa doğru gittiğini gösterdiler. Geminin nereye doğru gittiğini öğrenip, orada daha fazla beklemeden heyecanla kaptana gelip durumu haber verdim. Kaptan, bunu duyunca limanda işini bitirmemesine rağmen seni bulmak için tayfalarına emir verip gemiyi hareket ettirerek seni bulmak için yola çıktık. Denizde yol alırken kaptanın tanıdığı bir geminin kaptanıyla karşılaştık. Kaptan, diğer geminin kaptanına abimin bulunduğu gemiyi tarif ederek görüp görmediğini sordu. O geminin kaptanı, tarif edilen gemiyi gördüğünü, fakat o geminin hızla sulara gömüldüğünü söyledi. O bunları söylerken ben de yanlarındaydım. Kaptanın, senin bulunduğun geminin battığını söyleyince sanki kaynar sular başımdan aşağıya dökülmüş gibi oldum ve olduğum yerde donakaldım. Benim bulunduğum geminin kaptanı, benim olanları duyduktan sonra hareketsiz bir şekilde kaldığımı görünce telaşlanarak beni kendime gelmem için sarsmaya başladı. Kaptan, beni sarstıktan sonra kendime geldim ve ağlamaya başladım. Kaptan, kendime gelip ağlamaya başladığımı görünce derin bir oh çekerek beni teselli etmeye çalıştı ve ardından bana:

–  Sakın üzülme evlat, belki abin o gemiden kurtulmuş olabilir, diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Kaptan, beni teselli ettikten sonra belki o gemiden kurtulmuşsundur diye, birkaç gün daha seni denizde aradık durduk. Bu arada günlerdir denizlerde olduğumuz için gemide yiyecek bir şey kalmamıştı. Hiç tarzımız olmamasına rağmen açlığımızı gidermek için diğer tayfalarla beraber zıpkınla balina avlamaya karar verdik ve kaptana gidip kararlaştırdığımız durumu haber verdik. Kaptan zıpkınla balina avlanmasına karşı olmasına rağmen, gemide yiyecek bir şey olmadığı için o da bizim kararlarımıza katıldı ve balina avlamaya çıktık. Aradan birkaç gün geçtikten sonra geminin gözcüsü ileride bir balinanın olduğunu haber verdi. Kaptan, geminin gözcüsünü duyunca hemen dışarıya fırlayarak zıpkını hazırladı ve o balinaya fırlattık ve tam isabetle onu avladık. Balinayı avlayıp gemiye çıkaracağımız sıra, tesadüf eseri kaptan sizi görmüş ve gemiye almış. Sizi gemiye aldıktan sonra, ikinizin konuşmalarına istemeden de olsa kulak misafiri oldum. İşte böylece bu kulak misafirliği ikimizin buluşmasına vesile oldu.

İki kardeş, aralarında geçen bu konuşmalarının ardından birbirlerini buldukları için sevinç içerisinde önce birbirlerine sarıldılar. Daha sonra da dönerek, iki kardeşin birbirlerine kavuşmasına yol açan Hasan’a sarıldılar.

Barış, kardeşiyle buluşmanın sevincinden ayağındaki yaranın tamamen iyileşmediğini unutmuş, havalara zıplamaya başlamıştı. Havaya zıpladığı sıra ayağındaki yara tekrardan nüksetti ve yaradan kanlar gelmeye başladı. Ayağındaki yaranın verdiği acıyla yere düştü ve yerde kıvranarak: ‘Oy! Ayağım. Oy ayağım’ demeye başladı. Savaş, abisinin yerde kanlar içerisinde kıvrandığını görünce ne yapacağını şaşırıp, abisinin çevresinde dört dolanmaya başladı. Hasan, onu öyle görünce önce sakinleşmesini öğütleyip, hemen giderek kaptana durumu haberdar etmesini istedi. Savaş, biraz sakinleştikten sonra koşarak kaptanın kamarasına gidip kardeşini bulduğunu fakat ayağının yaralı olduğunu ve yerde kıvrandığını söyledi. Kaptan, Savaş’ı dinledikten sonra o da önce sakinleşmesini söyleyerek kardeşinin yanına dönmesini söyleyip, geminin doktorunu çağırdı. Doktor gelince beraber geminin güvertesine gittiler. Doktor, Barış’ın ayağına bakınca, ayağının iyileşebileceğini fakat bundan sonra sakat kalacağını ve aksayarak yürüyeceğini bildirdi. Geminin revirine götürerek tedavi etmeye başladı.  Barış, revirde birkaç gün tedavinin ardından tamamen iyileşti. Revirde ayağının tedavi iyileştirilmesine rağmen, doktorun dediği gibi oldu ve aksayarak yürümeye başladı.

Savaş, abisini bulmasına bulmuştu ama onun sakat kalıp aksayarak yürümesine üzülmüştü. Barış, kardeşinin üzüldüğünü görünce eliyle kardeşinin omzuna dokunarak:

–   Ayağımın sakat kalmasına ben üzülmüyorum. Ne olur sen de üzülme sevgili kardeşim, diyerek teselli etmeye çalıştı. Onlar aralarında konuşurken kaptan yanlarına gelerek durumunun nasıl olduğunu sordu. Barış, durumunun iyi olduğunu söyleyerek babasının yanına dönmek istediğini söyledi. Kaptan, Barış’ın babasının yanına dönme isteğini duyunca sevinçle Barış’ı kucaklayarak:

–   Sizi babanıza götürürüm ama önce gemimizdeki yükü boşaltmamız gerekiyor. Ondan sonra ikinizi de götürebilirim. Hem sizin sayenizde uzun zamandır göremediğim babanız Mustafa Bey’i de görmüş olurum.

Kaptan, iki kardeşle konuşup odalarından ayrıldıktan sonra tekrar geri dönerek Savaş’a:

–   Kusura bakma, seni bu gemiye alıp çalıştırdım ama hem senin ismini sormadım hem de kendimi tanıtmadım, dedikten sonra, Benim adım Galip. Bu gemide herkes bana Baba Kaptan derler. Ha, bu arada siz bana Galip Amca’da diyebilirsiniz.

Savaş, Kaptan’ın sevecen tavrı karşısında mahcup bir şekilde kafasını yere eğerek:

–  Ne kusuru Galip amca, sen ki beni işe alarak abimi bulmama vesile oldun. Asıl, ben sana karşı çok mahcubum, dedi ve adının Savaş olduğunu, abisinin isminin de Barış olduğunu söyledi.

Kaptan, Savaş’la konuşurken gemide çalışmakta olan tayfanın biri gelerek Kaptana geminin yönünün değiştirilme vaktinin geldiğini haber verdi. Kaptan, tayfasının haberi üzerine geminin güvertesine geçerek geminin yükünü boşaltmak üzere, geminin yönünü değiştirdi. Geminin yükünü boşaltması gereken limana gelip yükü boşalttıktan sonra iki kardeşi babalarıyla buluşturmak için limandan ayrılarak geminin yönünü iki kardeşin yaşadığı şehre çevirdi. İki kardeşin yaşadığı şehre gelince gemiyi durdurdu ve Hasan, Barış ve kardeşi Savaş’la beraber babalarının yanlarına gitmek için arabaya bindiler. Araba, şehirlerine gelince arabadan inerek iki kardeşin yaşadığı mahalleye gittiler. Barış, eve gidip sürpriz yapmak amacıyla birlikte geldikleri kardeşi Savaş ve diğerlerinden önce eve doğru gitti. Ardından Hasan ve diğerleri geliyordu.  Evin önüne gelince Barış, önce duraksadı. Evden ayrıldığı zaman aklına geldi. Babasıyla hiç yok yere tartıştıktan sonra üstünü başını toparlayıp evde ayrılacağı sıra babası kolundan tutmuş adeta yalvarırcasına:

–   Oğul, sen de ben de iyi biliyoruz ki o aramızda geçen tartışma hiç yok yereydi. Ufak bir anlaşmazlık yüzünden birbirimizi kırdık, aramızdaki bu ufak an anlaşmazlık yüzünden bana kızıp evi terk etme, demişti. Babasının bunca yalvarmasına rağmen kendi başına ticaret yapmayı bir kere kafasına koymuş, bu yüzden de aralarındaki anlaşmazlığı bahane etmiş ve babasının eliyle tuttuğu kolunu sert bir şekilde çekerek babasına: ‘bırak beni artık, ne olursa olsun senin yanında artık kalamam’ demiş ve eşyalarını toparlayarak merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başlamıştı. Babası, Barış’ı ikna edebilmek için peşinden o da aşağıya inmiş ve bu sefer belki ikna edebilirim diyerek tekrar Barış’ın kolundan tutmuş ve ‘Barış, ne olur bana kızıp da evi terk etme. Gönlümü kırıp evi bu şekilde terk edersen korkarım ki başına çok işler açılır ve o şekilde geri dönmek zorunda kalırsın’ sözünü bile babasına karşı olan öfkesinden dolayı umursamamış ve yine kolunu babasının elinden sert bir şekilde çekerek evi terk etmişti. Evi terk edip kapının önüne çıktığı sıra annesi arkasından koşup kolundan tutarak kendine doğru çekmiş ve kendisine:

–   Barış, ne olur babanın sözünü dinle. Onun kalbini kırıp evi terk etme.  Biliyorsun baban zaten yaşlı ve kalp hastası. Eğer sen evi terk edersen onun kalbi bu acıya daha fazla tahammül edemez. Hem sen gidersen, ben tek başıma ne yapabilirim bu yaşlı halimle.  Kızım olmadığı için hemen hemen bütün evin işlerini zaten sen yapıyorsun. Sen, tıpkı elim, ayağım, tutan kolum gibisin. Eğer, evi terk edersen bana kim yardım edecek.’  dediği aklına geldi ve gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı.

Barış gözyaşlarını döküp içi rahatladıktan sonra, gözyaşlarını silip evin kapısını çaldı. Evin kapısını annesinin açmasını beklerken komşu kızı Ayşegül açtı.  Onu birden karşısında görünce heyecanlanıp eli ayağı birbirine dolandı ve yere düştü. Ayşegül’de, Barış’ı karşısında görünce o da heyecanlanmış ve eli ayağı titremeye başlamıştı. Hasan, Ayşegül ve Barış’ın birbirlerini görüp heyecanlanarak ellerinin ve ayaklarının birbirine dolanması karşısında, her ikisinin de birbirlerini sevdiğini anlayıp ikisini de uyandırmak amacıyla yanlarına koşarak önce Barış’ı uyandırmaya çalıştı. Buna muvaffak olamayınca Ayşegül’ün yanına koşarak onu da uyandırmaya çalıştı. Her ikisini de uyandıramayınca arkadan gelmekte olan kardeşi Savaş’a koşarak durumu bildirdi. Savaş, kardeşinin bayıldığını duyunca koşarak abisinin yanına gelerek onu uyandırmaya çalıştı. Abisinin yanına gelip Ayşegül’ü görünce kendi kendine ‘Bunun burada ne işi var’ diyerek düşünmeye başladı. Bu arada Annesi, dışarıdan gelen sesleri duymuş ve aşağıda ne oluyor diyerek yavaş yavaş merdivenlerden aşağıya doğru inip Hem Ayşegül’ü hem de Barış’ı yerde yatarken görmüş, onları o şekilde görünce aklı başından gitmişti. Bu yüzden önce bir çığlık koparmış ardından merdivene oturmuştu. Savaş, annesinin merdivenlere oturduğunu görünce abisini uyandırmayı bırakarak annesinin yanına koşarak onun kendisine gelmesine sağlayıp annesine:

– Korkma anne, ikisi birbirlerini görünce heyecanlanıp bayıldılar. Merak etme, biraz sonra kendilerine gelirler, dedi ve merak içerisinde annesine:

– Anne, Ayşegül ablamın bu saatlerde ne işi var bizim evde.

Annesi, biraz toparlanıp:

– Oğul, ağabeyin evden ayrılınca bakacak kimsem olmadığı için sağ olsun Ayşegül ablan her gün eve gelip bana yardımcı oldu.

Savaş, Ayşegül ablasının o saatte neden evde olduğunu anlamıştı; ama kocasının nasıl bırakabildiğini ve abisiyle Ayşegül ablasının birbirlerini görüp de neden bayıldıklarını anlayamamıştı. Onu anlamak için annesine tekrar kocası, Ayşegül ablasını bu saatlerde nasıl bıraktığını ve abisiyle karşılaşınca hem abisinin hem de kendisinin neden bayıldığını sordu. Bunun üzerine annesi gülerek oğluna:

– Sen halen daha anlamadın mı onların birbirlerini sevdiklerini?

– Evet, aralarında bir şeyler olduğunu hissediyordum ama birbirlerine bu kadar bağlı olduklarını bilmiyordum, dedikten sonra tekrar annesine kocası, Ayşegül ablasını bu saatlerde nasıl bıraktığını sordu. Annesi, Savaş’ın sorusu üzerine hüzünlenerek:

– Oğul, Ayşegül’ün benim gelinim olmasını ne kadar çok isterdim bir bilsen. Ama olmadı o başkasına gitti. Biliyorsun, babası olacak o adam, üç kuruş para için kızını hali vakti yerinde olan birine vermişti. Babası, kızını servet sahibi biriyle evlendirdikten sonra hem kızının başını yaktı hem kendisinin. Kızı evlendikten sonra kocası olacak o adam, evlendiği günden beri kıza bir gün bile olsa gün yüzü göstermemiş, her gün kıza döverek zulmetmiş, kızda bunun üzerine daha fazla dayanamayarak evi sık sık terk etmeye başlamış. Kocası, Ayşegül’ün son kez evi terk etmesinden sonra, ben evimi sıkı sık terk eden kadın istemem, diyerek Ayşegül’ü boşamış. Savaş olanları duyunca üzüntüsünü belirterek annesine:

–  Peki, anne, Ayşegül ablam ne zaman boşandı ki, benim hiç haberim yok.

–  Ayşegül, sen abini bulmak için yola çıktıktan birkaç gün sonra boşandı, dedikten sonra iç geçirerek Savaş’a:

–  Savaş, biliyor musun, aslında Ayşegül’ün babası kızını vermemesinin sebebi üç kuruşa tamah edip kızını başkasına vermemesi değil.

Savaş, sebebin başka olduğunu duyunca merak içerisinde annesinin sözünü keserek:

–  Anne, sebebin başka olduğunu söyledin. Peki, sebebi neydi.

– Babanla, Ayşegül’ün babası etle tırnak gibiydiler. Etle tırnak nasıl birbirlerinden ayrılması mümkün değil ise onlarda birbirlerine öğle idiler. Babanla evlendiğimiz ilk yıllarında dostlukları böyle geçerken nasıl olduysa anlaşılmayan bir sebep yüzünden birbirlerine küsmüşler. Ayşegül’ün babasıyla çok yakın komşu olduğumuz halde yıllarca birbirleriyle konuşmadılar. Gel zaman git zaman onunda bizimde çocuklarımız oldu. Çocuklar büyüdüler ve birbirlerini sever hale geldiler. Baban, Ayşegül’le Barış’ın birbirlerini sevmelerine bir şey demezken, Ayşegül’ün babası birbirlerini sevip görüşmelerine her zaman kızardı. Bir gün Barış’la Ayşegül gezerlerken, Ayşegül’ün babası bunları görmüş ve Barış’a kızarak kızını görmemesini istemiş ve olmadık hakaretler etmiş. Ondan sonra da birbirleriyle görüşemediler ve bir gün Barış, Ayşegül’ün evlendiğini duymuş. İşte o günden sonra da sinirleri bozuldu ve sürekli evde olsun, iş yerinde olsun tartışma çıkarmaya başladı. Belki de, Barış’ın babasına kızıp evini terk etmesinin sebebi de buydu. Gerçi sen abini bulmak için yola çıktıktan birkaç gün sonra Ayşegül’ün babası gelip babanla barıştılar ama iş işten geçmiş ve çocuklar birbirlerinden ayrılmışlardı.

Savaş, annesiyle aralarında konuşurken Barış ve Ayşegül kendilerine gelmeye başladılar. Önce Ayşegül ayağa kalkarak Barış’ın yanına gitti ve onun ayağa kalkmasına yardımcı oldu. Barış ayağa kalkınca şiddetli bir şekilde tokat attı ve daha sonra ağlayarak:

–  Senin ne hakkın vardı, onca seneler evi terk ederek anne ve babanı üzmene. Hem anne ve babanı geçtik. Ne hakkın vardı beni üzmene, yoksa hiç sevmedin mi beni? Diye sordu.

Barış, Ayşegül’den şiddetli bir şekilde tokat yiyince önce geriye doğru hafifçe sendeledi. Daha sonra yediği tokatın etkisinden kurtularak, Ayşegül’ün elinden tuttu ve ona haklı olduğunu anne ve babasını üzmenin affedilecek bir yanı olmadığını söyleyerek merak içerisinde Ayşegül’e:

– Ayşegül, senden de özür dilerim ama söyler misin kocan bu saatte seni nasıl dışarıya bıraktı?

Ayşegül, Barış’ın sorusu üzerine sinirli bir şekilde:

– Tabii, sen o günlerde babana kızdığından dolayı gözün hiçbir şeyi görmüyordu ve benim kocamla boşanmak üzere olduğumun farkında bile değildin. Babam başkasıyla evlendirdikten sonra, o kocam olacak adam, beni sürekli dövüyor, işkence ediyordu, dedi ve Barış’ın yakasına yapışarak, ben onca işkenceye senin sevgin sayesinde katlandım, seni her görüşümde çektiğim sıkıntıları unuttum. Sen buraları terk edip gittikten sonra her şeyim alt üst oldu. Kocamdan gördüğüm işkencelere artık tahammül edemez hale geldim. Zaten gördüğüm bu işkencelerden sonra artık dayanamadım ve evi terk ederek kocamdan boşandım.

Barış, Ayşegül’den olanları duyunca, Ayşegül’ün kocasından boşanmasına bir taraftan seviniyor bir taraftan üzülüyordu. Sevinmesinin sebebi belki sevdiği insana kavuşmasından dolayıydı. Üzülmesinin sebebi ise, evli bir insanın boşanmak zorunda kalmasıydı. Barış, bunları düşünürken merdivenlerin başında halsiz bir şekilde oturan annesini gördü ve onun yanına giderek oturduğu yerden kaldırdı. Daha sonra elinden öptü ve özür dileyerek:

– Ne olur affet beni anne. Hem seni hem de babamı onca seneler gereksiz yere üzdüm, diyerek merdivenden yukarıya doğru bakarak babasının evde olup olmadığını kontrol etti. Annesi, oğlunun babasını aradığını anlamış olmalı ki oğluna, babasının evde olmadığını iş yerinde olduğunu söyledi. Babasının evde olmadığını duyunca hüzünlenip başını yere doğru eğerek, babasına karşı suçlu olduğundan dolayı ağlamaya başladı. Annesi, oğlunun ağladığını görünce onu teselli etmeye çalıştı ve babasının neredeyse gelmek üzere olduğunu söyledi. Annesiyle konuşurken O sırada babası iş yerini kapatmış elinde yiyecek dolu malzemelerle beraber geliyordu. Uzaktan evinin önünde kalabalığı görünce merak içerisinde adımlarını hızlandırdı.

Galip Kaptan, yıllardır görmediği Mustafa Bey’in gelmesini sabırsızlıkla bekliyor, bir taraftan da sevinç içerisinde olanları izliyordu. Bir ara kafasını geri çevirdi ve Mustafa Bey’in geldiği gördü. Onun geldiğini görünce heyecan içerisinde kollarını açarak ona doğru koştu. Mustafa Bey, uzaktan kendisine doğru ellerini açıp koşan birini görünce önce onu tanıyamadı. Kendisinde doğru iyice yaklaşınca onu uzun zamandan beri göremediği Galip Kaptan’a benzetti. Ona doğru iyice bakınca yanılmadığını anladı. Evet, evet kendisine doğru koşan Galip Kaptan’dı.   Onun uzun zamandan beri göremediği Galip Kaptan olduğunu anlayınca ellerindeki malzemeleri yere atarak, o da Galip Kaptan’a doğru koştu. İki eski dost birbirlerine yaklaşınca durarak birbirlerine sarıldılar. Daha sonra Mustafa Bey, Galip Kaptan’a:

– Hayırsız, uzun zamandır nerelerdesin? Özlettin kendini, diye sordu. Galip Kaptan, Mustafa Bey’in serzenişinden sonra mahcup bir şekilde başını yere eğerek:

–  Bana ne desen haklısın Mustafa amca, senin bana yaptığın onca iyilikten sonra, benim senin yanına daha çok uğrayıp halini hatırını sormam gerekiyordu; ama gemi kaptanlığına başladıktan sonra, işlerin sıkılığından dolayı bir türlü fırsatım olmadı. Senin bu oğulların Savaş ve Barış olmasa belki de hiç yanına uğrayamayabilirdim.

Galip Kaptan, söylediği bu sözden sonra Mustafa Bey, Barışı bulduklarını anlamıştı. Demek ki oğlu geri dönmeye karar vermiş ve Galip Kaptan’la beraber geri dönmüşlerdi.

O sırada Barış, annesiyle konuşurken babasının geldiğini görmüş ve ağlayarak ona doğru koşuyordu.  Babası da Galip Kaptan’la konuşurken onu bulduklarını anladığından arkaya doğru bakmış ve oğlunun kendisine doğru koştuğunu görmüştü. Oğlunun kendisine doğru koştuğunu görünce Galip Kaptan’ı sağa doğru çekerek o da oğluna doğru koşmaya başladı. Babayla oğlunun birbirlerine kavuşmaları görülmeye değecek manzaraydı. İkisi de birbirlerine kavuşmak için düşe kalka ilerliyorlardı. Barış sakat olduğu için daha yavaş ilerliyordu. Annesi, oğlunun aksayarak yürüdüğünü görünce içi sızlamış ve ağlamaklı bir şekilde Savaş’a dönerek:

– Savaş, ağabeyinin ayağına ne oldu ki öyle aksayarak yürüyor.

Savaş, annesinin, Barış’ı aksayarak yürüdüğünü görüp de hüzünlendiğini fark edince, onu teselli etmek için:

–  Ana, hep beraber içeri girelim. Orada her şeyi sana anlatırım.

Savaş, annesini teselli ederken, Barış’ta babasıyla buluşup sarmaş dolaş olmuş ve birbirlerinin yüzlerini, gözlerini öpmeye başlamışlardı. Bu manzarayı gören Galip Kaptan, aklına annesiyle babası gelmiş ve kendi kendine ‘Ah! Keşke annem ve babam hayatta olsalardı da ben de onlara öğle sarılabilseydim.’ diyerek kendini daha fazla tutamamış ve ağlamaya başlamıştı. Ayşegül, hem Barış’a kavuşmanın hem de Barış’ın babasıyla aralarının düzelmelerinin sevinciyle kendi kendine ‘Barış’la babam da barışıp anlaşabilseler’ diyerek o da ağlamaya başlamıştı.  Hasan bile onları o şekilde görünce annesiyle babası aklına gelmiş, buralardan nasıl kurtulup hem kendi ailesine hem de annesine ve babasına nasıl kavuşabilirim diyerek ağlamaya başlamıştı. Kısacası orada bulunan herkes sevinç, mutluluk ve özlemden dolayı ağlıyordu.  Barış, babasıyla özlem giderdikten sonra, onun elini öperek:

–   Baba, senden çok özür dilerim. Biliyorum, o günlerde Ayşegül’le ayrıldığımdan dolayı aşırı sinirli olmuş ve gereksiz yere kavga çıkartıyordum. Aramızda geçen o son tartışamadan sonra artık bu duruma daha fazla dayanamadım ve evi terk etmek zorunda kaldım. Evi terk ederek hem kendime yazık etmiş oldum hem de size. Bundan dolayı ne olur beni affet baba, dedi.

Mustafa Bey, oğlunun özür dilemesinden dolayı çok memnun oldu ve oğlunu kucaklayarak alnından öptü ve ona:

–  Özür ne demek oğul. Her baba ile oğul arasında bu tür ufak tefek tartışmalar çıkar. Önemli olan bu tür tartışmaları daha fazla büyütmemek.  Barış, babasıyla aralarında konuşurlarken annesinin ‘Orada öyle ayakta bekleyip durmayın. Ne konuşacaksanız eve girin de öyle konuşun’ demesi üzerine eve doğru yürüyerek içeri girdiler. Barış, aksayarak eve doğru gitmesine rağmen babası, heyecandan oğlunun aksadığının farkına varamamıştı.  Eve girince annesinin oğlunun ayağının neden aksadığını sorunca ancak, o zaman oğlunun ayağının aksadığını görmüş ve o şekilde farkına varabilmişti. Eve girdikleri zaman ilk önce Savaş başından geçenleri anlattı. Daha sonra Barış başından geçenleri anlatarak önce Hasan’ı babasıyla tanıştırdı ve daha sonra Hasan’a kendisini o gemiden kurtardığı için teşekkür etti. Daha sonra babasına dönerek:

– Baba, senden ayrıldıktan sonra başıma gelen sıkıntılardan sonra, şunu anladım ki bir insan annesine ve babasına karşı gelmemeli, onlara ‘öf’ bile dememeli.

Mustafa Bey, oğlunu dinledikten sonra içini sıcak sular kapladı ve gözleri doldu. Onu çok sevdiğini göstermek için ayağa kalktı. Oğlunun yanına giderek kucakladı. Gözyaşları içerinde onun alnından öperek:

– Oğlum, Şu söylediğin sözlerle beni o kadar çok mutlu ettin ki, dedi ve tekrar alnından öptü, daha sonra ona ‘Sen çok hayırlı bir evlatsın’ dedi.

Hasan, baba ile oğulun aralarında geçen tatlı konuşmadan dolayı duygulanmış ve kendi anne-babası aklına gelmiş ve içinden ‘Ah! Onlara bir kavuşabilsem’ demeye başlamıştı. O, bu duygular içerisindeyken Mustafa Bey’in kendisine seslendiğini duydu ve daldığı duygulardan kurtularak ‘bana mı seslendiniz?’ diye sordu. Mustafa Bey, ‘evet, sana seslendim’, dedi ve şöyle devam etti.

– Hasan, oğlum sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Hem bana oğlumu getirdin hem de uzun zamandır göremediğim Galip Kaptan’ı görmeme vesile oldun.

Hasan, Mustafa Bey’in kendisine teşekkür etmesi üzerine baba ile oğlu buluşturduğu için, içinde bir anda mutluluk hissediverdi. Daha sonra ayağa kalkarak Mustafa Bey’in yanına oturdu ve teşekküre gerek olmadığını, bu yaptıklarının bir insanlık vazifesi olduğunu söyledi. Eve girip aralarında konuşurlarken, Hasan bir ara duraksadı, duraksadığı anda aklına Batı Kapısından içeri girip duvarların kenarlarında gördüğü resimler aklına geldi. Demek ki, baba ile oğulun buluştuğu o resimler Barış ve babasını temsil ediyordu. O resimler aklına gelip babasıyla oğlunu buluşturduğu için, bir kat daha fazla sevinç duydu. İçinde bulunulduğu bu sevinç duygusu, o kadar kuvvetlendi ki, bu kuvvetle ailesini bile bulmakta zorlanmayabilirdi. Ama, ailesini bu kadar çok bulma ümidi olmasına rağmen, onları kavuşmanın yollarını nereden bulabileceğini bir türlü bilemiyordu.

Mustafa Bey, Hasan’la konuşurken onun bir ara duraksadığını gördü. Onun neden duraksadığını anlamadığı için, kendisini dinlemediğini zannederek ona darıldı. Daha sonra bu düşüncesinden vazgeçerek, onun neden duraksadığını anlamak için:

– Oğlum, benimle konuşurken neden öyle dalıp gittin. Söyler misin, neyin var senin?

Hasan, Mustafa Bey’in kendisine seslenmesinden sonra, daldığı hayalleri bırakıp, içinde bulunduğu zor durumdan nasıl kurtulabileceğini sormak için başından geçen bütün anlattı ve ailesine geri dönebilmek için bir çare göstermelerini istedi.

Mustafa Bey, Hasan’ın başından geçenleri dinleyince:

– Oğlum, önce senden, beni dinlemediğini zannederek darıldığım için özür dilerim. Sonra, bana öyle bir hikâye anlattın ki, sana nasıl geri dönebileceğini anlatmam imkânsız bir şey, o yüzden senin geri dönebilmen için ne tavsiye edebilirim.

Hasan, Mustafa Bey’le konuşurken o sırada kapı çaldı. Kapının çalındığını duyan Barış oturduğu yerden kalkarak merdivenlerden aşağıya inerek kapıyı açtı. Kapıyı çalan Ayşegül’ün annesi Sevim Hanım’dı. Sevim Hanım, kapı açılıp da Barış’ı karşısında görünce onun eve döndüğünü gördü ve sevinçle:

– Evine hoş geldin, Barış, dedikten sonra Ayşegül’ün babasının çok hasta olduğunu ve Ayşegül’ü görmek istediğini söyledi.

Ayşegül, annesinin sesini duyunca telaşla merdivenlerden aşağıya inerek annesine, babasına ne olduğunu sordu. Annesi, babasının durumunun iyice ağırlaştığını bu yüzden yanında olmasını istediğini söyledi. Ayşegül, babasının durumunun iyice ağırlaştığını öğrenince ayakkabılarını bile giymeden yalınayak evine doğru koştu. Ayşegül’ün ayrılmasından sonra Barış, Ayşegül’ün annesini alarak Ayşegül’ün arkasından onun evine doğru gittiler.

Barış, Ayşegül’ün evine doğru yaklaştıkça, yıllar önce bu evde yaşadığı tatsız olay aklına geldi. Yıllar önce bir gün babasından izin alarak işten çıkmış ve Ayşegül’le buluşmuşlardı. Akşama kadar beraber gezdikten sonra Ayşegül’ü evine bırakmak istemişti. Akşam olup Ayşegül’ün evine doğru yaklaşınca, Ayşegül’ün babası onları pencereden görmüş ve o hiddetle aşağıya inerek ‘kızımın peşini bırak artık. Onu akıllı, dürüst ve mal, mülk sahibi biriyle evlendireceğim’ diyerek bir sürü hakaretlerde bulunmuş ve kızını evlendireceği adamın, adamları tarafından dövülmüştü.  O gün, Ayşegül’ün gözleri önünde dayağı yedikten sonra yüzü gözü kan içerisinde kalmış, bunlar yetmezmiş gibi kızın babası tarafından hakaretler işitmişti. Bu yüzden, kızın babasının, evinin önünde Ayşegül’e son bir kez daha baktıktan sonra ağlayarak orayı terk etmek zorunda kalmıştı. Babası, o günden sonra dediğini yapmış ve Ayşegül’ü o adamla evlendirmişti. Ayşegül’ün evlenip, baba evinden gitmesi üzerine sonra iyice sinirleri bozulmuş, bu yüzdende evde sürekli kavga çıkartır olmuştu. Zaten evini terk etmesinin asıl sebebi de buydu.

Ayşegül evlenip gittiği o yerde, kocasının müsrifliği, kumar düşkünlüğü, yüzünden çok sıkıntılar yaşamış, kocasından dayak yemiş ve hiç mutlu olamamıştı. Bir süre sonra yediği dayaklara dayanamayan Ayşegül sık sık kocasının evini terk edip, babasının evine dönmüştü. Kocası, Ayşegül’ün her evi terk edişinde gelip Ayşegül’den özür dilemiş ve bir daha dayak atmayacağına, kumar oynamayacağına dair söz vermişti. Söz verip Ayşegül’ü geri getirmesine rağmen sözünde durmamış ve yine kumar oynayıp,  dayak atmaya başlamıştı. Yediği dayaklara dayanamayan Ayşegül’ün son defa evini terk edişinden sonra, Ayşegül’ün babası, damadını karşısına alarak:

– Kızımı dövmeyi bırak artık, eğer bir daha döversen. Bilmiş ol ki onu bir daha göndermem’ demiş ve Ayşegül’ü yine geri göndermişti. Kocası, Ayşegül’ün babasına söz vermesine rağmen yine dayağa başlayınca, bu seferde kendisi giderek Ayşegül’ü almış ve kocasına:

– Sen nasıl insansın, sende hiç vicdan, arlanma yok mu? Bir insan, emanet alıp kendisine helal kıldığı hanımını nasıl dövebilir ve hakaretler edebilir. Hem, sen nasıl kumar oynar, malını mülkünü müsrifçe harcarsın. Hem, sen bilmiyor musun, kumarın zararlı olduğunu, aile yuvasını parçaladığını, insanları birbirine düşman ettiğini. Sen ki bana sürekli gelip ben böyleyim, şöyleyim, kızını el üstünde tutarım demedin mi, dedi ve elini yumruk yapıp kafasına vurarak, bende eşeklik ki, seni araştırıp sormadan kızımı sana verdim, demiş ve ondan sonra kızını boşatmıştı. Ayşegül’ün babası,  kızını evlendirdikten sonraki günler aklına geliyor, elinden bir şey gelmediği kızına, ‘Kızım, kusura bakma, benim hırsım yüzünden çok sıkıntı çektin ve yine benim yüzümden Barış’ın babasıyla arası açıldı. Yine benim yüzümden Barış evini terk etmek zorunda kaldı.’ diyor ağlıyor, sürekli olanları düşünüyordu.

Ayşegül, Barış’ın geri döndüğünü babasına söylemesine rağmen, babası hiçbir şey duymuyor, kendi kendine ‘Ah! Barış bir gelsen, beni affettiğini söylesen, bu yaşlı kalbimi sevindirsen.’ diyor,  bu sözü sürekli tekrarlıyordu.  Babası bunları tekrar edip dururken, Barış o sıra evlerinden içeriye girip merdivenlerden yukarıya doğru ağır adımlarla çıkmaya başlamıştı. Ayşegül ‘baba, ne olur artık kendine gel.’ diyerek ağlaması üzerine gözyaşlarını silerek Ayşegül’ün babasının yattığı odaya koştu. Onun odasına girdiği zaman babası, zorlukla konuşuyor ve yine ‘Ah! Barış bir gelsen, beni affettiğini söylesen, bu yaşlı kalbimi sevindirsen.’ diyordu. Ayşegül’ün babası, Barış’ı görünce sevinçle hasta olmasına bakmadan yattığı yerden kalkmaya çalışarak ona:

–  Geldin mi, oğul? Dedikten sonra eliyle yanına oturmasını işaret etti.

Barış, onun ayağa kalkmaya çalıştığını görünce yanına giderek yatağa yatmasına yardımcı oldu ve ellerinden tutarak güler yüzlü bir şekilde:

–  Metin amca, niçin kendini bu kadar zorluyorsun? Hasta halinle ayağa kalkman, sizi daha çok zorlayacaktır, diyerek teskin etmeye çalıştı.

Ayşegül’ün babası, Barış’ın kendisine şefkatli bir şekilde karşılaması karşısında, ona karşı yıllar önce yaptığı hakaretler aklına gelerek utandı ve gözlerinden bir damla yaş düştü. Barış, Metin amcanın ağladığını görünce, onun ağlamasına dayanamayıp:

– Bak yine kendini üzüyorsun, demesi üzerine Metin amca, Barış’tan sözünü kesmeden kendisini dinlemesini isteyerek, Ayşegül’ü yanına çağırdı ve Barış’ın yanında oturmasını istedi. Ayşegül, babasının isteği üzerine oturduğu yerden kalkıp Barış’ın yanına oturdu. Metin Bey, kızının, Barış’ın yanına oturmasından sonra ellerini yorganın altından çıkardı. İkisinin de kendisine yaklaşmasını isteyerek,  hem Barış’ın hem de Ayşegül’ün elinden tuttu. Her ikisine de kendisi konuşurken sözünü kesmemelerini isteyip Barış’a dönerek:

– Barış, oğlum. Senin eve dönmene çok sevindim, dedi ve ardından yine bir damla gözyaşı döktü. Ayşegül, babasının ağladığını görünce ‘kendini neden bu kadar üzüyorsun’ demesi üzerine Babası, kızına dönerek ‘Sana, benim sözümü kesme dememiş miydim’, diyerek sitem etti. Ayşegül, babasının sitemi üzerine ondan özür dileyerek, babasının sözünü bir daha kesmeyeceğine dair söz verdi. Kızının özür dilemesinden sonra tekrar Barış’a döndü ve ona:

– Oğlum, senden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum. Bana ne yapsan, ne desen haklısın.  İkinizin de birbirinizi sevdiğinizi bildiğim halde üç kuruş para için sizi birbirinizden ayırarak sana bir sürü hakaretler ettim, böyle yaparak hem kızımı, hem kendimi hem de seni mahvettim, dedi.

Metin Bey, Barış’la konuşurken geçmişi düşünüyor, bu işi nasıl düzeltebilirim, diye kafasında hesaplar yapıyordu. Çözüm bulamayınca da kahroluyor, içi içini yiyordu. Barış, Metin Bey’in, geçmişi düşündükçe üzüldüğünü görünce, sözünü keserek:

– Metin Amca, bu kadar kendini zorlamasan olmaz mı?

Metin Bey, sözü kesilince ona da sitem ederek:

– Oğlum, kendimi zorladığımı biliyorum, ama bunları söylemek zorundayım, dedi ve şöyle devam etti.  Kızımı evlendirmeden önce gözümü o kadar para hırsı bürümüştü ki, gözüm hiçbir şeyi görmüyor ve sadece kızımı evlendirdiğim zaman bana gelecek paraları düşlüyordum. Kızımı mal, mülk sahibi biriyle evlendirip, mutsuz olduğunu görünce yaptığım hatayı anladım, ama iş işten geçmişti, dedi ve kızından bir bardak su istedi. Ayşegül, suyu getirip içtikten sonra, işin aslı benim para hırsım değil dedikten sonra:

– Aslında, kızımı sana vermememin sebebi, başkaydı.

Barış, kızını vermeme sebebinin başka olduğunu duyunca, oturduğu yerden kalktı ve Metin Bey’in yattığı yatağa oturarak:

–  Nasıl yani? Arada başka meseleler mi var?  Diye sordu.

Metin Bey, evet dedikten sonra:

– Asıl sebep babanla ilgiliydi. Kızımla, sen doğmadan evvel, babanla çok iyi dosttuk. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Onun güldüğüne ben güler, onun ağladığına ben ağlardım. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra siz doğdunuz.  Siz doğduktan sonra o kadar sevinmiştik ki, birbirlerimize ‘Bunlar büyüdüklerinde, birbirlerini sevip evlenseler’ diyor, o şekilde çocuklarımızı büyütüyorduk. Aradan aylar, yıllar geçti ve çocuklarımız büyüyüp birbirlerini yavaş yavaş sevmeye başladılar. İşte, zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Babanla aramızda anlaşılmayan bir sebep oldu ve birbirlerimize küstük. Baban, kızımla görüşmene bir şey demezken, ben kızımla görüşmeni istemiyor, karşı çıkıyordum. Kocası olacak o adam karşıma çıkıp, kendini iyi tanıtıp, kızımı bir eli balda, bir eli yağda olacak demesi üzerine, beni para hırsı bürüdü ve kızımı onunla evlendirdim. O adamla evlendirdikten sonra artık kızım mutlu olacak, onun sayesinde bana da bol para gelecek diye düşünmeye başlamıştım. Ama, durumun böyle olmadığını, o adamın kumarbazın teki olduğunu, kumar tutkunluğu yüzünden kızıma sürekli dayak attığını ve kızımın bu yüzden mutsuz olduğunu gördüğümde anladım. Kızımı başkasıyla evlendirdikten sonra, sen babanla tartışıp, buraları terk edip gittiğini bilmeden, hatamı telafi edebilmek için evinize gelip kapıyı çaldım. Kapıyı babanın açtığı gördüm ve ondan bütün yaptıklarım için özür diledim ve seni sordum, dedi ve çok yorgun olduğunu biraz dinlendikten sonra anlatmaya devam edeceğini söyleyerek, kızıyla Barış’ın odadan çıkmadan başında beklemelerini rica ederek uykuya daldı.

Metin Bey, uykuya dalmıştı, ama uyumuyor, uyuyor gibi horultular çıkartıyordu. Çünkü maksadı, kızıyla Barış’ın eskisi gibi birbirlerini sevip sevmediklerini öğrenmek için öyle davranmıştı. Uyuyor gibi horultular çıkarmaya başladığı sıra gözlerinin birini hafifçe aralayarak, onların hal ve hareketlerini izlemeye durdu. Gözünü aralayıp izlemeye başladığında, onların birbirlerini ellerini tutup karşılıklı güzel sözler söylediklerini duyunca içi rahat etti ve bu sefer gerçekten uyumaya başladı.

Bir saat kadar uyuduktan sonra uyandı ve Barış’ın kızının yanında olup olmadığını kontrol etti. Barış’ın, kızının yanında olduğunu ve muhabbet ettiklerini görünce, birbirlerine olan sevgilerinin daimi olduğuna iyice kanaat getirerek Barış’a seslenerek yatağının yanına oturmasını istedi. Barış, kendisine seslenildiğini duyunca Ayşegül’le konuşmayı bırakıp Metin Bey’in yanına oturunca:

– Babana, seni sorunca baban bana kızını evlendirdikten sonra, buna daha fazla dayanamayıp, buralardan ayrıldığını ve nereye gittiğini bilemediğini söyledi ve sitemli bir şekilde ‘Yaptığını beğendin mi? Bir inat uğruna hem kızını yaktın hem oğlumu. Oğlum geri gelmezse bunun hesabını, kendi vicdanında hesabını nasıl vereceksin, dedikten sonra yüzüme kapıyı sert bir şekilde kapattı. Bende, babanın sözü üzerine, senin ayrılmana ve kızımın üzülmesine sebep olduğum için iyice üzülmeye başladım. Bu üzüntünün tesiriyle de hasta oldum ve bir türlü düzelemedim. Sen, evi terk edince hasta olduğum ve kızımdan başka bakacak kimsemiz olmadığı halde, yaptığım hatanın bir nebzede olsa hafiflemesi amacıyla kızımı annene yardım etmesi için her gün sizin eve gönderdim.

Barış, Metin amcanın sözümü kesmeden beni dinleyin, demesine rağmen onun sözünü tekrar keserek:

– Metin amca, biliyorum sözümü kesmeden beni dinleyin dediniz ama şunu söylemek zorundayım. O gün bana hakaret ettikten sonra kalbim o kadar kırılmıştı ki sizi asla affetmeyeceğimi kendi kendime söylüyordum. Fakat bir süre sonra düşündüm ve yapılan hata nasıl olursa olsun bir insanı affetmenin ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu düşündüm ve sizi gönülden ta o gün affettim.

Metin Bey, affedildiğini duyunca sevinçten sanki bir daha susmayacak gibi ağladı. Mehmet Bey, Barış tarafından affedildiğini duyunca bu seferde kızına dönerek:

– Benim yüzümden hem sevdiğinden ayrıldın hem de çok sıkıntı çektin. Bu yüzden ne olur beni affet, eğer affetmez isen beni çok büyük kederlere bırakmış olursun, dedi. Ayşegül, babasının kendisinden af dilemesi üzerine, o da güler yüzle babasına:

–   Affetmemek, ne demek baba. Elbette ki affettim. Bir evlat ile baba et ile tırnak gibidir, birbirlerinden hiçbir zaman ayrılamazlar. Hem, sen beni o adamla evlendirip çektiğim o sıkıntılı günlerimde yanımda olmadın mı? O evi her seferinde terk edip yanına geldiğim zaman güler yüzle karşılamadın mı? Beni istemediğim biriyle evlendirdiğin zaman sana ne kadar darılsam da o sıkıntılı günlerimde hep sen benim arkamda durdun. Bu yüzden her zaman sana minnettarım.

Metin Bey, kızı tarafından da affedildiğini duyduktan sonra kendini daha iyi hissetmeye başladı. Konuşmasının bile düzeldiğini hissediyordu. Kendisinin düzeldiğini hissedince yavaş yavaş yattığı yerden doğrulmaya başlayıp ayağa kalktı. Barış’la kızını kucaklayarak ‘evlatlarım bilseniz beni ne kadar çok mutlu ettiğinizi’ diyerek mutluluğunu dile getirdi. Daha sonra Barış’a dönerek, bu işi daha fazla uzatmadan, akşama gelip kızını istemelerini söyledi. Barış ve Ayşegül bunu duyunca ikisi de sevinçten adeta deliye döndüler. Barış o sevinçle Ayşegül’ün evinden öğle bir hızlı çıktı ki, dışarıya çıktığı zaman az kalsın yere kapaklanacaktı.  Barış’ın evden çıkması üzerine Metin amca, Barış’ın aksadığını gördü ve kızına:

–   Söyler misin kızım, Barış neden aksıyor?

Ayşegül, babasının sorusu üzerine Barış’ın başından geçenleri olduğu gibi anlattı. Metin amca, olanları duyunca:

–   Onun başına gelenlere hep ben sebep oldum. O gün ona hakaret etmeyip evden kovmasaydım. O da gidip Babasıyla tartışıp evden ayrılmaz ve bunlar başına gelmeyebilirdi, diyerek üzüntüsünü belirtti.

Ayşegül, babasının yine geçmişi düşünerek üzülmesi üzerine, elini babasının omzuna uzatarak:

–   Olan olmuş bir kere, onun için üzülmeye hiç gerek yok. Onun için bundan sonra, geçmişe değil de geleceğe bakalım.

–   Peki, kızım. Senin dediğin olsun, bundan sonra geçmiş düşünmemeye çalışacağım.

Barış, Ayşegül’ün evinden ayrıldıktan sonra heyecan içerisinde evine koştu. Eve girerek annesini aradı. Annesinin mutfakta yemek pişirdiğini görünce hızlı adımlarla yanına giderek nefes nefese akşama hazırlık yapmasını söyledi. Annesi, Barış’ın telaşlı bir şeklide nefes nefese kaldığını görünce:

– Dur hele telaş etme. Kendine gel de öğle konuş, dedi. Barış kendini biraz toparladıktan sonra Metin amcanın kızını vermeye razı olduğunu ve akşama gelip istemelerini söyledi. Annesi bunu duyunca elleri ayakları birbirine dolanarak:

– Hemen akşama istemek de nereden çıktı oğul. Hem kızı gidip istedik diyelim, ne götüreceğiz onlara. Doğru dürüst bir hazırlığımızda yok ki onları götürelim.

Barış, annesinin telaşını görünce Metin amcanın ilk deneyiminden sonra öyle şeyler isteyeceğini sanmadığını söyleyerek, telaş etmemesi gerektiğini bildirdi. Annesi, oğlunun sözlerinden sonra biraz toparlanarak dükkâna gidip babasına durumu haberdar etmesini söyleyerek hazırlığa girişti.

O gün akşam olunca hep beraber Metin Bey’in evine giderek kızı Ayşegül’ü, Barış’a istediler. Metin Bey, kızını mal mülk sahibi biriyle evlendirip sorunlar yaşayınca, aynı sorunlarla karşılaşmamak için Barış’a, kızını her türlü zorluğa karşı koruyup kollayacağına, eziyet etmeyeceğine dair söz verirse o zaman kızını ona vereceğini söyledi. Barış, söz verince, kızını ona vermeye razı oldu ve birbirlerini tanıdıklarına göre sözü fazla uzatmadan düğünlerinin bir hafta sonra yapılmasını istedi.

Barış’ın babası, Metin Bey’den düğünün bir hafta sonra yapılmasını istediğini duyunca, düğüne dair hiçbir hazırlık yapmadıkları için telaşlanarak:

–   Ama, bu nasıl olur Metin Bey, bir hafta sonrası için hiçbir hazırlığımız yok, diyerek durumunu bildirdi.

Metin Bey, oturduğu yerden doğrularak Mustafa Bey’in yanına oturdu. Onun dalını sıvazlayarak:

–   Siz hiç telaş etmeyin Mustafa Bey. Bütün düğün hazırlıklarını ben yapacağım. Hem belki benim kızımla oğluna karşı yaptığım hatalara karşı bir nebzede olsa bir kefaret olur.

Metin Bey, Mustafa Bey’le konuştuktan sonra Barış’ı karşısına alarak:

– Bak oğlum! Gerçi, biliyorum. Sen, kızımı hiçbir zaman üzmez ve el üstünde tutarsın, ama bir baba olarak yinede söylemek zorundayım. Kızım, sana emanet olarak geliyor. Aldığın emaneti iyi koru ve gözet. Ona hiçbir zaman kötü söz söyleme. Onu küçük düşürecek, kalbini incitecek davranışlarda bulunma. Ona giydiğinden giydir ve yediğinden yedir. Bütün bu söylediklerimi yapacak ve ona göre adımını atacaksan kızımı sana vereyim. Yok, eğer, ben bunları yapamam diyorsan şimdiden bu işten vazgeç.

– Bütün söylediklerinizi yapacak ve kızınızı elimden geldiği kadar el üstünde tutmaya çalışacağım.

Metin Bey, Barış’la konuştuktan sonra bu sefer de kızına dönerek:

–  Bak, kızım! Sana söylüyorum. Gideceğin evde huzurlu olmak istiyorsan, bu söylediklerime kulak ver. Kocana hiçbir zaman karşı gelme ve ona itaat et. Kocanın evini devamlı temiz tut ve yemeğini zamanında karşısına getir. Onun hoşlanmadığı davranışlarda ve sözlerde bulunma. Kalbini incitecek, gözünü dışarılarda olmasına sebep olacak durumlarda bulunma. Kocanın akrabasına karşı hürmet et.

– Tamam, baba söylediklerinin hepsine uyacağım.

–  Mademki, ikinizde bana söz verdiniz. O zaman, ikinize de söyleyeceğim şu sözleri ve önceki söylediğim sözleri hiçbir zaman unutmayın ve hayatınıza tatbik edin, şayet bu söyleyeceklerimi uygularsanız göreceksiniz ki ömür boyu mutlu olmuşsunuz, dedi ve nasihatlerine şöyle devam etti. Aranızdaki sevgi bağlarını hiçbir zaman bozmayın, birbirinize karşı anlayışlı ve hoşgörülü davranın. Aranızdaki en ufak hataları bile olsa görmezden gelmeye çalışın.

– Peki, baba dediklerine uyacağım.

– Peki, baba dediklerine yerine getirmek için gayret edeceğim.

Aralarındaki bu konuşmalardan sonra, evlilik için bütün hazırlıklar tamamlandı ve bir hafta sonra anlı şanlı bir düğün yapıldı. Bu düğün sayesinde Barış ve Ayşegül sonunda muratlarına erdiler. Hasan, düğün yapıldıktan birkaç gün sonra izin isteyerek ailesini çok özlediğini ve bir yol bulup onlara ulaşması gerektiğini söyledi. Barış ve Ayşegül’ün ailesi ona çok teşekkür ederek, onu kapının önüne kadar uğurladılar. Galip kaptan, kapının önüne çıkan Hasan’a beklemesini söyleyerek o da hazırlığını yapıp Mustafa amcasıyla vedalaşarak kapının önüne çıktı. Kapının önünde beklemekte olan Hasan’a dönerek:

– Eğer, istersen ailene kavuşmanın bir yolunu beraber bulabiliriz, dediği sırada Hasan’ı her zaman peşinden kovalayan o kara bulut tekrar ortaya çıktı. Onlar karabulutu görünce bu da neyin nesi diyerek birbirlerine bakındılar. Hasan, onları o şekilde görünce telaş etmemelerini söyleyerek, o karabulutun kendi peşinde olduğunu söyledi ve o hızla koşarak oradan uzaklaştı. Onun ayrılmasından sonra karabulut da peşinden gitti. Hasan’ın ayrılmasından sonra Barış’ın ve Ayşegül’ün ailesi onun peşinden sadece bakmakla yetinerek evlerine geri döndüler.

Hasan, önde karabulut arkada birbirlerini uzun bir müddet takip ettiler. Bu takibin sonunda Hasan,  koşarken önündeki çukuru göremeyerek içine düştü. Çukurun içine düşünce başını bir taşa vurarak olduğu yerde bayıldı kaldı. Ancak kendine akşam karanlığı çöktüğünde gelebildi. İçine düştüğü çukur o kadar derindi ki ne kadar çabaladıysa da kendi başına çıkamadı. Kendi başına çıkamayacağını anlayınca da, ‘belki sesimi bir duyan olup beni buradan kurtarır’ diyerek var gücüyle bağırdı, bağırdı, bağırdı, fakat sesini duyan olmadı. Tam ümidini kesip ‘galiba buradan çıkamayacağım’ dediği sırada çukurun yukarısında bir ses duydu ve ardından aşağı doğru ipin sarkıtıldığını gördü. İpin sarkıtıldığını görünce kendi kendine ‘az önce ben, buradan kurtulamayacağım diye ümidimi mi kaybetmiştim’, dedi ve ardından söyle söyledi ‘demek ki ne olursa olsun insan ümidini kaybetmemeli’ dedi ve ipe tutunarak yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Çukurdan çıkınca ipi aşağıya doğru sarkıtıp kurtaran kişinin Galip Kaptan olduğunu gördü. Hem onu karşısında görünce hem de çukuru düştüğü zaman başını taşa çarptığından dolayı başı dönüyor, gözleri kararıyordu. O şaşkınlık içerisinde ne yapacağını şaşırıp yerinde dans etmeye başladı. Galip Kaptan, Hasan’ı o şekilde görünce:

–   Ne yapıyorsun öyle, kendine gel, dedi ve bir tokat attı. Tokatı yiyince kendisine geldi ve Galip Kaptan’a sarılarak:

–   Sana çok teşekkür ederim, sen olmasaydım belki de düştüğüm o çukurdan kurtulamazdım, dedi ve ağlamaya başladı. Galip Kaptan, Hasan’ın arkasını sıvazlayarak kendine gelmesini sağladı ve daha sonra:

–   Hasan, eğer istersen gemime gelebilirsin, dedikten sonra, Hasan’ın koluna girerek beraber yürümeye başlayıp gemiye kadar geldiler. Orada gemiye çıktılar ve ardından gemi yola çıktı. Denizde bir müddet daha yol aldıktan sonra o kara karabulut yine ortaya çıkarak geminin ortasında Hasan’ı kovalamaya başladı. Hasan, önde karabulut arkada geminin etrafında dört dolandılar. Kovalamaca öylece sürerken Hasan baktı ki yakalanacağım, Galip Kaptan’a bile veda etmeden denize atladı ve yüzmeye başladı. Denizde yüzerken deniz birden bire kabarmaya başladı ve Hasan’ı sağa sola doğru savurmaya başladı. Tam denizin ortasında boğulacakken nereden geldiğini göremediği bir ayna ortaya çıktı ve kendisini kucakladığı gibi havalara kaldırdı. Hasan, aynanın üstünde öylece uçarak giderken kendi kendine ‘hayret, başıma her zaman bela olan ayna, bu sefer hayatımı kurtardı’ demekten kendini alamadı. Öylece düşünceler halinde yol alırken ayna aniden olduğu yerde duruverdi ve ortadan kayboldu. Ayna kaybolunca da Hasan, hızla aşağıya doğru düşmeye başladı. Aşağıya doğru düşerken alttan hafif bir rüzgâr çıktı ve rüzgârın içinden kendisini her zaman kurtaran el yine ortaya çıktı ve arkasından tutarak havaya kaldırdı. Havada, kendisini tutan el bir müddet daha götürdükten sonra yavaşlayarak aşağıya doğru indi ve onu yeşil bir ovanın ortasına bırakarak ortadan kayboldu.

Hasan, yeşil ovanın ortasında tek başına kalınca şaşkın şaşkın etrafa bakıp yürümeye başladı. Şaşkın bir şekilde etrafına bakınırken kendisini her seferinde ikaz eden beyaz kuş yine ortaya çıkıp kafasına konarak:

– Şaşkın şaşkın etrafa bakacağına arkana dön de, arkandan ne geldiğine bak, dedi ve geldiği gibi uçarak ortadan kayboldu. Hasan, beyaz kuşun ikazı üzerine arkasına dönünce geriden kendisine doğru beyaz bir şeyin yaklaştığını gördü. Dikkatli şekilde bakınca onun doğu tarafında olduğu zaman gördüğü atın ta kendisi olduğunu anladı. At iyice yaklaşınca başından tutarak sevmeye başladı. Atı severken, at yine kanatlanarak dile geldi:

– Ey insanoğlu! Eğer yolunu bulmak istiyorsan üstüme bin, yelelerime sıkı tutun, gideceğin yere götüreyim. Yalnız dikkat et, üstümdeyken yelelerimi sakın bırakma.

Hasan, atla doğu kapısında ilk karşılaştığı zaman onun dile gelerek konuşmasını şaşkınlık içerisinde dinlemiş ve kendi kendine: ‘Bu at, nasıl kendi kendine koştu ve kanatlandı’ diye düşünmüş, ondan sonra atın üzerine binmişti. Batı kapısında karşılaşıp, atın dile gelmesi karşısında ise bu sefer şaşkınlığını üzerinden atarak atın üzerine bindi. At kanatlarını açarak havalandı ve birlikte uçmaya başladılar. Batı tarafında atın üzerinde uçarken, doğu tarafında olduğu gibi atın üzerinden düşmemek için, atın yelelerinden sıkı sıkı tutunmaya çalıştı. Atın yelelerinden sıkı bir şekilde tutunup beraber uçarlarken o sırada karabulut ortaya çıktı ve rüzgâr meydana getirerek uçmalarını engellemeye başladı.  Her ikisi de kuvvetli esen rüzgâra karşı direnerek uçmalarına rağmen, bir müddet sonra kuvvetli rüzgâra karşı dayanamayarak aşağılara düşmeye başladılar. At, aşağılara doğru düşerken bir yandan dengesini düzeltmeye çalışıyor, bir yandan da Hasan’a: ‘Yelelerimi sıkı tut, eğer geçen seferki gibi dikkatli olmazsan, aşağılara düşebilirsin’ diyordu. At, bir müddet sonra kendini toparlanıp tekrardan havalandı ve üç yol ayrımına kadar beraber uçtular. Üç yol ayrımına gelince aşağıya indiler. At, yere inince Hasan’ı sırtından indirdi ve onunla vedalaşarak geldiği gibi hızla yükselerek uçup gitti.

GÜNEY KAPISI

Üç yol ağzına gelince, Batı Kapısında olduğu gibi, bu kapıda da değişimler olmaya başladı. Kapının her iki yanında patlamalar meydana geliyor, bu patlamalar esnasında her taraftan buharlar çıkıyordu. Bir ara art arda gelen bu patlamalar öyle şiddetlendi ki yerinden canlanamaz oldu ve kulaklarının sağır olacağını zannetti. Patlama geçince Doğu Kapısında ortaya çıkan ve o kapıyı yutan yılan burada da ortaya çıktı. Kocaman ağzını açarak Batı Kapısına doğru yöneldi. Oraya varınca Batı Kapısını yutarak ortadan kayboldu. Yılanın kaybolmasının ardından Batı Kapısının kaybolduğunu gördü. Batı yazan yol kaybolduğu için, yol ikiye ayrılıyordu. Bu seferde belki bu yol doğrudur diye güney tarafına gitmeye başladı. Güney yazan yola doğru gittikçe yol sanki uzanıyor, bitmek bilmiyordu. Ayrıca yol inişli çıkışlı ve yer yer çukurlarla doluydu. Bu çukurların bazıları o kadar büyük ve genişti ki yanlışlıkla içine düşen bir insanın içinden çıkması çok zor olabilirdi.

Hasan, yol inişli çıkışlı olduğu ve çukurlarla dolu olduğu için olanca çaba göstermiş, bu yüzden de yorulmuştu. Tepenin birine çıktığı zaman uykusuzluk ve yorgunluktan takati tükenmiş, ileriye doğru gidecek hali kalmamıştı. Uykusuzluktan gözleri kararıyor, ilerisinde neler olduğunun göremiyordu. Bu yüzden de tepenin başında olan çukuru göremedi ve içine sert bir şekilde düştü. Çukurun içine düşer düşmez ortalığı toz duman kapladı. Bu toz duman öyle fazlaydı ki önünü bile göremez hale gelmişti. Çukurun içine sert şekilde düştüğü için uykusu kaçmış, sinirleri gerilmişti.  Hem tozun kalkmasını beklemek hem de gerilen sinirlerinin yatışmasını beklemek için düştüğü yerde bulunan bir taşın üzerine oturup beklemeye başladı. Taşın üzerine oturur oturmaz, içini sıcak duygular kaplamaya başladı ve yavaş yavaş sinirleri yatıştığını hissetti. Sinirleri yatıştıktan sonra tekrardan gözleri kapanmaya başladı. İçinin huzura kavuşmasından sonra düştüğü çukurdan kurtulmak amacıyla oturduğu yerden kalktı, ama ayaktayken bile gözlerinin kapandığını hissediyordu. Uykusuzluğa daha fazla tahammül edemeyeceğini anlayınca taşın üzerine tekrar oturdu ve bir müddet sonra uyudu. Tam derin bir uykuya daldığı sırada şiddetli bir gürültüyle uyandı ve o gürültünün nereden geldiğini anlamak için sağa sola bakınmaya başladı. Etrafa o kadar çok bakınmasına rağmen sesin nereden geldiğini bir türlü bulamadı. Hem uykusu kaçtığı için hem de gürültünü nereden geldiğini bulamadığından dolayı yine sinirlenmiş aşırı derecede sinirlenerek hızlı bir şekilde ayağa kalktı.

Aşırı derecede sinirlendiğinden etrafında olup bitenleri göremiyor, sürekli yerinde dönüp duruyordu. Yerinde sürekli dönüp etrafında neler olup bittiğine bakmadığından çukurun kaybolduğunu ve çukurun yerinde de ileriye doğru dümdüz bir yol oluştuğunun farkına varamıyordu. Kendisini her zaman ikaz eden beyaz kuş gelip de ‘etrafında ne öyle dönüp duruyorsun, yerinde dur da etrafında neler olup bittiğine bir bak’ demese belki de sürekli o şekilde yerinde döner dururdu.

Hasan, beyaz kuşun gelip de kendisini ikaz etmesinden sonra durdu ve etrafına bakınmaya başladı. İçine düştüğü çukurun yol olduğunu görünce oturup ağlamaya başladı. Dört yol ağzından girip de başı derde girdiği zaman karşısına hep bir çıkış yolu meydana geliyordu. Aslında oturup ağlamasının sebebi de buydu. Oturup ağlarken şunu anlamıştı ki bir insan ne durumda olursa olsun, hangi sıkıntıyı çekerse çeksin, sonunda karşısına mutlaka bir çıkış kapısı açılıyordu. Onun için bir insan hiçbir zaman ümidini kaybetmemeli, moralini bozmamalıydı. Bunları düşüne düşüne içi rahatlamış, feraha kavuşmuştu. Ailesine kavuşma umuduyla ayağa kalkarak, sevinç içerisinde ileriye doğru açılan yoldan gitmeye başladı.

Hasan, sevinç içerisinde yürüye yürüye giderken yol birden bire daralmaya başladı ve gittikçe de daralıyordu. Yolun daraldığını görünce yine de umudunu kaybetmeden daralan yoldan ilerleme devam etti. Sonunda yol darala darala bir insanın ancak sığabileceği kadar yol oldu ve burada da karşısına yeşil renkli bir kapı çıktı. Zorla da olsa kapının önüne kadar geldi. Bu kapının önünde de bir yazı vardı ve şöyle yazıyordu: ‘Bu kapı korku ve şaşkınlık kapısıdır.’ Hasan, yazıyı okuyunca içini bir ürperme aldı. Kapıyı açıp girmeden önce bir düşündü, daha önceki kapılardan içeriye girdiği zaman başına gelenleri. Onların hepsini düşününce bir an geri adım attı ve önündeki kapıdan içeriye girsem mi, girmesem mi? Diye düşündü. Fakat geriye de gidemeyeceğine göre mecburen kapıyı açıp içeriye girmeliydi. Tereddüdü geçtikten sonra kapıya kadar geldi. Bu kapının üzerinde de anahtarı yoktu.

Kapının üzerinde anahtarı görmeyince kendi kendine ‘umarım burada da o kurt gelir, anahtarı bırakır’ diye olduğu yerde beklemeye başladı. Umduğunu fazla beklemeden gök gürlemesine benzer bir uğultu koptu ve ardından siyah beyaz,  Sibirya kurduna benzer bir kurt çıktı. Kurdun ağzında bir anahtar vardı. Kurt yanlarına yaklaşarak ağzındaki anahtarı yere bırakıp dile geldi ve kapıyı nasıl açabileceklerini gösterdi. Daha sonra ağzındaki anahtarı yere bırakarak geldiği gibi ortadan kayboldu. Hasan, kurdun kaybolmasından sonra yerdeki anahtarı alarak, kapıyı açıp içeriye girdi. Kapıdan içeriye girince de karşına kapısı kapalı bir oda çıktı. Odanın kapısının üstünde ‘İzinsiz girilmez’ diye bir yazı vardı. Yazıyı görünce, kapıya vurup vurmamak da bir an için tereddüt etti ve başka yol var mı yok mu, diye etrafa baktı. Fakat, onca bakmasına rağmen, o odadan başka gidecek bir yol bulamadı.  Başka gidecek yol olmadığı için üzerindeki tereddüdü atarak kapıya yaklaştı. Kapıya eliyle birkaç sefer vurdu. Kapıya birkaç sefer vurmasına rağmen içeriden ses çıkmayınca,  odanın kapısını açarak içeriye girdi. Odadan içeriye girince korkup öylece olduğu yerde kalakaldı. Korkmasının sebebi ise odanın her tarafında başları doldurulmuş hayvan figürlerinin olmasıydı.

Başları doldurulmuş bu hayvanlar çok tuhaftı. Mesela, tavşan başında geyik boynuzu vardı. Geyiğin kulağı filkulağı gibiydi… Ayrıca gördüğü bu hayvanlar ağlar bir şekilde kendisinden sanki yardım istiyorlardı. Yerler ise kan içerisindeydi. Yerlerin kan içerisinde olması ve duvarlarda hayvan kafalarının asılı olması karşısında oldukça korktu. Gördüğü manzaradan bir an evvel uzaklaşmak ve odadan dışarı çıkmak için, odanın içine girdiği kapıyı aradı. Her tarafı aramasına rağmen, odanın içine girdiği kapıyı bir türlü bulamadı. Kapı sanki sır olup uçup gitmişti. Odadan içeriye girdiği kapıyı bulamayanca kendi kendine: ‘bu kapıya ne oldu acaba, kendi kendine sır olup gitmedi ya’ diye düşündükten sora, yine kendi kendine: ‘odadan çıkacak bir kapı mutlaka olmalı’ diye düşündü ve kapıyı tekrar aramak için sağa sola bakındı. İleride sola doğru bir işaret olduğunu gördü. İşaretin olduğu yere varınca ‘aşağıya bak’ diye bir yazı vardı.  Durduğu yerden kafasını eğip aşağıya doğru bakınca odanın dibine doğru küçük bir kapı olduğunu gördü. Kapının oldukça küçük olduğunu görünce hayretler içerisinde kendi kendine ‘acaba buradan kim girip çıkıyor’ diyerek yere eğilip oturdu. Yere oturduğu sırada birden bire küçüldüğünü hissetti ve boyu kapının boyu kadar oldu. Boyu küçülünce odadan dışarıya çıkabilecek bir kapı bulmuştu. Kapıyı açınca, kapının dışında şırıl şırıl sular akan, her tarafı ağaçlarla dolu ve kuşların cıvıl cıvıl uçuştuğu bir yer olduğunu gördü.

Kapıyı açıp içeride olan güzellikleri görmesi, kendisini o kadar çok mest etmeye başladı ki, bir an evvel içeriye girip o güzelliklere kavuşmak istedi. O arzu ile heyecan içerisinde bahçeye adımını atar atmaz karanlıklar içerisinde kaldı. Bahçeye adımını atar atmaz karanlıklar içerisinde kaldığı için, ‘acaba burası o bahçe mi değil mi?’ diye düşüncelere daldı ve adımını geri atarak odaya geri döndü. Odanın içerisinde o bahçeye tekrar baktı ve bahçenin güzelliğini tekrar gördü. Bahçenin güzelliğini görür görmez odadan dışarı çıktı, fakat yine karanlıklar içerisinde kaldı. Bahçeye girip çıkma işini birkaç defa daha denemesine rağmen, her seferinde yine karanlıklar içerisinde kaldı. Son kez karanlıklar içerisinde kaldıktan sonra, odaya girmeyi bırakıp karanlıklar içerisinde devam etmeye karar verdi. Bu karara vardı, ama karanlıklar içerisinde nasıl ileriye gidebilirdi. Bunları düşünüce, bir an için ailesine kavuşamama gibi bir duyguya kapıldı. Ama, kapıldığı bu kötü duygu karanlıkta ışık saçan ayakkabıları aklına gelmesiyle beraber yok oldu ve içini sevinç duyguları kapladı. İçini sevinç duyguları kapladıktan sonra kendi kendine şöyle söylendi: ‘Bir insan, ne olursa olsun ümidini hiçbir zaman kaybetmemeli. Olur ki insan bir an için kötü duygulara kapılarak huzuru kaçabilir. İşte öylesi bir durumda bile, ileride bana mutlaka bir kapı açılabilir, diye düşünmeli, ümidini hiçbir zaman kaybetmemeli’ diye söylendikten sonra daha sonra ‘Belki burada da ışık saçar’ diyerek havaya zıpladı. Ayakkabıları tam aklına geldiği gibi ışık saçmaya başladı. Az önce karanlıktan dolayı görmemesine rağmen şimdi her tarafı görebiliyordu. Ayakkabıları ışık saçıp gördüğü güzelliklere kavuşacağını umarken tam tersi oldu.  Çünkü odanın kapısını açıp içeriye girmeden önce gördüğü o güzel manzara gitmiş, yerine ağaçları yanmış, şelalesi kurumuş ve kuşlar ölmüştü. Ayrıca her taraftan kül yağıyordu.

Yağan küller ağzına, gözüne bulaşmaya başlayınca eliyle ağzını kapatmaya çalıştı. Onca çabasına rağmen küller ağzına, gözüne bulaşmasını önleyemedi ve ardından öksürmeye başladı. Küller ağzına, gözüne bulaştığı için yüzü kıpkırmızı oldu ve nefes alamaz hale geldi. Nefes almada zorlandığı için hırkasını yüzüne kapatarak nefes almaya çalıştı. Hırkasının içinde azıcık da olsa nefes almaya başlayınca rahatladığını hissetti. Rahatlamanın ardından küllerden kurtulabilmek için, hırkası yüzüne kapanmış bir şekilde koşmaya başladı. O sırada küllerden uzaklaşmak isterken ayağı kayıp yere düştü ve küllerin içinde kaymaya başladı. Küllerin ağzına, gözüne bulaşmasını önlemek isterken kayıp düştüğü için her tarafına kül bulaştı. Üstüne başına o kadar çok kül bulaştı ki, onu o şekilde görenler külden adama benzetirlerdi.

O şekilde bir müddet daha kayarak tümsek bir yere çarparak durdu ve ayağa kalkarak üstüne bulaşan külleri temizledi. Üstünü temizledikten sonra çarptığı şeyin ne olduğuna bakmak için eğildi ve onun gökkuşağı renginde bir taş parçası olduğunu gördü.   Merak içerisinde onu eline alıp evirip çevirmeye başladı. Taşı çevirdiği sırada hafifçe yer sarsıldı.  Sarsıntının ardından yerde bir kapı olduğunu gördü. Kapıyı zorlayarak açtı. Kapı ardına kadar açıldığı zaman aşağıya doğru giden merdivenler olduğunu gördü. Aşağıya doğru inen merdivenleri görünce kendi kendine: ‘Küllerden sonunda kurtulacağım’ diyerek merdivenlerden aşağıya inmeye başladı. Dikkatsizliği yüzünden her seferinde başına bir iş geldiği için bu sefer merdivenlerden dikkatli bir şekilde iniyordu.

Merdivenlerden aşağıya doğru inince karşısına merdivenleri tamamen kaplayan büyük bir duvar çıktı. Karşısına çıkan bu duvarın ortasında asılı duran bir ayna vardı. Aynanın üzerinde ‘aynayı tut ve sağa doğru çevir’ diye bir yazı vardı. Her yerde, karşısına ayna çıkması karşısında, daha fazla şaşırmamaya çalışarak aynayı sağa doğru çevirdi. Aynayı çevirir çevirmez, duvar ikiye ayrıldı ve ardından uzun bir koridor çıktı. Duvarın iki yakası ayrıldıktan sonra karşısına çıkan koridorun her iki yakası da resimlerle donatılmıştı. Ayrıca koridorlara çizilen resimler, birbirlerinden çok farklıydı. İlk resimde etrafı demir tellerle çevrili, içinde zehirli sıvı akan bir dere akıyordu. İkinci resimde üzerinde çeşitli ağaçlar olan, tuhaf bir dağ çizilmişti. Üçüncü resimde tamamen bitkin duruma düşmüş bir adam ve yanında bir mezar görülüyordu. Dördüncü resimde yollarda ağaçların kemirildiği, ekinlerin talan edildiği görülüyordu. Beşinci resimde ise mutsuz, kalabalık bir insan topluğu olduğu görülüyordu ve bazı aileler sanki birbirleriyle kavga ediyor gibiydiler. Beşinci resimde ise iki kardeşin birbirleriyle sarmaş dolaş olması resmediliyordu.

Resimlere baka baka ilerleyen Hasan, koridorun sonunun geldiğini görünce sevinerek ilerlemeye başladı. Koridorun sonuna gelip, koridoru geçince sağa sola doğru menderesler çizerek ilerleyen bir dere olduğunu gördü. Bu dere normal derelere hiç benzemiyordu ve oldukça pis kokular yayılıyordu. Menderesler çizerek ilerleyen derenin her tarafı taş duvarlarla örülmüştü. Taş duvarların üzeride demir tellerle çevriliydi. Menderes çizerek ilerleyen derenin üzerinin neden demir tellerle çevrili olduğunu bulmak için derenin oraya vardığında, dereden akan suyun bulanık ve oldukça koyu mavi renkte aktığını gördü. Derenin neden böyle mavi renkte aktığını bulmak için ilerlerken karşısına ileride tarlasını sürmekte olan genç bir adam çıktı. Adamı görünce derenin üzerinin neden duvarlarla çevrili ve üzerinin de demir tellerle kaplı olduğunu sormak için onun yanına vardı. Tarlasını süren adam, Hasan’ın yanına gelmekte olduğunu gördüğü halde, hiç istifini bozmadan tarlasını sürmeye devam etti. Hasan, genç adamın hiç istifini bozmadan işine devam etmesi karşısında morali bozulmasına rağmen, yine de merak içerisinde yanına giderek hafifçe sırtına dokundu. Adam, sırtına dokunulmasına rağmen yine de işine devam etmesi karşısında iyice morali bozuldu ve adama karşı nefret duygusu oluştu. Moralinin bozulmasına ve adama karşı nefret duygusu oluşmasına rağmen, neden kendisine cevap vermediğini merak ederek adamın sırtına ikinci sefer dokununca, adam geri dönerek Hasan’a uzun uzadıya bakarak sert bir şekilde:

–   Ne istiyorsun evlat? Diye sordu.

Hasan, genç adamın kendisine evlat diye hitap etmesi karşısında şaşırdı ve bir müddet o şaşkınlık içerisinde hiçbir şey söylemeden öylece adama baktı durdu. Şaşkınlığı yaşlı bir adamın, genç adamın yanına gelip ona ‘baba’ demesiyle bir kat daha arttı. Hasan’ın kendilerine şaşkınlık içerisinde baktığını gören genç adam, çalışmayı bırakarak:

– Evlat, neden öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun? Diye sorması üzerine Hasan, kafasını hafifçe kaşıyarak:

– Ama nasıl olur? Siz gençsiniz, size baba diyen kişi de yaşlı.

Genç adam, Hasan’ın sorusu karşısında ‘anlaşıldı’ diyerek çenesini okşamaya başladı. Bir müddet öylece düşündükten sonra:

– Bak delikanlı, buraya gelirken havanın bozuk olduğunu, devamlı sıcak rüzgârların estiğini, gördün değil mi? Diye sorunca Hasan ona ‘evet’ diye cevap verdi.

Genç adam, ‘işte bizim gençlerimizin ihtiyar, ihtiyarlarımızın da genç olmasına sebep olan onlardır’ diye söyleyince Hasan, genç adamın sözünü keserek:

– Anladım, bütün bunlara sebep olan havanın bozuk olması ve sıcak rüzgârların esmesi. Peki, söyler misin? Neden yanına geldiğimi gördüğünüz halde, dönüp bana bakmadınız ve yol boyunca görülen derenin etrafı neden böyle taş duvarlarla örülü olup, üzerleri de demir tellerle çevrili?

Genç adam, Hasan’ın kendisine ardı ardına soru sorması üzerine:

–  Evlat, ardı ardına soru sormayı bırak da hele bir soluklan. Hızlı soru sorman karşısında beni de telaşlandırıyorsun, dedi ve sözüne şöyle devam etti. Evlat, derenin içinden akan renkli sıvıyı gördün mü?

– Evet, gördüm.

– O, gördüğün renkli sıvı zehirlidir. Biz evlatlarımızı, o zehirli sıvıdan korumak için etrafına duvarlar örüp, üzerlerini de demir tellerle ördük, diyip iç geçirerek yere oturdu ve ardından ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı, ağladı. O kadar çok ağlıyordu ki sanki susmayacak gibiydi. Ancak, Hasan’ın yere eğilerek ellerini tutmasıyla kendine gelebildi. Ağlaması geçtikten sonra da ayağa kalkarak:

– Yıllar öncesi, gördüğün buralar yemyeşildi, her tarafta kuşlar cıvıldıyordu ve insanlarımız mutluydu, derelerimizde ise temiz su akıyordu. Yıllar böyle gelip geçti,  ta ki, büyük bir fırtına kopup, her şeyi altüst edene kadar. O, büyük fırtınadan sonra hava birden bire bozuldu ve şiddetli yağmurlar yağmaya başladı. Ardından şiddetli seller her şeyi altüst etti. Yağmurlar kesildikten sonra hayatımızı tam düzene koymaya başlamıştık ki, birden bire sıcak rüzgârlar esmeye başladı ve esen bu sıcak rüzgârlar bizim hayatımızda bir takım değişmelere sebep oldu. Bu değişimler az önce sana söylediğim gibi, gençlerimizin ihtiyar, ihtiyarlarımızın genç olmasına sebep oldu.  İşte o günden sonra her şey değişti. Kuşlar, şehrimize uğramaz oldu. İnsanlarımız mutsuz olmaya başlayıp, en ufak bir şeyden kavga çıkartır hale geldiler. Derelerimiz, sularımız bile zehir akıtır oldu. Ormanlarımızda bile bir takım değişimler oldu. Öyle ki, bu değişimler yüzünden hiç kimse ormana giremez oldu.  Köyümüzün etrafındaki ağaçlar, kendi ellerimiz ile diktiğimiz meyve bahçelerimiz kurudu.  Tarlalarımızdaki yeşillikler, yerini kuru otlara bıraktı.  hayvanlarımız bir tutam ot bulamaz oldular. Kasabamızın halkı, çoğunlukla hayvancılıkla geçindiği için bu yüzden, birçoğu şehri terk etmek zorunda kaldı. Kalanlar ise zor şartlar altında ve fakirlik içerisinde yaşıyor.

Hasan, genç adamın anlattıklarını dinleyince kafasını yere eğerek hüzünlü bir şekilde bir müddet bekledi. Daha sonra kafasını kaldırarak:

– Bütün olanlara doğrusu çok üzüldüm. Fakat hala senin yanına geldiğim zaman neden dönüp bana bakmadığınızı anlayamadım.

– Evlat, kusura bakma. O büyük fırtınadan sonra insanlarımızın çoğu fakirleşti. Bu yetmezmiş gibi bir de başka şehirlerden buraya yağmacılık için geliyorlar. Buraya yağmacılık için gelen hırsızlarda, kim kendilerini görmüşlerse ya tehdit edip gidiyorlar, ya da öldürüp gidiyorlar.  Seni de şehrimize yağmacılık için gelenlerden sandığım için öğle davrandım.

–   Peki, bunlar düzeltilemez mi?

–   Evet, düzeltilir ama çok zor.

–  Bana söyler misin, nasıl düzeltilebilir? Bu konuda belki benim bir yararım olabilir.

–  Mademki yararım olacak diyorsun öğleyse dinle. Duvarlarla örülü derenin sonunda bir orman göreceksin. O ormanın içerisinden geçtikten sonra karşına büyük bir dağ çıktığını göreceksin. Eğer, gördüğün o dağı aşıp geçebilirsen her şeye düzeltmen mümkün olabilir. Yalnız, o ormanda gördüklerin ve dağda olan değişiklikler sakın seni korkutmasın ve şaşırtmasın.

Hasan, genç adamı dinledikten sonra onunla vedalaşarak yola koyuldu. Yürüye yürüye, genç adamın tarif ettiği ormana kadar geldi. Ormana geldiği zaman, orman tam da genç adamın tarif ettiği gibiydi ve her şey garipti.  Bu orman bilinenin aksine ağaçların kökleri toprağın dışında, dalları ise yere doğruydu. Ormandaki kuşlar bile ters uçuyor gibiydiler. Hem akşam olduğu için hem de çok susadığı için, kendisinde, ormandan içeriye girmek zorunluluğu hissetti ve dikkatli bir şekilde ormana adımını attı. Hasan ormanda dikkatli bir şekilde ilerlerlerken, aniden karşısına bir ceylan çıktı ve o ceylan gözlerinin içine adeta yalvarırcasına baktı.  Karşısına aniden çıkan ceylan, bilinen ceylanların aksine dört gözlü, dört kulaklı ve iki kuyrukluydu. Hasan, ona hayretler içerisinde bakarken ceylan dile geldi ve gözyaşları içerisinde:

–  Ne olur kurtarın bizi? Dedi ve hızlı adımlarla koşarak ortadan kayboldu. Ardından karşısına kocaman bir aslan çıktı ve hırlamalı bir şekilde:

–   Hey! İnsanoğlu, ne işin var buralarda. Ne istiyorsun bizden:

Hasan, daha ceylanın görüntüsünün ve onun dile gelerek konuşmasının şaşkınlığını üzerinden atamadan aslanı da görünce çok korktu ve ne yapacağını bilemeden geriye çekildi.  Korkar bir şekilde:

– Ama ama, siz nasıl konuşuyorsunuz.

Aslan, önce kuvvetli bir şekilde kükredi ve bağırarak:

– Ey! İnsanoğlu, bizim nasıl konuştuğumuzu bırak da, sen niçin geldin buralara onu söyle. Yoksa sende bize tuzak kurup esir almaya mı geldin?

Aslanın, sert bir şekilde konuşması Hasan’ı iyice korkutmuş ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez olmuş ve korkudan buraya niçin geldiğini bile unutmuştu.

Aslan, Hasan’ın korktuğunu görünce, ona:

– Eğer, buraya bize tuzak kurup, yakalamak için gelmediysen, sakın korkma, yok eğer bizi esir almaya geldiysen, bizden çekeceğin var, demesi üzerine Hasan, biraz cesaret alarak:

– Hayır hayır, düşündüğünüz gibi değil, ben buraya üzeri demir tellerle çevrili olan dereyi takip ede ede geldim ve bu derenin zehirli bir şekilde akmasına sebep olan neyse, onu bulup yok etmek için yola çıktım.

– Mademki ormanımızın ortasından geçen zehirli derenin neden zehirli aktığını bulmaya geldin, öyleyse benimle gel.

Aslan, ormanın içinde yürürken, Hasan hem aslanın peşine gidiyor hem de etrafa göz atıyordu. Çok garip bir ormandı burası, her şey tersineydi. Kuşlar baş aşağı uçuyor, sular aşağıdan yukarıya doğru akıyordu. Hayvanları bile garipti, ceylanlar, kurtlar vs. her türlü hayvanın dört gözü, dört kulağı vardı. Tavşanların başında geyik boynuzu gibi boynuz vardı. Geyiklerin ise tavşankulağı gibi kulak vardı. Bazı hayvanların tek bacağı vardı, kuyrukları ise ön taraflarında idi. Sadece önünde yürüyen aslan, normal aslanlara benziyordu. Dev yapraklı ormanın içinde giderlerken biraz ileride önlerine doğru koskocaman çukur bir alan çıktı. O çukurun ne olduğuna bakmak için o tarafa yöneldiği sırada aslan birden önüne atladı ve kükreyerek:

–  Sakın o çukurun oraya gitme, diyince Hasan geri çekilerek:

–   Ama neden, orada ne var ki?

Aslan derin bir iç çekerek:

–  Her şeyi sana anlatacağım, yalnız şu ormandan bir an evvel çıkalım.

Hasanla, aslan çukur alanı geçip, ormanın içerisinde ilerlerken önlerine taşları yeşil renkte ve her tarafında delikler olan bir duvar çıktı. Aslan birden korkup geri çekilerek yönünü değiştirdi. Yönünü değiştirmesinin ardından o duvarın deliklerinin her birinden, ağızlarından ateş saçan yılanlar çıktı ve ortadan kayboldular. Aslan duvardan korkup yönünü değiştirerek ilerlediği sırada, yerde tuzaklanmış olan bir kapanı göremeyerek ayağını ona kaptırdı ve acı acı inlemeye başladı. Aslanın kapana düşerek inlediğini gören Hasan, hızlı adımlarla ilerleyerek aslanın kapana ayağını kaptırdığı yere geldi ve zorlayarak aslanı o kapandan kurtardı.

Aslan tuzaktan kurtulmasına kurtulmuştu; ama ayağı yaralıydı ve yürümekte güçlük çekiyordu.  Bu yüzden de, yaralı olduğu için yavaş gidiyor ve kendi kendine ‘akşam olmadan, o ses duymadan şu ormandan bir çıkabilsek’ diyor, sürekli bu sözü tekrarlıyordu. Onca çabasına rağmen, yürümekte güçlük çektiğini ve daha fazla yürüyemeyeceğini anlayınca, Hasan’a dönerek:

– Artık, daha fazla yürüyemeyeceğim, onun için şu ağacın dibinde biraz dinlenelim, dedikten sonra tarif ettiği ağaca giderek dibine oturup dinlenmeye başladı.

Hasan, aslanın yaralı ve üzgün haline acımıştı. Bu yüzden de onun derdine çare bulabilmek için kafa yoruyor, sağa sola gidip geliyordu. Onca çabasına rağmen, onun derdine çare olacak bir çözüm bulamakta zorlanınca üzülüyor ve aslana dönüp baktıkça bu üzüntüsü giderek artıyordu. Bütün olumsuzluklara rağmen yinede kendi kendine aslanın derdine bir çare bulmaya söz verdi ve o anda içindeki sıkıntının bir anda gittiğini hissetti. İçindeki sıkıntının gitmesinin ardından aslanın yanına döndü.

Akşama kadar bir ağacın dibinde beklediler. Akşama doğru yüzlerce irili ufaklı hayvan ağızlarında yapraklar toplamış, aslanın etrafında toplanıyorlardı. Hayvanların, aslanın etrafında toplanmasını merak içinde izlerken, bazıları aslanın ayağını sararak ovmaya başladılar, diğer kalan kısmı ise aslanın başında toplanarak ona neşe vermeye çalıştılar. Aslan, ayağının sarılıp ovulmasından sonra birazcık da olsa kendini toparlamaya başlayınca tekrar geldikleri gibi geri döndüler. Hayvanların geri dönmesinden sonra aslan, topallayarak ayağa kalktı. Sendeleyerek yürümeye başladı. Kafasını geri çevirerek Hasan’a: ‘’benimle gel’’ der gibi kafasını salladı. Hava iyice karanlıklaşınca ağaçlar birden canlanmaya başladı. Ağaçların canlanması ve birbirleriyle konuşmaları, insana çok korkunç bir görüntü ve ürperti veriyordu. Ağaçlar birbirleriyle konuşurken kulakları sağır edercesine ses çıkıyordu sanki.

Ağaçlar birbirlerine iyice yaklaşarak kendi kendilerine ‘biz ne zaman normal halimize dönebileceğiz’ diye dertleşiyorlardı. Ağaçlar birbirleriyle dertleşirken birden bire irkilerek yerlerine geri dönüp durdular ve normal haline geldiler. Ormanın içindeki hayvanlar bile, bir şey duymuş gibi sağa sola kaçışıp ortadan kayboldular. Hasan, olup bitenlere bir anlam veremeden bakarken aslanın, kendisini tutarak geri çekmesiyle kendine geldi ve aslanın renginin değiştiği gördü.

Hasan, aslanın renginin değiştiği görünce korkarak geri çekilmeye çalıştıysa da buna muvaffak olamadan aslanın üstüne atladığını gördü. Aslan, Hasan’ın üstüne atlayarak her tarafını tırmalamayarak yara bere içerisinde bıraktı ve o da kaçarak ortadan kayboldu.

Hasan, aslanın elinden yaralı bir şekilde kurtulmuştu ama şimdi de ormanın ortasında, nereye gideceğini bilemeden tek başına kalmıştı. Yaralı olduğu halde ayağa kalkmaya çalıştı fakat buna muvaffak olamadan tekrar yerine oturdu. Aslan tarafından her tarafı tırmalandığı için canı acımış ve yürüyemez olmuştu. Ellerini kafasına alarak aslanın neden kendisine saldırdığını anlamaya çalıştı. Durup dururken neden kendisine saldırmıştı? Neden rengi birdenbire değişmişti? Ardı ardına bu soruları kendi kendisine soruyor, bir türlü cevap alamıyordu. Anlaşılan o ki aslanı tekrar görmeden kafasındaki bu sorulara cevap bulamayacaktı. Kafasındaki aslanla ilgili olan soruları bırakıp nereye gideceğini düşünmeye çalıştı. Bütün bu olanları düşünürken kendisine her zaman yol gösteren beyaz tavşan yine ortaya çıktı ve vücudundaki bütün yaraları yalamaya başladı. Tavşan yaralarını yaladıkça yaraları iyileşiyordu. Yaraları iyileştikçe de kendini daha iyi hissetmeye başladığını ve ayağa kalkabileceği umuyordu.

Hasan, yaraları tamamen iyileşince ayağa kalktı ve ormanın içinde yürümeye başladı. Ormanın içinde yürüdükçe de hayreti daha bir kat daha artıyordu. Çünkü ormanın her bir ağacı tuhaf olduğu gibi, yaprakları bile tuhaftı. Ağaçların her bir dalının her bir yaprağı, ot yiyen bitki gibiydiler. Bazı yaprakları güzel koku saçıyor, bazıları ise yanına varılamayacak kadar kötü kokuyordu. Bazıları ise insanları takip edercesine sağa sola hareket ediyorlardı.

Hasan, ormanın içindeki ağaçları seyrede seyrede ilerliyor, bir yandan önünü kapatan dalları kesmeye çalışıyor bir yandan da etrafını gözleyerek tehlikenin olup olmadığına bakıyordu.  O, etrafını kollayarak giderken, ormanın içine girdiği zaman kendisine yol gösterip daha sonra da üzerine atlayıp yaralanmasına sebep olan aslan tekrar karşısına çıktı. Hasan, aslanı görünce ondan korkup, geri çekilmeye başladı ve gerisin geri dönüp kaçmaya başladı. Aslan da, Hasan’ın kaçtığını görünce hızla sağa sola doğru hareket ederek onu durdurmaya çalıştı. Durdurmayı başaramayınca, onu durduracak başka çare olmadığı için üzerine atlayarak durdurmak zorunda kaldı.

Hasan, aslanın üzerine atlayıp yere düşürmesinden sonra kendisine tekrardan zarar vereceğini zannedip yerde geriye doğru gitmeye çalışırken, aslan geri çekilerek Hasan’ın karşısına geçti ve üzgün bir şekilde başını yere eğerek:

–   Senin üzerine saldırıp yaraladığım için özür dilerim, üzerine atlayıp yaralamaktan başka çaremde yoktu, dedi ve gözlerinden iki damla gözyaşı düştü.

Hasan, aslanın üzgün bir şekilde kendisinden özür dilediğini görünce korkusu geçti ve dizlerinin üstüne oturup kollarını açarak aslanın kafasından tuttu ve onu teselli etmeye çalıştı. Aslan, Hasan’ın dostça boynuna sarılmasından sonra kendisine geldi ve başını kaldırarak:

– Senin üzerine atlayıp yaralamama rağmen, sen beni yine de teselli etmeye çalışıyorsun, diyerek bir yandan üzüntüsünü dile getirmeye çalıştı, bir yandan da adeta peşimden gel der gibi başını sallayarak yürümeye başladı. Hasan da, sanki aslanı anlamış gibi ayağa kalkarak onun peşinden gidip ona yetişmeye çalıştı. Aslan önde Hasan arkada ormanın içinde yol almaya devam ederken bir ara Hasan, aslanın yanına yaklaşarak:

– Sana bir şey sormak istiyorum, deyip aslanı durdurarak önüne geçti. Aslan durunca da yere eğilerek aslana, ormanın içinde dostça yol alırken neden birden bile değişip üzerine atlayarak yaralanmasına sebep olduğunu sordu. Aslan, Hasan’ın sorusu üzerine önce bir duraksadı ve:

–   Sana saldırmadan önce bir ses duydun ve ardından kuvvetli bir rüzgâr hissetin öğle değil mi, diye Hasan’a soru sordu. Hasan, aslanın sorusuna ‘evet’ diyince, aslan şöyle devam etti. O duyduğun ses ve hissettiğin rüzgâr bizim değişmemize sebep oluyor ve birbirimize karşı düşman kesiliyoruz. Ardında karşımıza ne çıkarsa çıksın saldırmak zorunda kalıyoruz ve saldırganlık o rüzgâr kesilinceye kadar devam ediyor, diye devam etti.

Hasan, aslanın anlattıklarını büyük bir şaşkınlık içerisinde dinledikten sonra, işittiği sesin ve hissettiği rüzgârın eskiden beri mi var olduğunu, yoksa sonradan mı oluştuğunu sordu. Aslan, bu soru üzerine sesin ve rüzgârın sonradan oluştuğunu ve neden ve nasıl oluştuğunu bilmediğini söyledi. Bu şekilde konuşa konuşa devam ederek ormanın sonuna yaklaştılar. Ormanın sonuna yaklaşınca Hasan, ormanın içinde gördüğü garip şeylerin neden kaynaklandığını aslana sordu. Aslan bu soru üzerine:

– Bizim ormanımız zaten garipliklerin olduğu bir ormandı. Büyük fırtınadan sonra, ormanımızdaki gariplikler daha da çoğaldı. Bizim değişmemize, insanlar gibi konuşmamıza ve garip haller almamıza sebep olan da oydu, dedikten sonra. Şimdi gelelim asıl soruna, ormanın ortasında gördüğün o çukurun ortasında, toprağın içinde büyük ve sivri dişleri olan, başı belli olmayan bir hayvan bulunmakta. Bu hayvan o çukurun ne olduğunu merak edip çukura doğru bakan ne varsa içine çektikten sonra afiyetle yemekte. O, duvarın deliklerinin her birinden çıkan, ağızlarından ateş saçan yılanlar ise tam bir muamma, o duvarın ne zaman ve kimler tarafından örüldüğü belli değil. O, yılanlar deliklerinden çıktıkları zaman karşılarına kim çıkıyorsa ısırmaya çalışıyorlar. Her kim bu yılanlar tarafından ısırılıyorsa, o kimse akşama kadar taş kesiliyor ve ertesi gün güneşin doğmasıyla beraber toz olup yok oluyor. İşte bizim ormanımız, böyle tuhaflıkları olan bir orman.

Aslan olan biteni tek tek anlatarak ormanın ilerisinde bulunan dağı gösterdi ve bütün bu sorunların oradan kaynaklandığını anlattı.

Hasan, olan bitenleri dinledikten sonra ‘umarım bu sorunları düzeltebilirim’ diyerek aslanla vedalaştı ve ardından dağa doğru yöneldi. Dağ uzaktan o kadar güzel görünüyordu ki, insan içinden bir an evvel oraya varıp güzelliğin tadına varmak geliyordu. Ama bunun böyle olmadığı dağa yaklaşınca anlaşıldı. Dağ, uzaktan göründüğü gibi değildi ve tam tersine sarp kayalıklarla, aşılmaz yollarla kaplıydı. Üzerine çıkılması imkânsız gibi görünüyordu, fakat dağın üzerine çıkıp ormanın içindeki sorunların ve ondan önce rastladığı kasabadaki sorunların nereden kaynaklandığını mutlaka bulması gerekiyordu. Çünkü bir kere söz vermişti kasabanın halkına ve ormanın içindeki hayvanlara.  Bunun için mutlaka sözünde durmalıydı ve bir an evvel sarp kayalıklara tırmanacak bir yol bulması gerekiyordu. O, bunları düşünürken kendisine yol gösteren tavşan burada da ortaya çıktı. Ardından dağa yukarı doğru, sarp kayalıkları tırmana tırmana çıkmaya başladı. Tavşan çıktıkça da, çıktığı yerler merdiven oluyordu.

Hasan, dağın tepesine doğru çıkacak yol bulduğuna sevinerek merdivenlere doğru ilerlemeye başladı. İlerledikçe ilerledi, ilerledikçe de merdivenler bir türlü yaklaşamıyordu. Merdivenler sanki uzaklaşıyordu kendisinden. Tam yorulup merdivenlerden çıkmaktan vazgeçeceği zaman merdivenlerin ayaklarının dibinde olduğunu gördü. Merdivenlerin birden ayaklarının dibinde olduğunu görünce, niyetini değiştirip tekrar merdivenlerden yukarı doğru çıkmaya karar verdi ve ardından yukarılara doğru tırmanmaya başladı. Merdivenlerden yukarıya doğru tırmanıp, bir süre sonra yukarıya doğru bakınca hayretler içinde kaldı ve kara kara düşünüp kafasını kaşımaya başladı. Kendisini düşündüren mesele merdivenlerin çok uzun olması ve yukarılara doğru kaybolup gitmesiydi. Ama şu vardı ki merdivenler çok düzgün bir şekilde görünüyordu ve her iki yanını da meyve ağaçlarıyla doluydu. Ağaçların içinde kuşlar cıvıldaşıyor, insana neşe saçıyorlardı.

Hasan’ı ağaçlık alanlar her zaman cezp etmişti, belki de bu yüzden ormanda bekçilik yapmaya başlamıştı. Ağaçlık alanları sevdiğinden olsa gerek, merdivenlerin yüksek olmasına bakmadan ilerlemeye başladı. Merdivenlerden çıkmaya başlayıp, yukarıya doğru bakarken merdivenlerin tek yön olduğuna sevinip, yukarılara doğru devam edeceği sıra yolun ikiye ayrıldığını gördü. Yolun ikiye ayrıldığını görünce şaşırarak, hangi yöne gideceğini bilemeden öylece kalakaldı. Şaşırmasının sebebi ise merdivenlerden çıkarken merdivenlerin tek bir yön olarak görünmesiydi.

Hasan, merdivenlerin iki yöne doğru gittiğini görünce ilk önce şaşırmış daha sonra kendini toparlayarak sağa doğru olan merdivenlerden çıkmaya başlamıştı. Merdivenler görünüşte çok sivri ve çıkışı kaygan gibi görünüyordu ama çıktıkça bunun böyle olmadığını anladı. Çünkü merdivenler göründüğü gibi değildi ve yumuşak bir çıkışı vardı ve üzerinde yürüyen insanı yormuyordu. Merdivenlerden yukarıya doğru çıktıkça etrafında sevimli tavşanlar koşuyor, etrafında renkli renkli kuşlar uçuşuyordu. Hasan, etrafında olan güzellikleri görmesine rağmen hiçbirine iltifat etmiyor yoluna devam ediyordu. Etrafında olan güzelliklere iltifat etse biliyordu ki onlar değişecek başka şekiller alacaktı. Çünkü bu dağ göründüğü gibi değildi ve güzel görünenler çirkine, çirkin görünenler ise güzele dönüyordu. O yüzden etrafında olanların hiçbirine iltifat etmeden yürüyordu. Merdivenlerden yukarıya doğru çıkmasına çıkıyordu ama merdivenler sanki uzadıkça uzuyor, bir türlü bitmek bilmiyordu. Merdivenlerin ortasına gelince yürüyecek mecali kalmadı ve olduğu yere oturdu kaldı. Oturduğu yerde de vücudundan buram buram ter dökülüyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Bir an evvel su bulup susuzluğunu gidermesi gerekiyordu, ama etrafta da hiç çeşme görülmüyordu. Susuzluğunu gidermek için kendi kendine ‘Susuzluk ne zor bir şeymiş. İnsan susuz kaldığında dili damağına yapışıyor ve hiçbir şey düşünemez hale geliyor. Onun için, şimdi daha iyi anlıyorum susuzluk çekenlerin ne ızdırap içinde olduklarını.’ diye düşünürken gözleri kararıp başı dönmeye başladı. Ayakta duramaz hale geldi ve olduğu yere oturmak zorunda kaldı. Baş dönerken o  sıra ölen evlatları aklına geldi. Evlatları ölmeden önce ne güzel etrafın da koşup oynaşıyorlardı. O kadar da güzeldiler ve merhametliydiler ki, merhametleri sayesinde kendinden büyük olanlar bile onların merhameti ve yardımlaşmasından dolayı, iki küçük kardeşi görüp onlarda yardımlaşmaya çıkıyorlardı. Ama bu güzellikler bir trafik kazası sonucunda son bulmuştu. Onların trafik kazası sonucu ölmeleri yardımlaşmayı öğrettikleri kimseleri bile üzmüş, herkesi yasa boğmuştu.

Hasan, bütün bunları düşünürken baş dönmesinin geçtiğini hissetti ve ayağa kalktı. Neşe içerisinde merdivenlere adımı attı. Merdivenlerde bir iki adım atıp ilerlemeye başlamıştı ki birden bire yer sarsılmaya başladı ve sarsıntının ardından yan tarafında bir çeşme belirdi. Çeşmeyi görünce, ona doğru bakarken birden bire çeşmeden gürül gürül sular akmaya başladı. Suyu görünce yorgunluğunu unutarak kendini biraz toparladı ve ayağa kalkarak çeşmeye doğru yürüdü. Çeşmenin yanına gidince susuzluk çekmesine rağmen ilk önce elini suya sokmaktan çekindi. Daha sonra elini uzattı ve onun gerçekten su olduğunu görünce kana kana içti. Elini yüzünü yıkayarak hararetinin sönmesine çalıştı. Suyu içip biraz kendine gelmeye başlayınca tekrar merdivenlerden yukarıya doğru çıkmaya başladı. Merdivenlerden yukarıya doğru beş on adım atmıştı ki birden bire duruverdi ve gerisin geri çeşmenin yanına döndü. Çeşmeye tekrar tekrar baktı durdu. Evet, evet, yanlış görmüyordu. Çeşmenin üstünde ölen çocuklarının isimleri yazılıyordu. Ölen çocuklarının isimlerini çeşmede görünce, çeşmenin önüne diz çökerek, çocuklarının babalarına son bir iyilik daha yaptığını anladı ve ağlamaya başladı. Oturup bir müddet ağladıktan sonra iki çocuk elinin omzuna dokunmasıyla irkildi ve geri döndü. Geri döndüğü sıra da şaşırıp kaldı. Çünkü ölen çocukları karşısında dikilmiş kendisine bakıyorlardı ve ileriye doğru gitmesi gerektiğini söyler bir şekilde ellerini açmışlardı. Oğullarının nereyi gösterdiklerine bakmak için geri döndüğünde merdivenlerin kısaldığını ve dağın tepesine doğru yaklaştığını gördü. Merdivenlerin sonunun yaklaştığını görünce sevindi ve ‘oğullarım beni her seferinde kurtarmaya geliyorsunuz’ dedi ve oğullarını tekrar görebilmek için geri döndü. Geri dönmesine döndü ama umduğunu bulamadı, çünkü oğulları kaybolmuşlardı.

Hasan, oğullarının kaybolduktan sonra, bir taraftan onların kaybolmasına üzülüyor, bir taraftan da susuzluğunun gitmesine ve dağın tepesine doğru yaklaştığına seviniyordu. Biraz daha kendini toparlayıp ilerlemeye başlamışken yine o karabulut ortaya çıktı ve arkasından sinisice yaklaşmaya başladı. Hasan, karabulutun tekrar ortaya çıkıp kendisine doğru iyice yaklaştığının farkına varmadan ilerlerken, birden bir şeyin kendine doğru yaklaştığını hissederek geri döndü ve bir anda karabulutu karşısında gördü. Karabulut kendisine o kadar yaklaşmıştı ki kaçacak hiçbir yeri yoktu. Yine de son bir umutla sağına soluna doğru bakındı. Her taraf kayalıktı ve karabuluttan kaçacak hiçbir yeri yoktu. Karabulut: ‘işte seni bu sefer yakaladım’ diyerek hamle yaptığı zaman hafif bir rüzgâr çıktı ve kendisini kara buluttan kurtaran el ortaya çıktı ve arkasından tuttuğu gibi dağın zirvesine ulaştırdı ve ortadan kayboldu.

Hasan, dağın zirvesine ulaştığı zaman üçüncü kapıya girip orada karşılaştığı içleri doldurulmuş hayvanlarla, burada da karşılaştı. Karşılaştığı bu manzara çok korkunçtu. Her taraf kan gölü olmuş ve bu kan gölünden etrafa pis kokular yayılmaya başlamıştı. Acaba bu hayvanlara bu kötülüğü kim yapabilirdi. Ne istemişti bu hayvanlardan, üstelik bu hayvanlar normal hayvanlara benzemiyorlardı. Belki yeni bir tür olabilirdi, o yüzden koruma altına alınmaları gerekebilirdi. Dağın zirvesinde karşılaştığı bu hayvanlar, ormanın içine girip karşılaştığı hayvanlara benziyorlardı. Korku verici bu manzarayı kim yapmış olabilirdi?  Belki de aslanın anlattığı avcı tarafından yakalanarak buraya getirilmiş ve içleri doldurulmuş olabilirdi. Bu düşünceler içersinde ilerlerken karşısına birinci kapıdan girip kendisini o garip hayvanlardan kurtaran kral çıktı. Onu görünce şaşkınlıktan bir an duraksadı, ne yapacağını bilemedi. Bir müddet adama öylece baktıktan sonra kendini toparlayarak adamın boynuna sarıldı. Fakat adam hiç oralıklı olmadan Hasan’ın kollarından tuttuğu gibi geri itekledi. Hasan, bu beklenmedik durum karşısında önce irkildi, ardından yalpalayarak geriye düştü. Geriye düşünce o anda kendi kendine ‘acaba neden beni tanımadı. Hâlbuki ben onu birinci kapıdan içeriye girip, o acayip hayvanlara yem olmaktan kurtarmıştım’ diye düşündü. Daha sonra ayağa kalkarak düşüncesini adama anlattı. Adam kendisine yine sert bir tavır takındı ve ardından:

– Demek sendin ha, kardeşimi o yaratıkların elinden kurtaran. Sen olmasaydın, ben şimdi ülkemde kral olmuştum. Ama şimdi, senin sayende hem kral olmaktan mahrum kaldım hem de ülkeme geri dönemiyorum. Onun için sana o kadar öfkeliyim ki her an seni parçalayabilirim.

Hasan, adamın konuşmalarından sonra onun neden öyle davrandığını anlamıştı. Demek ki, bu adam kralın, ülkesinden kovulan onu övgülerle bahsettiği kardeşiydi. Kralın kardeşi, kısa bir konuşmadan sonra Hasan’ın üzerine doğru gelip kavga çıkarmaya çalıştı. Hasan, onun kavga etmeye niyetlendiğini görünce geri çekildi ve onu kavgadan vazgeçmesi için ikna etmeye çalıştı. Onun her üzerine gelişinde geri çekildi ve yine konuşmaya çalıştı. Böyle, belki yarım saat uğraştı kavgadan vazgeçmesi için ama bir türlü kavgadan vazgeçiremedi. Onu vazgeçiremeyeceğini anlayınca da endişe içerisinde onun üzerine gelmesini bekledi ve olduğu yere oturdu.

Kralın kardeşi, o kadar hiddetli ve sinirliydi ki gözü hiçbir şey görmüyordu. Ne yapıp edip bütün hırsımı çıkarmalıyım diye düşünüyor, her seferinde hamle yapmaya çalışıyordu. En son hamle yapıp Hasan’ın üzerine gelmeye niyetlendiği zaman onun endişeli bir şekilde yere oturduğu gördü. Birden onu o şekilde görünce durdu ve kafasını kaşıyarak ona doğru baktı. Neden kendisiyle kavga etmeyip, kedisini kavgadan vazgeçirmeye çalışmıştı. Neden endişe içerisinde yere oturmuştu. Bu düşünceler içerisinde kavgadan vazgeçip Hasan’ın yanına giderek yere oturdu ve kafasındaki soruları ona sordu. Hasan, kralın kardeşinin bu sorusu üzerine bütün olan bitenleri anlatarak kralın, bütün yaptıklarına rağmen halen daha kendisini sevdiğini söyledi. Kralın kardeşi, bütün olan bitenleri duyunca bütün hırsı geçti ve kafasını ellerinin arasına alarak ağlamaklı bir şekilde:

– Aslında, bende yaptıklarımdan memnun değilim. Neden böyle bir şeye kalkıştım, halen daha anlayamıyorum, ama şuna eminim ki, bu başıma gelenler hep başa geçme hırsımdan dolayı kaynaklandı. Bu hırsım bütün benliğimi öyle kaplamıştı ki gözüm hiçbir şey görmez olmuştu. O yüzden olmayacak işlere kalkıştım. Halkıma zulmettim, öğrendiğim ilmi kötüye kullandım. Babam, benim bu hırsım yüzünden hastalanarak öldü. Babamın, benim yüzümden öldüğünü bildiğim halde yine hırsıma yenildim ve başa geçmeyi düşündüm ve harekete geçtim. Yoldayken kardeşimin başa geçtiğini duyunca iyice çılgına döndüm. Ondan sonra bu benliğim, beni öyle sardı ki aklımı kullanamaz hale geldim ve nefsimin esiri oldum. Nefsim beni nereye yönlendiriyorsa oraya gidiyordum. Ürettiğim bir maddeyi sincabın üzerinde kullandım ve ortaya bambaşka bir hayvan çıktı ve hızla çoğalmaya başladılar. Ürettiğim maddeyle çıkan bu hayvanlar öğrendikleri her şeyi hafızalarına yerleştiriyorlar ve öğrendikleri her şeyi uygulamaya çalışıyorlardı. Ayrıca, onları izlerken müzikten çok hoşlandıklarını ve etkilendiklerini gördüm. Onlar müzik dinleyip etkilendikten sonra tamamen kendilerinden geçiyorlar ve hiçbir şey göremez oluyorlardı. Ondan sonra ne istersen onları yapıyorlar ve bir müddet bu şekilde devam ediyorlardı. Onların müzikten etkilenip her şeyi yapmaya başladıklarını görünce aklıma bu hayvanları kardeşimin üzerine salmak fikri geldi ve bu aklıma gelen bu fikri uygulamak için o hayvanları kardeşimin üzerine saldım. Onlar, kardeşimi birkaç sefer ele geçirip tam parçalamak üzereydiler ki, askerler gelip onu kurtardılar. En son yakalanışında ise onu sen kurtardın. Başa geçme hırsı beni o kadar sarmıştı ki, o hayvanların kardeşimi yakaladıklarını bildiğim halde kılımı bile kıpırdatmadım.

Hasan, kralın kardeşini dinledikçe yüzü renkten renge giriyor kendi kendine ‘bir insan kardeşine bunları nasıl yapabilir’ diyor ve bu düşünceler içerisinde kralın kardeşine kızgınlığı giderek artıyordu. Fakat, bu kızgınlığını dışarıya yansıtmamaya çalışıyor, sabırla onu dinliyordu. Bir müddet daha sabırla dinledikten sonra artık daha fazla tahammül edemedi ve ona:

– Bir insan, kardeşine bunları nasıl yapabilir bir türlü anlamıyorum, dedi ve kralın kardeşine artık daha fazla seni dinlemek istemiyorum der gibi hareketler yaptı. Kafasını ondan çevirip oturduğu yerden kalkarak birkaç adım yürüdü. Sonra, aklına bir şeyler takılmış olmalı ki olduğu yerde durdu ve kafasını sağa sola çevirip durdu. Kafasındaki sorular, aklını kurcalıyor onu geri döndürmeye zorluyordu. Ne yapmalıydı, geri dönüp kafasındaki soruları ona sormalı mı, yoksa ileri mi gitmeliydi. Buna bir türlü karar veremiyor, ne ileri gidebiliyor ne de geri gidebiliyordu. Belki yarım saat kafasındaki bu düşünceler kendisini uğraştırdı ve sonunda geri dönüp kafasındaki soruları kralın kardeşine sormaya karar verdi.

O, bu düşünceler içerisinde geri dönüp gelirken kralın kardeşi ‘Acaba, bana daha da mı çok bağırıp çağıracak. Gerçi, ben bunları hak ettim, ama yinede öyle bağırıp çağırmadan bana ümit verebilirdi. O zaman içimde daha çok ümit doğar ve geri dönüp kardeşimden ve halkımdan özür dilemek için elimden gelen her şeyi yapardım. Fakat, onun söylediği sözler içime bir ok gibi saplandı ve neredeyse geri dönme ümidimi kırdı’ gibi sözlerle söyleniyor, Hasan’ın yanına gelip bağırıp çağırmasını bekliyordu.

Hasan, kralın kardeşinin yanına gelince onun omzundan tutarak karşı samimi tavırlar takındı. Güler yüz gösterdi. Onu rahatlatmaya çalıştı. Kafasına takılan soruyu sormak için onu yanına oturttu ve daha sonra ona:

– Söyler misin, senin pişman olmana sebep olan şey neydi?

Kralın kardeşi, geçmişte yaptığı kusurlar aklına geldikçe içi kor ateş gibi oluyor, bütün yaptıklarına gönülden pişmanlık duyuyor, elinden tutup huzura kavuşturacak birini arıyor, sabrediyordu. Bu pişmanlık içerisindeyken karşısına Hasan çıkmıştı. Fakat, Hasan’ın kardeşini kurtaran kişi olduğunu duyunca, içinden tamamen çıkmamış olan hırs duygusu ağır basmış, onunla dövüşmeye kalkışmıştı. Ama, onun takındığı tavır nedeniyle içindeki hırs duygusu tamamen yok olmuş, pişmanlığını dile getirmek için içini dökmeye başlamıştı. Sonra, anlattığı şeylerden etkilenip kendisini terslemesi üzerine ümidi kırılma noktasına gelmişti. Hasan’ın söylediği son sözden sonra ümidi kırılma noktasına gelmişken, onun geri dönüp dostça davranmasından dolayı ümidi tekrardan yeşermeye başlamıştı.

Hasan, sorduğu sorudan sonra cevap alamayınca, ondan az önceki sözlerinden dolayı özür dileyerek aynı soruyu tekrar sordu. Kralın kardeşi, bu soru üzerine önce duraksadı, sonra kendini toparlayarak:

– Bu anlatacaklarım seni iyice kızdırabilir, o yüzden bana kızıp bağırmayacağına dair söz vermelisin?

– Tamam, söz veriyorum.

– Öyleyse dinle, dedi. Sonra pişmanlık içerisinde sözlerine şöyle devam etti. O hayvanları kardeşimin üzerine saldıktan sonra onların kardeşimi ele geçirdiğini daha önce sana söylemiş ve kardeşimi ele geçirdiklerini bildiğim halde kılımın bile kıpırdamadığını daha önce söylemiştim. İşte o günden sonra ülkemde her şey birdenbire değişti. Hayvanlar telef oldu, bağ bahçe bozuldu. İnsanlar onlardan hastalık kaptı. Kimileri onlar yüzünden ortadan kayboldu. Kardeşim, sadece o garip hayvanları yok etmeye çalıştığı için ekonomi bozuldu. Halkım neredeyse isyan etme noktasına geldi. Bütün bunları gördükten sonra yaptığım hatanın nelere mal olduğunu gördüm ve o günden sonra bütün yaptıklarıma pişman oldum. Pişman olduktan sonra yaptığım hataları telafi edebilmenin yollarını araştırdım. Uzun uğraşlardan sonra, garip hayvanların eski hallerine dönmedikçe ülkemdeki insanların sıkıntıdan kurtulamayacağına dair fikir edindim. Onları eski hallerine getirebilmek için panzehir geliştirdim. Kardeşimden ve onun askerlerinden çekindiğim için geliştirdiğim bu panzehri nasıl uygulayacağımı bulabilmek için tekrardan düşünmeye başladım. Sonunda tebdili kıyafetle dışarı çıkıp geliştirdiğim panzehri uygulamaya karar verdim, dedi ve sustu, sonra ne yapacağını bilemez bir halde Hasan’ sarılarak ağladı.

Kralın kardeşi ağlıyordu, hem de hıçkıra hıçkıra. Hasan, bir taraftan kendisine sarılıp ağlayan kralın kardeşinin sırtını sıvazlayarak teselli etmeye çalışıyor, bir taraftan da ona ‘üzülme kardeşim, bir yolunu buluruz’ diyordu.

Kralın kardeşi ağlayıp içi açıldıktan sonra Hasan’a kendisini teselli etmeye çalıştığı için teşekkür ederek sözüne şöyle devam etti.

– Vardığım bu karardan sonra üstümü başımı değiştirerek saklandığım yerden çıkarak yol almaya başladım. Panzehri serpmeye başladığım o andan birkaç dakika sonra oradan geçmekte olan bir adam beni görüp tanımış ve kardeşime ihbar etmiş. Kardeşim bu ihbarı duyar duymaz beni yakalatmak için askerlerini yollamış. O sırada ben, askerlerin beni aradığından habersiz işime devam ederken birden bire etrafımı yüzlerce asker sardı ve beni yakaladılar. Saraya götürüp zindancı başına teslim edip, beni hapse attılar. Bir iki gün sonra kardeşim beni görmek istemiş ve zindancı başına beni çıkarmaları için emir vermiş. Hapisten çıkıp kardeşimin yanına götürülecekken bir yolunu bulup onların elinden kurtularak saraydan kaçtım. Birkaç gün kimsenin bilmediği, fakat sadece benim bildiğim sarayın yakınlarındaki bir mağarada gizlendim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra tehlikenin geçtiğini umarak mağaradan çıktım. Kimseye görünmeden şehirden şehre dolaştım. Garip hayvanları eski haline getirip kardeşimden ve halkımdan özür dilemeyi düşünürken, tam tersi oldu ve perperişan bir duruma düştüm. Halkımdan, askerlerden kaçtım.  Yiyecek bir dilim ekmeye muhtaç kaldım. Neredeyse insanlardan korkar hale geldim ve bu halimi gördükçe kendi kendime sürekli ‘ne oldum dememeli, ne olacağım demeli’ diye düşündüm. Düştüğüm durumların insanlara ibret olması için, bu düşüncemi anlatmak ve garip hayvanları eski haline getirmek için yine planlar yaptım. Ama, bu planı uygulamak için önce bir şeyler bulup aç karnımı doyurmak ve kendimi toparlamak için bir şeyler aramaya başladım. Yolda ne bulursam onu yiyor, böylece karnımı doyuruyordum.  Yine böyle, aç kaldığım bir gün yolda giderken yolda poşetin içinde bir şey gördüm. Onun içinde ekmek olacağını zannederek poşeti açtım. Fakat umduğumu bulamadım. Çünkü poşetin içinde ekmek yerine kocaman yuvarlak bir ayna vardı. Aynayı görünce umudum kırıldı, ama aynanın güzelliği beni oldukça etkiledi. Ayna gördükten sonra ne halde olduğumu görmek için elime alıp ona baktım ve aynaya bakar bakmaz kendimi bir anda bu dağın tepesinde buldum. O anda ne yapacağımı şaşırdım ve o şaşkınlıkla sağa sola koştum. Şaşkınlığım geçince dağdan aşağıya inecek bir yol aradım. fakat, dağdan aşağıya inecek bir yol bulamadım. Çünkü her arayışımda karşıma bimbir türlü engeller çıktı. Kendimi bu dağda bulduğum andan beri, geriye dönüş ümidimi hiçbir zaman kaybetmedim ve beni buradan kurtaracak birinin gelmesini bekledim. Bu bekleyişimin sonunda sen geldin, ama seninde kardeşimi kurtaran kişi olduğunu duyunca içimde kalmış olan hırs duygusu tekrar kabardı ve seninle o yüzden dövüşmek istedim.

Hasan, kralın kardeşini hayretle dinleyip onu teselli etmeye çalışırken aklına dağa çıkmadan önce rastladığı zehir saçan nehir ve ormandaki garip hayvanlar geldi.  Merak içerinde onlarında öğle olmasına sebep olanın kendisi olup olmadığını sordu. Bu soru üzerine kralın kardeşi:

– Bu söylediklerinin hiçbirinden haberim yok, yalnız babamın benimle göndermiş olduğu danışmanı yapmış olabilir. Zaten, ben onun yüzünden bu hallere düştüm. O beni kışkırtmasaydı, şimdi kardeşimin yanında rahat bir şekilde olurdum.

–   Peki, onu nerede bulabilirim?

–  Onun nerede olduğunu ben de bilmiyorum. Fakat nerede olduğunu tahmin ediyorum, dedikten sonra eliyle dağın dam tepesindeki sivri kayayı işaret ederek, işte orada olabilir, dedi.

Hasan, kralın kardeşiyle vedalaşıp onun işaret ettiği sivri kayaya doğru gitmeye başladı. Yolda giderken tertemiz berrak bir suyla karşılaştı, su o kadar temiz görünüyordu ki insanın elini uzatıp içmesi içten bile değildi. Hem çok susadığı için hem de suyun temizliğine güvenerek suyun yanına doğru giderek elini uzattı. Elini uzatıp suya dokunduğu anda suyun rengi birden bire beyazlaşıp kaynamaya başladı.

Su, birden bire neden böyle değişmişti. Güzel görünen ağaçlar neden değişiyordu. Merdivenler neden böyle değişiyordu. Bu dağda neler oluyordu böyle. Kafasındaki bu düşüncelerle ilerleme devam ederken kendisine yol gösteren beyaz tavşanla karşılaştı. Beyaz tavşan oturmuş kaşınıyordu. Birden bire Hasan’ı karşısında görünce yüzüne gülümser bir şekilde baktı ve arkamdan gel der gibi hareketler yaptı ve ilerlemeye başladı. O ilerledikçe de gittiği yerler dümdüz bir yol oluyordu. Tavşan ilerleye ilerleye kralın tarif ettiği sivri kayaya kadar vardı ve orada ortadan kayboldu. Tavşan, kendisine zahmet çekmeden bir yol açtığını görünce o yoldan ilerleyerek sivri kayanın olduğu yere vardı. Orada saçı başı dağılmış perişan bir vaziyette yerde yatan yaşlı bir adamla karşılaştı. Bu yaşlı adam, tıpkı kralın kardeşinin tarif ettiği danışmana benziyordu. Ona doğru yaklaşarak hafifçe seslendi. Yaşlı adam kendisine seslenildiğini duyunca korkarak ayağa kalkarak bir kenara ilişti ve bana bir şey yapma der gibi hareketler yapmaya başladı.

Hasan, yaşlı adamın korkarak kendisine baktığını görünce içi acıdı ve merhametle yanına yaklaşarak güler yüzle elini tutup ayağa kaldırırdı. Ardından onu düz bir yere oturtarak kendisinden korkmamasını söyledi. Yaşlı adam, karşısındaki adamın kendisine güven verecek bir şekilde konuşması üzerine kendini toparlayarak kendisinin eskiden kralın danışmanı olduğunu ve neden bu hallere düştüğünü anlatarak:

–   Ah! Keşke, geri dönebilme imkânım olsa da bütün yaptıklarım hataları telafi edebilsem, diyerek üzüntüsünü belirtti.  Adamın yüzünden, halinden ve hareketlerinden bütün yaptıkları kusurlarına pişman olduğu belliydi. Asıl önemli olan hatasını telafi edebilmesi için bir yol aramasıydı. Bu hatasının telafisi için yol gösterilmesi gerekiyordu.

Bu da ilginizi çekebilir  Hetty McKinnon'ın Asya Kiler Temelleri

Hasan, danışmanın gönülden pişman olmasını anlamıştı anlamasına ama kafasında bir soru vardı. İlk önce kafasındaki bu soruyu halletmeliydi. Kafasındaki soruyu halledebilmek için danışmana, düşünceli bir ifadeyle yolda gelirken karşılaştığı zehirli suyu ve ormandaki garip hayvanların o şekilde olmasına sebep olanın kendisinin olup olmadığını sordu. Danışman bütün yaptıklarına pişman ve tedirgindi Hasan’ın bu soruyu kendisine sormasından sonra tedirginliği iyice arttı ve ağlaya ağlaya bütün bunlara sebep olanın kendisi olduğunu söyledi. Hasan, bütün bunlara sebep olanın danışman olduğunu duyunca iyice hiddetlenerek sinirli bir şekilde:

– Halkına karşı o kadar zulüm yetmedi mi ki, birde buradaki halka ve ormandaki hayvanlara bu kadar eziyeti reva gördün.

Danışman, Hasan’ın sert ifadesinden sonra elleri ayakları titredi. Sanki başından aşağıya kaynar su dökülmüş gibi oldu. Ne yapacağını bilemez hale geldi. Bütün vücudundan kan çekiliyormuşcasına halsizleşti.

Hasan, danışmana olan sert ifadesinden sonra onun halsizleştiğini görmesinden sonra, öfkeyle bağırıp çağırmanın karşı tarafı nasıl etkilediği anladı ve bundan sonra daha dikkatli olmaya karar verdi. Bu karardan sonra danışmanın rahatlaması için az önceki sert tavrından dolayı özür diledi.

Kralın kardeşi, Hasan’ın özür dilemesinden sonra kendini toparladı ve ona:

–  Ne söylesen haklısın. Bütün bunlara sebep olan hep benim. Bulunduğum konum beni o kadar gururlandırdı ki, bu gurur ve kibirle her şeyi yapabileceğimi zannettim, hatta öyle kurur ve kibre kapıldım ki, başa geçip kral olabileceğimi bile düşündüm. Emelime ulaşabilmek için, kralın küçük oğlunu kullanabileceğimi tasarladım. Kralın küçük oğlunu bu işe kullanabileceğimin düşüncesi de, iyilik yapmasını sevmesine rağmen onun da başa geçme arzusuydu. Buna nasıl muvaffak olabilirim, diye düşündüm. Sonunda kralın, oğlunu başka bir ülkeye kimya ilmini öğretme isteğini duyunca, işte fırsat ayağıma geldi dedim ve krala beni de onunla beraber göndermesi için rica da bulundum. Kral, ne amaçla bunu istediğimi bilmeden kabul etti ve beni de oğluyla beraber o ülkeye gönderdi. Ben, gittiğimiz ülkede kralın oğlunu başa geçmesi için her yolu denedim. Onu öyle hırsa kaptırdım ki, başa geçebilmek için her yolu dener olmuştu. Başa geçebilmek arzusuyla halkına zulmetti, babasına karşı çıktı.  Hatta öğrendiği ilmi bile bu işe alet etti. Öğrendiği bu kimya ilmiyle ufak hayvanları değiştirdi ve bu garip hayvanlar, hızla çoğalmaya başladılar. Kral oğlunun bu tutumu karşısında yataklara düşerek öldü. Kralın ölümünden sonra, kralın diğer oğlu başa geçince, kral olma düşüncesi suya düştü. O da daha fazla hırsa kapılarak garip hayvanları ülkenin her tarafına yaydı. Başa geçen kralın kardeşi, bir taraftan bu garip hayvanlarla uğraşıyor, bir taraftan da kardeşini bulmaya uğraşıyordu. Sonunda o yakalanarak hapsedildi, diyerek sustu ve ‘biraz dinleneyim’ diyerek yere oturdu.

Hasan, danışmanı dinledikçe öfkesi daha da çok artıyor, oturduğu yerden, bir oturup bir kalkıyordu. O kadar öfkelenmesine rağmen, kendisini tutabilmeyi başarmış, öfkesini danışmana yöneltmemeye çalışmıştı. Biliyordu ki öfkesini yenemeyip danışmana bağırıp çağırsa, belki de zararını çeken kendisi olabilirdi.

Hasan, bütün öfkesini bastırarak, neden pişman olduğunu anlamak için danışmana:

– Söyler misin, bütün yaptıklarına pişman olmana sebep olan şey neydi?

Danışman, kendisine soru yöneltilince, oturduğu yerden zorla da olsa ayağa kalkarak:

– Kralın kardeşinin yakalanıp hapse atıldığını duyunca, beni de yakalayıp hapse atarlar diye korktum ve kaçarak başka bir ülkeye sığındım. O ülkede avare avare dolanırken birinin bana doğru koştuğunu gördüm. Onun beni yaklamaya geldiğini zannedip kaçarken önümdeki çukuru göremeden içine düştüm. Çukurun içinde başımı sert bir kayaya çarptım ve o anda bayımışım. Kendime geldiğimde, bu dağın tepesinde olduğumu gördüm. Bu dağın tepesine nasıl geldiğimi anlamadım, ama bunu umursamadan dağdan aşağıya indim ve kendi ülkemde yaptıklarım yetmezmiş gibi buradaki halka ve hayvanlara da zulmettim. Kralın kardeşinden öğrendiğim kimya ilmini, geldiğim dağın tepesinde uygulayarak patlamalara sebep oldum. Meydana gelen patlamalardan sonra insanların ve hayvanların değişmelerine sebep oldum. Hayvanlar değiştikten sonra, onlara çeşitli tuzaklar kurarark onları yakaladım ve içlerini doldurarak kendime koleksiyon yaptım. Bunlar böyle devam ederken, bir gün tuzak kurup avladığım hayvanları almak için ormana girdim. Ormanın içinde birden bire karşıma güzel gözlü bir ceylan çıktı ve masum yüzle bana bakarak ‘biz sana ne yaptık ki bunları bize yapıyorsun’ demesi üzerine pişman oldum ve bir daha o hataları yapmamaya karar verdim. Bütün yaptıklarıma pişman olmuştum ama o hatalarımı telafi edecek cesareti bir türlü kendimde bulamıyordum. Bu böyle devam edip gitti, ta ki elden ayaktan düşmeme sebep olan bu hastalığa bulaşana kadar. Bu hastalık aklımı başıma tamamen getirdi ve hastalığıma rağmen hatalarımın bir kısmını telafi edebilmek için elimden gelen çabayı göstermeye çalıştım. Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen hatalarımın tamamını telafi edemedim.  Hatalarımı telafi edemediğimden dolayı iyice düşüncelere dalarak tamamen elden ayaktan düştüm. Kendi işimi göremez hale geldim. Bu şekilde devam ederken sen karşıma çıktın, dedikten sonra adeta yalvarırcasına lütfen bana yardım eder misin? Dedi.

Hasan, danışmanın adeta yalvarırcasına yardım istemesi üzerine yumuşadı ve kendisine yardım etmesi için yalvaran danışmana yardım etmeye karar vererek:

– Peki, yardım edeceğim sana, ama sende bana o hayvanların eski haline nasıl getirebileceğini ve zehirli suyu nasıl temizleneceğini bana söyleyeceksin?

Danışman, kayalık bir yer tarif ederek, orada bir logar kapağı gibi bir kapak olduğunu, onun altında gizli bir geçit olduğunu, gizli geçidi geçince karşına bir vana çıkacağını, o vananın da sola doğru üç defa çevrildiğinde her şeyin düzelebileceğini anlattı. Bütün bunları kendisinin de yapabileceğini, fakat çok güçsüz durumda olduğundan yapamadığını söyledi.

Hayvanların ve zehirli suyun nasıl eski haline geleceğini danışmandan duyan Hasan, hiç beklemeden yola koyularak danışmanın tarif ettiği yere geldi. Logar kapağını zorla açarak içeri girdi. Gizli geçitten geçip vanaya ulaşarak onu sola çevirdi. Vanayı sola doğru üç defa çevirince hafif bir sarsıntı oldu. Sarsıntıyla beraber vana kızmaya başlayıp her tarafından buhar çıkmaya başladı. Vananın buharlaşmasını gören Hasan, onun patlamak üzere olduğunu anlayarak, patlama anından kendisine zarar vermemesi için koşarak oradan uzaklaştı. Onun uzaklaşmasının hemen ardından vana büyük bir gürültüyle patladı. Patlamayla beraber büyük bir toz bulutu ve buhar her tarafı kaplayarak gökyüzüne yükseldi. O andan itibaren güneş açtı ve yağmur yağmaya başladı. Sarsıntı geçince geri dönerek gizli geçitten çıkıp logar kapağını tekrar yerine koydu. Orada daha fazla beklemeyerek hızlı adımlarla danışmanın olduğu yere gelerek ona tarif ettiği şekilde vanayı sola doğru çevirdiğini, sola çevirmesiyle beraber vananın patlayarak etrafa toz bulutu ve buhar yayıldığını, patlamanın ardından toz bulutunun göğe yükseldikten sonra güneş açtığını, güneşle beraber yağmur yağdığını söyledi. Hasan, toz bulutunun göğe doğru yükseldiğini söyleyince danışman, her şeyin düzeleceğini umarak derinden bir ‘oh’ çekti ve kendi iç dünyasına döndü.

Danışman, Hasan’ın söylediklerinden sonra birazcık da olsa rahatladı, ama yinede üzgündü ve üzgün olduğu her halinden belli oluyordu. Belli ki, bu üzgünlüğü kralın kardeşiyle ve halkıyla araları düzelmedikçe geçmeyecekti. Bu yüzden kralın kardeşinin yerinin nerede olduğunu bilip bilmediğini sordu. Hasan, danışmanın bu sorusu üzerine, onun yerini söyleyip söylememe konusunda biran için tereddüt etti. Sonra, danışmanın pişmanlığı aklına gelince tereddüdünü üzerinden atarak danışmana:

–  Kralın, kardeşinin yerini biliyorum, eğer isterse onun yanına götürebilirim, diye söyleyince danışman sevinerek:

– Tabi ki, onun yanına gitmeyi isterim. Hem de gönülden isterim. En son söylediği bu sözü söyledi, ama bu sözü söylerken sanki bilinçli bir şekilde söylememiş gibiydi.

Hasan,  danışman kabul etmesi üzerine onun kolundan tutarak ayağa kaldırdı.  Beraber beyaz tavşanın açtığı yola doğru ilerlediler. Hasan’ın koluna girip güler yüzle ona bakarak yürümelerine rağmen, danışmanın halen daha tedirgin olduğu hal ve hareketlerinden belli oluyordu. İkide bir etrafına tedirgin bir şekilde bakıyor, elleriyle yüzünü ovuyor, derin derin nefes alıp veriyordu. Onu seyrederken nerden nereye geldiğini, tamamen acınacak duruma düşmüş olduğunu gördü. Bunları görünce insanın hiçbir zaman bulunduğu duruma güvenmemesi gerektiğini, bir gün kendisinin de kötü bir duruma düşebileceğini ve bunu hiçbir zaman aklından çıkarmaması gerektiğini anladı.

Hasan, bunları düşünürken o sırada danışman kendine gelmeye başlamıştı ve Hasan’ın kolunda bir yerlere doğru gittiğini gördü. Nereye gittiğini anlayabilmek için, ürkek bir ses tonuyla kendisini nereye götürdüğünü sordu. Bu soru üzerine daldığı hayallerden sıyrılan Hasan, danışmana kendisini kralın kardeşinin yanına götürdüğünü, oraya gidince de kadar kralın kardeşiyle barıştırmaya çalışacağını anlattı. Danışman, kralın kardeşinin yanına gideceğini duyunca ilk olarak biraz tedirgin oldu. Daha sonra kendini toparlayarak, belki affedilebilirim düşüncesiyle güçsüz durumda olmasına rağmen adımlarını hızlandırdı. Affedilme düşüncesi kendisini öyle hızlandırdı ki, kollarından tutup yürütmeye çalışan Hasan bile hızına yetişemez oldu. Hasan, onu ancak ‘dur, bu hızla nereye gidiyorsun’ demesiyle durdurabildi. Danışmanın yavaşlamasıyla ona yetişti ve tekrar beraber yürümeye başladılar.

Kralın kardeşinin olduğu yere kadar gelince Hasan, danışmana bir kenarda oturup beklemesini söyledi ve kendisi tek başına yürüyerek kralın kardeşinin yanına vardı. Kralın kardeşi o sırada oturmuş geçmişte yaptıklarını düşünerek kendi kendine hesaplaşıyordu. Neden danışmanın aklına uymuş kardeşine karşı çıkmıştı, niçin halkına zulmetmişti ve o hayvanların değişmesine sebep olmuştu. Kendi kendine bunları düşünüp hayıflanarak şöyle diyordu, ‘Ah! Başa geçme hırsım var ya, hep bu hırs yüzünden bunlar başıma geldi!’

Kralın kardeşi, bu düşünceler içerisindeyken kendisine seslenildiğini duydu ve kendi iç hesaplaşmasından kurtularak, sesin nereden geldiğine bakmak için ayağa kalktı. Ayağa kalktığında Hasan’ın kendisine doğru neşe içerisinde geldiğini gördü.  Kralın kardeşi kendi iç hesaplaşmasını düşünürken Hasan, kralın kardeşinin yanına neşe içerisinde geliyor, danışmanla aralarını düzeltebileceğini umuyordu.  Hasan, içindeki umutla kralın kardeşinin yanına yaklaşarak onunla tokalaştı. Bir müddet havadan, sudan konuştuktan sonra asıl meseleyi söylemek için önce kendini biraz toparladı, güzel bir şekilde konuşmak için hafif bir şekilde öksürdü. Ardından kralın kardeşine, sana bir şey söyleyeceğim, ama kızıp bağırmayacaksın, diyerek danışmanın bütün yaptıklarına pişman olduğunu ve senden özür dilemek için buraya kadar geldiğini söyleyince kralın kardeşi büyük bir öfkeyle:

– Hayır, onu görmek istemiyorum, diyerek geri döndü ve yürümeye başladı. Bunun üzerine Hasan, onu omzundan tutup, durdurarak kendisine doğru çevirdi ve elinden dostça tutarak:

– Biliyorum, ona karşı çok öfkelisin. Onu ister affedersin, ister affetmezsin, o sana kalmış bir şey. Ama yinede onu bütün yaptıklarına karşı affedersen büyüklük yapmış olursun ve ona umut aşılamış olursun, dedikten sonra sağ elini sağdan sola çevirerek, şöyle bir düşün, burada sen değil de o olsaydı ve sen onun yerinde olsaydın affedilmeyi ummaz mıydın? Dedi ve sonra şunları ekledi, ‘Affet ki, affedilesin!’

Hasan’ın bu etkili konuşması karşısında Kralın kardeşi başını yere eğerek geçmişini düşündü. Geçmişinde yaptıklarından en az onun kadar kendisi de suçluydu, bu yüzden de yumuşamaya başladı. Kralın kardeşi, danışmanı affedebilirdi ama ya kendisi, kendisini kardeşine ve halkına nasıl affettirecekti. Bu düşünceler içerisinde kafasını kaldırarak üzüntülü bir halde:

– Onu affetmesine affedeyim ama ya ben kendimi kardeşime ve halkıma nasıl affettirebileceğim, diyerek sert bir ifadeyle,  Onu bana söyleyebilir misin, demesi üzerine Hasan elini yüzüne koyarak düşüncelere daldı. Elbette kralın kardeşinin sorusu haklı bir soruydu. Fakat bununda bir çaresini belki bulabilirdi. Yeter ki kralın kardeşi, danışmanı affettiğini bir kere söylesin. O zaman, o neşe içerisinde bütün imkânlarını zorlamaya çalışırdı.

Hasan,  belki bu sefer onu tamamen ikna edebilirim düşüncesiyle elini yüzünden kaldırarak kralın kardeşinin omzundan tutarak:

–  Yeter ki, sen onu affet. O zaman seninle kardeşin arasını düzeltmek için bir çare bulabilirim ama tabi ülkene gidebilecek bir yol bulabilirsek.

Kralın kardeşi ikna edici bu konuşmalardan sonra tamamen yumuşadı ve danışmanı affettiğini söyleyerek Hasan’dan, onu yanına getirmesini rica etti. Hasan, bu sözleri duyunca neşe içerisinde koşarak danışmanın olduğu yere geldi. Danışman o sıralarda acaba beni affetti mi, affetmedi mi gibi düşünceler içerisinde sağa sola gidip gelmekte, sabırsızlıkla Hasan’ın gelmesini beklemekteydi. İçinde bulunduğu ruhi haleti öyle içten içe sarmıştı ki Hasan’ın yanına geldiğini bile görememişti. Bu düşüncelerden ancak Hasan’ın omzuna dokunup kendisine merhaba demesiyle kurtulabildi.

Danışman, düşüncelerden Hasan’ın omzuna dokunmasıyla kurtulunca, merak içerisinde:

–   Hoş geldin, ben de seni merak içerisinde gelmeni bekliyordum, dedi ve ardından yere baygın bir şekilde düştü. Affedilip, affedilmeme düşüncesi kendisini o kadar kaplamıştı ki, yaşlı kalbi bu düşüncelere daha fazla dayanamamış, olduğu yere yığılıvermişti.

Danışman yere yığılıp kalınca Hasan, telaş içerisinde onu kucaklayarak uyandırmaya çalıştı. Onun uyanmadığını görünce, yüzüne su serpip uyandırmak aklına geldi. Belki etrafta su vardır diye sağa sola bakındı, fakat etrafta hiç su yoktu. Kafasıyla sağa sola bakmasına rağmen suyu göremeyince kucağındaki danışmanı usulca yere bırakıp ayağa kalktı. Su bulabilmek için sağa sola koşturdu. Onca aramasına rağmen bir türlü su bulamıyor, danışmana bir şey olacak diye endişeleniyor, sabrı tükeniyordu. Tam yorulup su aramayı bırakacakken uzakta bir göl olduğunu gördü. Bir an evvel su alıp danışmana yetiştirebilmek için koşar adımlarla gölün olduğu yere gitti. Gölün kenarında su taşıyabileceği bir şeyler aradı. Gölün etrafında su doldurabileceği bir şeyler bulamayınca, belki gölün içinde vardır diyerek gölün içine baktı ve gölün içinde parlak gümüş bir tas  olduğunu gördü. Elini uzatıp onu aldı ve içini su doldurarak, koşup danışmanın yanına gelip onu yattığı yerden kaldırdı. Kendine gelmesi için eline ayağına su vurdu. Danışman biraz sonra kendine gelmeye başladı ve Hasan’ın elindeki gümüş tastan bir miktar su içti. Suyu içtikten sonra iyice kendinden geçmeye başladı ve bu onun son su içmesi olacaktı. Danışman affedilip, affedilmediğini anlamak için zorla da olsa gözlerini açarak:

–   Evlat, kralın kardeşini bulabildin mi? Diye sordu.

Hasan, ağlamaklı bir ifadeyle ‘evet’ diyince danışman, kendisini affedip affetmediğini sordu. Hasan, bu soru üzerine evet, seni affetti, dercesine kafasını salladı. Danışman, affedildiğini anlayınca Hasan’a:

–  Evlat, ben bunca kötülük işlememe rağmen, bütün yaptıklarıma pişman oldum ve bir gün affedileceğimi umarak çareler arama çalıştım, dedikten sonra, eğer geri dönme imkânınız varsa, kraldan ve halkımdan da, beni affetmesi için rica eder misiniz? Dedi. Bu sözler onun hayatta olan son sözleriydi ve Hasan’ın kucağında, elleri kolları yere düşerek hayata gözlerini yumdu.

Danışman, neydi, nasıl yaşadı ve nasıl öldü. Hasan, kollarında ölen danışmanın yaşadığı hayatı düşünüyor ve kendini hesaba çekiyordu. Demek ki, insan ister kötü bir durumda olsun, ister iyi bir durumda olsun, hiçbir zaman ümidini kaybetmemeliydi. Danışmanın durumu bunlara açık bir örnekti. İlk önce iyi bir durumdayken, sonra durumu değişmiş, kötü bir duruma düşmüştü. Kötü bir duruma düşmesine rağmen umudunu kaybetmemiş, durumunu düzeltebileceği çareler aramıştı.  Gerçi durumunu tam düzeltmeden ölmüştü, ama o niyetle ölmüştü. Bu da ona fazlasıyla yeterdi.

Hasan, kendi kendine iç hesaplaşmayı bırakıp ağlayarak danışmanı yere bıraktı. Ardından ağlaya ağlaya kralın kardeşinin olduğu yere gitti. Kralın kardeşi, Hasan’ı uzaktan ağlayarak geldiğini görünce, ters bir durumun olduğunu sezdi. İyice yaklaşıp karşısına gelince neden ağlayarak geldiğini sordu. Hasan, kralın kardeşinin bu sorusu üzerine başını yere eğerek, danışmanın öldüğünü nasıl söyleyebileceğini düşündü. Derin bir nefes alarak kralın kardeşine:

– Bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, ama söylemek zorundayım. Danışmanı senin yanına getirmeye gittiğimde onun yere yıkıldığını gördüm. Onu o şekilde görünce koşarak yanına gittim. Onu kucağıma alıp yüzüne gözüne su serperek kendine gelmesi için çalıştım. Biraz sonra kendine gelir gibi oldu,  gözlerini araladı, krala ve halkına beni affetmesi için ricada bulundu. Onu o şekilde görünce iyileştiğini zannettim, fakat yanıldığımı onun tekrardan kendinden geçip, kollarımda can vermesiyle anladım.

Kralın kardeşi danışmanın öldüğünü duyunca üzülerek:

–   Ne diyorsun sen? Yani, şimdi öldü mü o.

–   Maalesef, evet.

Aralarındaki bu konuşmadan sonra Hasan, kralın kardeşini alarak danışmanın yattığı yere geldiler. Kralın kardeşi yerde yatmakta olan danışmanı görünce yere eğilerek onu kucağına aldı, gözlerinden öptü. Eski geçirdiği güzel günleri yâd etti. Kötülüğe bulaşıp, daha sonra kendini düzeltip iyi bir insan olmak için çaba göstermeye çalıştığını anlatarak onu affettiğini söyledi.

Kralın kardeşi bitkin halde konuşurken, Hasan’ın aklına Güney Kapısından içeriye girdikten sonra karşılaştığı resimler geldi. O resimlerin birinde mezar ve yanında duran bitkin bir adam görmüştü. Demek ki gördüğü o resim kralın kardeşi ve danışmandı. Hasan, resimler aklına gelip düşüncelere dalmışken kralın kardeşi kısa bir konuşma yapmış ona bakıyor, düşüncelere dalmasının nedenini anlamaya çalışıyordu.

Düşüncelerden kurtulan Hasan, kralın kardeşinin konuşmasını dinledikten sonra danışmanı öldüğü yere defnedip dağdan aşağıya doğru inmeye başladılar ve o  andan itibaren dağın normal haline geldiğini, dağdaki garipliklerin gittiğini gördüler.

Hasan, dağdan aşağıya doğru inerken kafasındaki düşünce, dağın ortasında karşılaşıp su içtiği oğullarının isimlerinin olduğu çeşmenin yerinde olup olmadığıydı. Bunları düşünerek aşağıya doğru iniyor, hep o çeşmeyi düşünüyordu. Dağın ortasına doğru yaklaşınca uzaktan çeşmenin orada olduğunu gördü. Oğullarının isimlerini tekrar görme umuduyla hızla çeşmeye doğru yöneldi, fakat umudu çeşmenin yanına gelince söndü. Çünkü oğullarının isimleri çeşmeden silinmişti. Oğullarının isimlerini göremeyince üzüldü, ama yapacak bir şey yoktu. Yollarına devam etmeleri gerekiyordu, bundan dolayı çeşmeden su içerek fazla beklemeden dağdan aşağıya doğru inmeye devam ettiler.

Dağdan aşağıya inerek ormana doğru yol aldılar. Ormana yaklaştıklarında ormanın ve içindeki hayvanların düzeldiğini, normal hallerine geldiklerini gördüler. Ormanın içine girip, yollarına oradan devam ettiler. Ormanın içinde bir ara Hasan’ın ormanın içine girdiğinde ilk karşılaştığı ve Danışmanın bütün yaptıklarına pişman olmasına sebep olan ceylanla karşılaştılar. Ceylan onları görünce hiç yerinden kıpırdaman onlara adeta ‘teşekkür ederiz, bizi normal hale getirdiğiniz için’ der gibi baktı ve sıçraya sıçraya hızla yanlarından uzaklaştı. Tam ormandan çıkacakları zaman, kendisine yol gösteren aslanla karşılaştılar. Aslan, adeta onlara teşekkür edercesine etraflarında döndü ve onların yanına gelerek Hasan’ın ellerini yaladı. Başını yere eğerek, kralın kardeşinin ayaklarına süründü. Daha sonra kükreyerek, o da ceylan gibi yanlarından hızla uzaklaştı.  Ormanın içinden geçip havanın devamlı bozuk olduğu, sürekli sıcak rüzgârların estiği kasabaya geldiler. Kasabada hava bile normalleşmiş, her şey güzelleşmişti. Kasabanın insanları bile mutlu görünüyordu.

Hasan, kafasını yere eğip içinden ‘acaba bu kasabaya ilk geldiğim zaman karşılaştığım genç adam ne oldu’ diye düşünerek ilerlerken karşına yaşlı bir adam çıkıp ona:

–   Merhaba, evlat, diye hitap edince, kafasını kaldırıp ihtiyara batı. Onu ilk anda tanımakta güçlük çekti, sonra iyice yaklaşıp ona bakınca kasabaya geldiği zaman karşılaştığı gencin o olduğunu gördü, yalnız bir farkla ki o genç ihtiyarlamıştı.

İhtiyar adam, Hasan’ın gözlerinden öpüp, ellerinde tutarak:

–   Bunu nasıl başardınız bilmiyorum, ama her şey için teşekkür ederim. Sayenizde kasabamıza güzellik geldi, havalar düzeldi. Ormandaki hayvanlar bile düzeldi. Biz normal halimize geldik, diyerek tekrardan Hasan’ın gözlerinden öperek evine davet etti.

Hasan’la kralın kardeşi her şeyin düzeldiğine sevinerek, ihtiyar adamın davetine icap edip evine gittiler. İhtiyar adam, evinde öyle güzel sofra hazırlamıştı ki, sofrada her şey vardı: Bal, reçel, yağ… Kısaca ne ararsan vardı sofrada. Her ikisi de karınlarını iyice doyurduktan sonra yaşlı adamdan müsaade isteyerek kalktılar. Evden çıkınca kralın kardeşi her şeyin bozulmasına ve ardından düzelmesine sebep olanın, babasının danışmanı olduğunu anlatarak onu affetmesini istedi.

İhtiyar adam, kralın kardeşinin anlattıklarını dinleyince:

–  Neden o gelmedi de, sen geldin onun adına özür diliyorsun?

–   Maalesef, o gelemez. Çünkü buraya gelirken yolda öldü.

İhtiyar adam, danışmanın öldüğüne üzüldüğünü belirterek:

– Mademki, her şey düzeldi. Öyleyse bende onu affediyorum’ diyerek onları yola vurdu. Kralın kardeşi yaşlı adamın evinden ayrıldıktan sonra tekrar geri dönerek, kasabanın halkına da onu affetmesini rica etmesini söyleyerek Hasan’ın yanına geri döndü.

Kasabadan, Hasan ve Kralın kardeşi yollarına gülerek, konuşarak devam ederlerken çöle rastladılar. Başka gidecek yol olmadığından mecburen çölden gitmeye başladılar. Çöl oldukça sıcak ve yakıcı olmasına rağmen, umutlarını kaybetmeden yollarına devam ettiler. Çölün ortasına gelince karşılarına vaha çıktı ve vahanın ortasında muhteşem güzellikte olan bir şelale vardı. Karşılarına çıkan bu şelale o kadar güzeldi ki, sağ tarafında kuşların uçuştuğu, boyları elli metreye kadar varan ağaçlar. Solunda yemyeşil çimenlerin ve içinde hoş kokulu çiçeklerin bulunduğu hafif girintili çıkıntılı bir ova vardı. Ortasında ise şelalenin içinden geçilen bir mağara vardı. Ayrıca şelalenin olduğu yerin havası serindi ve insanın içini güzellik kaplıyordu.

Her ikisi de oldukları yerde durup muhteşem güzelliklere bakarken, kralın kardeşi daha farklı bir duygu içerisindeydi ve sürekli şelalenin ortasındaki mağaraya bakıyordu. Hasan, muhteşem güzelliği seyrederken Kralın kardeşinin sürekli mağaraya baktığını gördü. Onun sürekli mağaraya baktığını görünce ona dönerek:

–   Neden, öyle sürekli o mağaraya bakıyorsun?

Kralın kardeşi belli ki bir şeyler hatırlamıştı, bu yüzden de heyecanlıydı. O kadar heyecanlıydı ki Hasan’ın ne dediğini bile duymuyordu. Birden heyecanla eliyle mağarayı işaret ederek:

–   İşte, benim buraya gelmeme sebep olan ayna bu mağaradaydı, diyerek koşmaya başladı. Hasan, kralın kardeşinin durduğu yerden, birden fırlayıp koşması üzerine kafasını sağa sola sallayarak şaşırdı. Daha sonra o da kralın kardeşinin peşine mağaraya doğru koştu. Mağaranı girişini bulabilmek için sık ağaçlığın olduğu yere doğru tırmandılar. Sık ağaçlığın yukarılarına doğru yaklaşınca, karşılarına kuru kafa şeklinde bir kayalık çıktı. Kayalığın ortasında da ancak bir insanın sığabileceği kadar bir delik vardı. Ondan başka geçit olmadığından oradan geçmeleri gerekti ve ilk önce kralın kardeşi, peşinden Hasan geçitten geçtiler. Geçitten geçtiklerinde karşılarına oldukça paslanmış bir kapı çıktı. Üstelik bu kapının her tarafını böcekler, sinekler ve arılar kaplamıştı.  İkisi de onlardan çekinmelerine rağmen kapıya yaklaştılar. O sırada kendilerine doğru yaklaştıklarını gören böceklerin hepsi bir tarafa kaçışarak ortadan kayboldular.

İlk önce Hasan, kapıya yaklaştı, yaklaşırken de korku içerisinde ‘ya bu kapının üzerinde de anahtar yoksa’ diye düşünüyordu. Kapıya yanaşıp üzerinde anahtarının olmadığını görünce korktuğunun başına geldiğini anladı. Belki kapıyı açabilirim diyerek omzuyla kapıya dayandı, fakat bir türlü açamadı. Peşine kralın kardeşi açmaya çalıştı o da açamadı. Tek tek zorlayıp açamayacaklarını anlayınca her ikisi birden kapıya dayanarak açmaya çalıştılar, ama yine açamadılar. Kapıyı açamayacaklarını anlayınca, oturup kapıyı nasıl açabileceklerini düşündüler. İkisi beraber kapıyı nasıl açabileceklerini düşünürken bir ara Hasan’ın aklına kurt geldi. Kurdun her seferinde gelip kapının anahtarını getirdiğini söylemek için elini, kralın kardeşinin omzuna atmışken gök gürlemesine benzer bir uğultu koptu ve ardından siyah beyaz,  Sibirya kurduna benzer bir kurt çıktı. Kurdun ağzında bir anahtar vardı. Kurt yanlarına yaklaşarak ağzındaki anahtarı yere bırakıp dile geldi ve kapıyı nasıl açabileceklerini gösterdi. Daha sonra ağzındaki anahtarı yere bırakarak geldiği gibi ortadan kayboldu. Hasan elini uzatıp anahtarı almaya çalışırken, kralın kardeşi ondan hızlı davranarak anahtarı aldı ve kapıyı açtı. Kapıyı açınca karşılarına kralın kardeşinin bahsettiği mağara çıktı. Mağaranın içi adım atamayacak kadar karanlıktı, oldukça nemliydi, yoğun küf kokusu geliyordu ve her taraftan su damlası sesi geliyordu.

Mağaranın oldukça karanlık olduğunu gören Hasan, kralın kardeşine dönerek:

– Bu mağaranın içinden geçtiğine emin misin? Diyerek hayretini belirtti.

Kralın kardeşi bile mağaranın içinin bu kadar karanlık olmasına şaşmış kalmıştı. Çünkü aynanın içinden geçip mağaranın içine girdiği zaman, mağara bu kadar karanlık değildi ve içi o kadar hoş görünüyordu ki, her tarafında sarkıtlar ve dikitler vardı. Şimdi ise her taraf zifiri karanlıktı. Oldukça yoğun küf kokusu geliyordu. Acaba aynanın içinden geçip geldiği mağara bu değil miydi? Ama yanılmış olamazdı. Mağaranın içinden çıkıp karşılaştığı şelale, etrafındaki ormanlar ve çayırlar aynıydı. Evet, evet yanılmıyordu. İçine girdiği mağara buydu, ama ne olmuştu da birden bire değişmişti.

Kralın kardeşi, Hasan’a geldiği mağaranın bu mağara olduğunu söylemek için ona dönerek:

–    Evet, yanılmıyorum, aynanın içinden geçip girdiğim mağara bu mağaraydı. Ama neden bu kadar değiştiğini anlayamadım, dedi.

Kralın kardeşinin bu mağaradan geçtiğini belirtmesi üzerine ellerini sağa sola çevirerek yavaşça ilerlemeye başladılar. O zifiri karanlıkta ilerlerken her ikisi de birden gözleri görmeyen insanların, yollarını bulabilmek için neler çektikleri az da olsa anlamaya çalıştılar. Hasan, bir ara aklına havaya zıplayıp etrafına ışık saçan ayakkabıları geldi. Kendi kendine belki burada da işe yarar dedi ve havaya zıplayarak ayaklarını birbirlerine vurdu.  Ayakkabılar o anda yine etrafa ışık saçmaya başladı. Ayakkabılar ışık saçmaya başlayınca etrafı rahatlıkla görmeye başladılar ve o şekilde gidecekleri yönlerine doğru rahatlıkla devam ettiler.

Mağaranın içinde ilerlemeye devam ederlerken, bir ara üç yöne giden bir oyuk gördüler. Oyuğun birincisinin başında güzellik kapısı, ikincisinin başında servet kapısı, üçüncüsünün başında ise merhamet kapısı yazıyordu. Üç kapıyı görünce aralarında hangi kapıdan ilk girelim diyerek tartıştılar. Tartışma sonunda güzellik kapısından geçelim diyerek o oyuktan içeriye girdiler. Güzellik kapısı içi güzel görünüyordu, ama güzellikler gelip geçiciydi ve dönüp dolaşıp tekrardan giriş kapısına geliyordu. Güzellik kapısını o şekilde görünce gitmekten vazip geri dönerek bu seferde servet kapısından girmeyi denediler. Servet kapısının içi zorlu ve dolambaçlıydı. Sonu ise hiç görünmüyordu. Servet kapısının sonunun hiç gelmediğini görünce, onun içine girmekten de vazgeçip merhamet kapısına yönelerek oradan içeriye girdiler. Merhamet kapısının içi ise güzellikler, insanı duygulandıran durumlar, her iki insanın birbirlerine yaklaşmasına vesile olan sebeplerle doluydu ve o kapının sonuna doğru hafif bir ışık görünüyordu. Bu mağaranın sonunda ki ışığı görünce o kapıdan girmeye karar verdiler ve güzellikler, hoşnutluklar içerisinde devam ederek mağaranın sonunda gördükleri ışığa doğru ilerlediler. Mağaranın sonuna ulaştıklarında karşılarına kocaman bir ayna çıktı. Kralın kardeşi aynayı görünce eliyle işaret ederek:

–   İşte benim buraya gelmeme sebep olan bu aynaydı, diyerek dikkatlice o aynaya baktı. Ayna birden dönmeye başladı. Hızla dönmeye devam etti. Kralın kardeşiyle Hasan, aynaya bakarlarken başları dönmeye başladı ve oldukları yere yığılıp kaldılar. Ayna dönmeyi bırakıp durduğu zaman kendilerine geldiler ve pamuk tarlasının ortasında olduklarını gördüler. Kralın kardeşi, pamuk tarlasını gördükten sonra ayağa kalkarak etrafa baktı. Sevinç içerisinde ‘İşte benim ülkem’ diyerek, kolları iki yana açarak etrafında dönmeye başladı ve ardından pamuk tarlasının içinde koşmaya başladı.

Kralın kardeşi sevinç içerisinde öyle koşuyordu ki, kendisine doğru gelen elleri silahlı kralın askerlerini göremiyordu. Kralın askerleri etrafını sarıp, teslim ol demeleri üzerine ancak farkına varabildi. Bu arada kralın askerleri, kralın kardeşinin peşine koşan Hasan’ın etrafını bile sarmışlar ve ona da teslim ol çağrısı yapmışlardı.

Kralın askerleri Hasan’ı ve Kralın kardeşini tutuklayarak saraya götürüp, sarayın hapishanesinde Hasan’ı ayrı bir hücreye, kralın kardeşini ayrı bir hücreye attılar. Orada aç susuz üç dört gün kadar beklettiler. Üç dört gün sonra kral, askerlerine emrederek Hasan’ı yanına getirmelerini, Hasan’ın yanına gelmesinden birkaç saat sonra da kardeşini yanına getirmelerini istedi. Kralın askerleri, kralın emrinden sonra saray hapishanesine giderek, Hasan’ı tutuklu bulunduğu yerden çıkardılar.

Hasan, kralın karşısına çıkınca, kendisiyle ilk karşılaştığı zaman kardeşi hakkında söylediği sözle, şimdi yaptığı hareketin neden bu kadar bir anda değiştiğini sordu. Kral, Hasan’ın sorusu üzerine gülerek oturduğu koltuktan kalktı. Neşe içerisinde Hasan’ın yanına giderek onu kucaklayarak ‘hoş geldin dostum’ diyerek, kardeşine ufak bir ders vermek ve onun değişip değişmediğini anlamak için öyle davrandığını anlattı. Daha sonra kardeşinin, kendisinin denendiğini anlamaması içinde kendisini de aç, susuz bırakmak zorunda kaldığını da hatırlatıp Hasan’dan özür diledi ve buralara nasıl geldiğini sordu.

Hasan, kralın, kendisinden özür dilemesi üzerine, özrünü kabul ederek, kardeşiyle nasıl karşılaştığını, danışmanla nasıl karşılaştığını ve danışmanın bütün yaptıklarına pişman olup geri dönmeye hazırlanırken ömrü yetmeyip, yolda öldüğünü ve buraya mağaranın içinden geçtikten sonra karşılarına ayna çıktığını, ona bakar bakmaz da kendilerini bu ülkede bulduklarını söyledi.

Kral, danışmanın ismini duyunca tüyleri diken diken oldu, ama onun pişman olduğunu duyunca yumuşadı ve oturduğu yerden kalkarak yerinde dolaşmaya başladı. Bu arada düşünüyor, kendi kendine hesaplar yapıyordu. Bir ara yerinde dolaşmayı bırakmayı bırakıp Hasan’a dönerek:

– Demek, danışman öldü ha! Dedi ve askerlerine emrederek kardeşini getirmelerini istedi. Askerler, kralın emri üzerine hemen koşarak, kralın kardeşinin tutulduğu hücreye geldiler. Hücrede onu kralın istediğini söyleyerek, hücreden çıkarıp kralın karşısına çıkardılar. Kral, kardeşini görünce heyecanla ona doğru yürüyerek:

– Kardeşim, hoş geldin, dedi ve boynuna sarılarak ağlamaya başladı. Kralın kardeşi de, aynı şekilde kardeşim diyerek krala sarılarak o da ağlamaya başladı. Birbirlerine sarılıp hasret giderince kral tekrar eski yerine döndü. Kralın kardeşi, kralın yerine geçmesinde sonra bütün yaptıklarından dolayı kraldan özür diledi. Danışmandan da bahsederek onun da bütün yaptıklarına pişman olduğunu anlattı. Fakat buraya kadar gelmeye ömrü yetmediğini söyleyerek, son nefesini verirken Hasan’a ‘eğer mümkünse kralı bulmanı, ondan ve halkından kendisini affetmelerini’ isteyerek kollarında öldüğünü, söyledi.

Kral, hem kardeşinin hem de danışmanı affettiği söyleyerek onun vasiyetini yerine getirmek için baş danışmanına haber gönderip, uçan gemisini hazırlatmasını istedi.  Vezir, kralın emri üzerine hemen giderek geminin kaptanına, gemiyi hazır hale getirmesini emretti. Geminin kaptanı, uçan gemiyi hazırlayarak, vezire geminin hazır olduğunu bildirdi.  Vezir, geminin hazır olduğunun bildirilmesi üzerine hemen giderek krala geminin hazır olduğunu, isterlerse hemen hareket edebileceklerini söyledi. Kral, Hasan’a kendisiyle beraber yolculuğa çıkmasını rica ederek kardeşine dönüp yanına gelmesini istedi. Kardeşi yanına gelince:

– Seni, neden yakalatıp hapiste aç susuz bıraktığımı merak etmiyor musun?

– Evet, aslında merak ediyorum ama bir türlü fırsatını bulup da neden böyle yaptığını soramadım.

Kral, o sırada gülerek:

– Aslında, sana küçük bir ders vermek ve eski kötülüklerine dönüp dönmeyeceğini öğrenmek içindi, diyerek kardeşine tekrar sarılıp yine ağladı ve ‘bundan sonra beni asla yalnız bırakma ne olur? Sensiz yapamıyorum’ diyerek, onca yıllar kardeşine olan hasretini, her şeye rağmen ona olan sevgisinin ne kadar güçlü olduğunu anlattı. İki kardeşin birbirlerine sarılarak sarmaş dolaş olmaları, o kadar mutluluk verecek bir andı ki, bu mutluluğu ancak o anı yaşayabilenler anlayabilirdi. İşte kardeş sevgisi böyle bir şey olmalıydı.

Kral, kardeşiyle sarmaş dolaş olup, birbirlerine olan bağlılıklarının ne kadar güçlü olduğunu gösterdikten sonra, kardeşiyle beraber Hasan’ı da yanlarına alıp bütün ülkeyi dolaşmak için yola çıktılar. Gittikleri her şehir, kasaba ve köylerde kardeşinin ve danışmanın yaptıklarını affetmelerini isteyerek ilerlediler. Kimle karşılaştılarsa hepsi onları affettiklerini söylediler. Gittikleri her şehir, kasaba ve köylerde affedilerek ilerliyorlardı ama her gördükleri yerlerde insanlar mutsuzdu, kimi insanlarda hastalık kapmış gibi zayıftı.  Ekinleri sanki bir şeyle kemirmiş gibiydi. Ayrıca ağaçlarda aynı şekildeydi. En son bir şehre geldiklerinde şehir mutsuz, hayattan kopmuş ve birbirleriyle kavgalı olduklarını gördüler. Kime gidip kralın kardeşini ve danışmanı affetmelerini istedilerse, onları asla affetmeyeceklerini söylediler.

Kralın kardeşi son köyde duyduklarından dolayı umutsuzdu, ne yapacağını bilemiyordu. Bütün yapmış olduklarından dolayı o kadar pişmandı ki, yolda gördüklerinden ve en son gittikleri yerde gördüğü muameleden dolayı içinde fırtınalar kopuyor, hatasını telafi edebilmenin hesaplarını yapıyordu. İçindeki hesaplarla uğraşırken bir ara krala dönerek yolda gördüklerinin ve buradaki insanların neden böyle mutsuz olduğunu sordu. Kral, kardeşinin sorusu üzerine:

–  Hatırlıyor musun, kimyasal madde üretip, üzerinde denediğin o hayvanları? İşte bütün bunlara sebep olan, işte o hayvanlar.

–  Ben, ne yapmışım böyle, diyip elini yumruk yaparak kafasına vurarak dövünmeye başladı. Elini kafasına vurmaya devam ederken, aklına kimyasal maddeyi üretip peşine panzehirini de ürettiği aklına geldi. Panzehir işe yarayabilir fikriyle krala, gemiyi bir müddet kendisine vermesini istedi.

Kral, kardeşinin gemiyi neden istediğini merak ederek:

–   Gemiyi niçin istiyorsun?

–   Kralım, ben o kimyasal maddeyi üretip peşine de panzehirini üretmiştim. Sen, beni yakalayıp hapse attırmak istediğin o günde, ben panzehiri kullanıp garip hayvanları eski haline getirmek istemiştim. Ama, sen beni yakalayıp hapse atacağın zaman korktum ve bunu uygulayamadım. Şimdi, onu kullanmanın tam zamanı, onun için gemiyi senden istiyorum, diyerek kraldan gemiyi aldı ve panzehiri ürettiği şehre gitti. Orada panzehiri alarak nerede o garip hayvanlar varsa üzerlerine sıktı. O garip hayvanlar üzerlerine panzehir sıkıldıkça normal hallerine döndüler. Garip hayvanlar düzeldikçe de insanlar mutlu olmaya başladı. Ağaçlar kemirilmekten, ekinler talan edilmekten kurtuldu. Ülkede işler yoluna girince kendisini affetmeyeceklerini söyleyen o şehre gitti. O sırada kral ve Hasan oradaydılar ve kendisini sabırsızlıkla bekliyorlardı.

Kralın kardeşi, gemiyi düz bir ovaya indirip kralın yanına giderek, her şeyin düzeldiğini ve ülkenin huzura kavuşmaya başladığını bildirdi. Kralla konuşurken, kendisini affetmeyen insanlarda oradaydı ve konuştuklarını duyuyorlardı. Yüz simalarından kendi kendilerine ‘mademki her şey düzeldi, o halde bizde onu ve danışmanı affedelim’ dedikleri anlaşılıyordu. Oradaki halk içlerinden bir temsilci seçerek krala gönderdiler. Bu kişi kralın yanına gelerek danışmanı ve kardeşini affettikleri söyledi ve birbirlerine kavgalı olan aileleri nasıl barıştıracaklarını bilmediklerinden, kraldan yardım istedi. Kral, onu dinledikten sonra ‘bir çaresini buluruz’ dedikten sonra onlara yardım edeceğine dair söz verdi ve o gelen kişiye kavgalı olan ailelerin hepsini bir arada karşımda görmek isterim, diyerek emir verdi. Kraldan emir alan o kişi, kavgalı olan ailelere giderek kralın emrini tekrarladı. Kavgalı olan aileler, birbirlerini görmek istememelerine rağmen, kralın emri olduğu için hepside geleceklerini söylediler.

Kral, kavgalı olan ailelerin karşında toplanması üzerine hepsine birden neden kavgalı olduklarını sordu. Kralın sorusu karşısında, kavgalı olan ailelerin hiç birisi suçu üzerlerine almak istemedi ve hep birbirlerini suçladılar. Hep bir ağızdan konuşup, suçlunun kim olduğunun anlaşılmaması üzerine kral hepsini susturdu ve aralarında bir temsilci seçmelerini, sadece onun konuşmasına izin vereceğini söyledi. Kavgalı olan aileler uzunca bir tartışmadan sonra kralla konuşup, kavgalı aileleri bir araya toplayan kişiyi seçtiler. Seçilen temsilci, onların yanına giderek hepsinin sıkıntısını dinleyerek kralın yanına döndü. Kral temsilciye:

–  Söyle bakalım, dertleri neymiş ki sürekli birbirleriyle kavga ediyorlar?

Temsilci kralın karşısında hazır ol da durarak:

–   Kralım, onların hepsini dinledim. Sorunun çözülmesi zor gibi görülüyor,  ama gayet basit.

–   Nasıl yani?

–   Kralım, bu köy susuz bir köy. Su uzaklarda bir dağın yamacında bir kuyuda çıkıyor. Biz ve bu kavgalı aileler su alabilmek saatlerce yol yürüyüp o dağın yamacına varıyorlar. Biz sıramızın gelmesini beklediğimiz halde kavgalı aileler biraz yorgunluk, biraz da sabırsız olduklarından kimse sıra beklemek istemiyor. Bu yüzden kuyunun başında sürekli kavga çıkarıyorlar. Bu kavgalar yüzünden birçok yaralı ve ölüm vakası oldu. Biz bu kavgaları ne kadar önlemeye çalıştıysak da bir türlü önleyemedik, dedikten sonra. Kralım bizim suyu buraya getirmemize gücümüz yok. Eğer siz suyu buraya getirtebilirseniz, o zaman her şey düzelmiş olur.

Kral, temsilciyi dinleyip, onun omzuna şefkatle dokunarak:

–   Suyu buraya ben getireceğim, dedi ve arkasından gemisine binerek bahsedilen kuyunun başına giderek incelemelerde bulundu. Bir haftalık çalışmadan sonra suyu, susuz olan şehre getirmeyi başardı. Su şehre gelince herkes bayram edip, birbirlerine sarılmaya başladılar. Hatta kavgalı olan aileler suyun şehre gelmesinden sonra birbirlerine sarılıp, bir daha aralarında kavga yapmayacaklarına dair söz verip barıştılar.

Kavgalı olan aileler birbirleriyle barışınca, kral onlarla vedalaşarak gemisine binip sarayına geri döndü. Kral, sarayına dönüp kardeşiyle barışınca Hasan’a dönerek:

– Ülkemde kalmak istemez misin? Diye sorunca Hasan:

– Kralım, sizinle ilk karşılaştığım zaman da, buralara nasıl geldiğimi bilmediğimi ve ailemin yanına dönebilmek için yol aradığımı söyleyerek yanınızda kalmak istememiştim, diyerek onlarla vedalaştı. Kendisini buraya getiren aynanın olduğu yere doğru yola çıkmışken aklına bir soru takılarak, kralın yanına geri döndü. Kralın yanına çıkıp da, kral Hasan’ı tekrar karşısında görünce şaşkınlıkla:

– Hayrola! Sen gitmemiş miydin? Diye sordu.

Hasan, kralın sorusu üzerine, ‘aklıma bir soru takıldı. Onu sorup öğrenmek için geri döndüm’ diyerek krala:

– Kralım, o garip hayvanlar, nasıl oldu da size saldırmayı bırakıp, ekinlerinize ve ağaçlarınıza saldırmaya başladı.

Kral, bu soru karşısında gülerek:

– Hatırlıyor musun, hani sen bana bu garip hayvanların müzikten etkilendiklerini söylemiştin.

–   Evet, hatırlıyorum. Size bunu ben söylemiştim.

–  İşte, bize öğrettiğin bu formülü, o garip hayvanlarla her karşılaştığımızda uyguladık. Bunun üzerine, bu garip hayvanlarda, bize saldırmayı bırakıp, taktik değiştirerek ekinlerimize ve ağaçlarımıza zarar vermeye başladılar.

Hasan, aklına takılan soruyu, krala sorup öğrendikten sonra ona:

– Umarım, bundan sonra bu tür sorunlarla karşılaşmazsınız, dedikten sonra onunla tekrar vedalaşarak aynanın olduğu yere doğru yola çıktı. Aynanın olduğu yere gelince, ayna kendisini bekliyormuş gibi halen daha oradaydı ve ışıl ışıl parlıyordu.  Aynanın yanına gelince ona doğru baktı. Aynaya doğru bakıp, ayna içinde dönmeye başlamasıyla olduğu yere yığılıp kaldı. Kendine geldiği zaman karanlık mağaranın içindeydi. Yalnız bu sefer mağaranın her tarafı aydınlıktı ve her tarafında sarkıt ve dikitler rahatlıkla görülebiliyordu. İçerisi bahar havası gibi kokuyor, o koku insanı adeta mest ediyordu. Bahar kokuları arasında ilerleyerek mağaradan çıktı. Mağaranın önünde şelalenin yine akmaya devam ettiğini gördü. Mağaranın önüne gelip tam çıkmaya hazırlanırken ayağını bastığı taş yerinden koparak Hasan’ın dengesinin bozulmasına ve şelaleden aşağıya doğru düşmesine sebep oldu.

Hasan, şelaleden aşağıya suya suyun içine düşünce çırpınmaya, sudan kendini kurtarmaya çalıştı. Zorla da olsa sudan kurtularak bir ağaca tutundu. Ağaca çıkarak ne tarafa gidebileceğini görmeye çalıştı. Önünde ucu bucağı görülmeyen yemyeşil bir ova görünüyordu. Çıktığı ağaçtan inerek ovanın içinde yürümeye başladı.

Hasan, yeşil ovanın ortasında tek başına kalınca şaşkın şaşkın etrafa bakıp yürümeye başladı. Şaşkın bir şekilde etrafına bakınırken kendisini her seferinde ikaz eden beyaz kuş yine ortaya çıkıp kafasına konarak:

– Şaşkın şaşkın etrafa bakacağına arkana dön de, arkandan ne geldiğine bak, dedi ve geldiği gibi uçarak ortadan kayboldu. Hasan, beyaz kuşun ikazı üzerine arkasına dönünce geriden kendisine doğru beyaz bir şeyin yaklaştığını gördü. Dikkatli şekilde bakınca onun Doğu ve Batı Kapısında gördüğü atın kendisi olduğunu anladı. At iyice yaklaşınca başından tutarak sevmeye başladı. Atı severken, at yine kanatlanarak dile geldi:

– Ey insanoğlu! Eğer yolunu bulmak istiyorsan üstüme bin, yelelerime sıkı tutun, gideceğin yere götüreyim. Yalnız dikkat et, üstümdeyken yelelerimi sakın bırakma.

Hasan, yolun sonunda atla karşılaştığı için, bu sefer şaşırmayıp atı dinleyerek, onun üzerine bindi. At kanatlarını açarak havalandı ve birlikte uçmaya başladılar. Güney tarafında atın üzerinde uçarken, Doğu ve Batı tarafında olduğu gibi atın üzerinden düşmemek için, atın yelelerinden sıkı sıkı tutunmaya çalıştı. Atın yelelerinden sıkı bir şekilde tutunup beraber uçarlarken o sırada karabulut ortaya çıktı ve ‘burada uçmanıza izin vermeyeceğim’ diyerek etraflarında dönmeye ve onların uçmasına engel olmaya çalıştı. At ve üzerindeki Hasan, bir taraftan ‘bu karabuluttan nasıl kurtulabileceğiz’ diye düşünürken, bir taraftan da karabulutu seyrediyorlardı. Onlar, bu düşünceler içerisindeyken karabulut, batı tarafında olduğu gibi şiddetli bir rüzgâr meydana getirerek, onların uçmasına engel olmaya çalıştı. Her ikisi de kuvvetli esen rüzgâra karşı direnerek uçmalarına rağmen, bir müddet sonra kuvvetli rüzgâra karşı dayanamadılar ve o hızla aşağılara doğru düşmeye başladılar. At, aşağılara doğru düşerken bir yandan dengesini düzeltmeye çalışıyor, bir yandan da Hasan’a: ‘dengemi sağlamaya çalışırken yelelerimi sıkı tut’ diyordu. At, bir müddet sonra dengesini sağlayarak tekrardan havalandı ve iki yol ayrımına kadar beraber uçtular. İki yol ayrımına gelince aşağıya indiler. At, yere inince Hasan’ı sırtından indirdi ve onunla vedalaşarak geldiği gibi hızla yükselerek uçup gitti.

KUZEY KAPISI

İki yol ağzına gelince, diğer kapılarda olduğu gibi Güney Kapısında olağan üstü şeylerin oluşmaya başladığını gördü. Güney Kapısının etrafında simsiyah karabulutlar oluştu. Şimşekler çakıp, yağmur yağmaya başladı. Yağan bu yağmurların şiddeti gittikçe artmaya başlayıp, doluya dönüştü ve Güney Kapısının her tarafı kar yağmış gibi bembeyaz oldu. Dolu yağması sona erdikten sonra ortalık zifiri karanlığa gömüldü ve göz gözü görmez oldu. Yavaş yavaş karanlığın içinde bir siluet görülmeye başladı ve bu siluet giderek yaklaşıyordu. Az sonra bu siluet iyice belirginleşmeye başladı ve önce kafa görüldü, sonra vücudu. Tamamen belirginleşen bu siluet, diğer kapılarda ortaya çıkıp onları yiyen yılandı. Yılan ortaya çıkınca Güney Kapısı yavaş yavaş çökmeye başladı. Az sonra, bu çökmeler yüzünden tamamen küçüldü. Yılan, küçülen Güney Kapısına yönelerek orayı da yedikten sonra ortadan kayboldu. Güney Kapısı yazan yol da kaybolduğu için, yol tek yönlü olmuştu. Ne yapmalıydı, nereye gitmeliydi. Gittiği her yol, başka bir yola çıkıyor, bu yollarda dönüp dolaşıp başa dönmesine sebep oluyordu. Ya gideceği bu yolda, dönüp dolaşıp başa dönmesine sebep olursa.  İşte o zaman ne yapar, nereye giderdi.

Hasan, bu düşünceler içerisinde, son yol olan Kuzey Kapısına doğru yola çıkmaya başladı. Kuzey Kapısı, diğer kapılardan çok daha farklı bir özelliğe sahipti. Yolun sağ ve sol tarafında sürekli yağmur yağdığı, şimşeklerin çaktığı görülüyordu. Yolun ortasına doğru, büyük ve küçük çaplı çukurlar vardı. Yolun her tarafı tozlu topraklı ve çakıllıydı. Kısacası gidilmesi zor bir yol gibi görünüyordu. Yolun bütün zorluklarına rağmen, gidilecek son yol olduğu için mecburen kuzey yolundan gitmek zorunda kaldı.

Toz toprak içerisinde ilerlemeye devam eden Hasan, çukurlarla dolu olan alana gelince, güney tarafına gidip de fark edemeden içine düştüğü çukur aklına gelindi. Bir an için duraksadı ve ardından çukurun içine düşmemek için, çukurun kenarlarından dikkatlice ilerlemeye başladı. Çukur alanları sağ salim geçince, bu seferde önüne orta büyüklükte sert bir kaya çıktı ve bütün yolu kapatıyordu. Kayaya yaklaşınca, kayanın üzerinde bir merdiven olduğunu gördü. Bu merdivenin her basamağında, ‘dikkat bu kapı son kapıdır. Eğer gideceğiniz bu yoldan da çıkış yolu bulamazsanız, bir daha yolu bulamazsınız’ diye bir yazı vardı ve bu yazı kanla yazılmıştı. Kanla yazılan bu yazı, ümit kırıcı gibi görünmesine rağmen, kanla yazılan o yoldan gitmek zorundaydı.

Hasan, korku içerisinde, kendi kendine ‘ya bu yolda evime giden yol olmazsa’ diye söylene söylene,  merdivenlerden çıkmaya başladı. Kayanın üstüne çıktığı sıra şiddetli rüzgâr esmeye başladı ve rüzgârın şiddeti gittikçe artmaktaydı. Rüzgârın şiddeti iyice artınca, ona karşı kendini koruyabilmek için yere eğilerek tutunacak bir yerler aradı. Sivri bir kayaya tutunarak rüzgâra karşı kendini korumaya çalıştı. Buna rağmen rüzgâr çok şiddetli olduğu için, rüzgâr kendisini alıp havalara uçurmaya başladı. Havalarda uça uça giderek, gökkuşağı renkli kapıya şiddetli bir şekilde çarptı ve olduğu yerde bayıldı. Kendine geldiği zaman kapının anahtarını ağzıyla getiren Sibirya Kurdu karşısındaydı ve her tarafı yara bere içerisindeydi.

Hasan, hem baygınlık geçirip uyanmanın etkisiyle hem de Sibirya Kurdunu yara bere içerisinde görmesiyle iyice şaşırıp, kafasını sağa sola çevirerek kendine gelmeye çalıştı. Kendine gelince kurda:

–   Sana, ne oldu böyle? Diye soru sordu.

Kurt, Hasan’ın sorusu üzerine inleye inleye dile gelerek:

– Anahtarı sana getirirken, yolda karabulutla karşılaştım. Karabulut, bana nereye gidiyorsun, diye sordu. Ben de ona anahtarı sana getirdiğimi söyledim. O da bana, mademki anahtarı ona götürüyorsun, öyleyse benimle gel seni ona götüreyim, dedi. Bende ona inanıp üstüne bindim. Üstüne bindim ama binmez olaydım. Meğersem, sana ulaşmak için bana tuzak kurmuş. Havada giderken beni dikenli bir alana bırakarak, her tarafımın yara bere içerisinde olmasına sebep oldu. Ondan sonra bana, anahtarı götüreceğin kimseye söyle, bu kapıdan çıkışı yok, dedi ve hızla uzaklaşarak kayboldu. Ben, o uzaklaştıktan sonra korku içerisinde yavaş yavaş yürüyerek buraya geldim. Bu arada, o korku içerisinde gelirken ağzımdaki anahtarı da yolda düşürmüşüm.

Hasan, kapının anahtarının yolda düşürüldüğünü duyunca telaşlanarak kurda, anahtarı nerede düşürdüğünü biliyor musun? Diye sordu. Kurt, Hasan’ın telaşlandığını görünce, ona sakin olmasını söyleyerek:

– Onu, dikenli alana düşürmüş olabilirim, diyerek geri dönüp aksaya aksaya dikenli alana doğru yürüdü. Orada anahtarı, yarım saat aradıktan sonra onu dikenli alana düşüp yuvarlandığı yerde buldu. Anahtarı alarak geri döndü. Kurt geri döndüğünde Hasan, halen daha telaşlıydı ve sürekli yerinde dönüp dolanıyordu. Kurt, Hasan’ın yanında durup, onu tamamen sakinleştirerek anahtarı yere bıraktı. Ardından anahtarı nasıl kullanabileceğini göstererek ona:

– Artık yolun sonuna geldiğin için bundan sonra görüşemeyebiliriz, dedi ve geldiği gibi aksayarak ortadan kayboldu.

Anahtarı yerden alan Hasan, gökkuşağı renkli kapıya yöneldi. Diğer yollarda ki kapıların üzerinde yazı olmasına rağmen, bu kapının üzerinde hiçbir yazı yoktu. O kapıyı açıp içeriye girince karşısına etrafı kuru kafalarla dolu, mavi renkli kapı çıktı. Hayret ve korku içerisinde mavi renkli kapıyı açıp içeri girince, bu seferde renkleri bir görünüp bir kaybolan, yerde kertenkelelerin cirit attığı yeşil renkli kapı çıktı. Yeşil renkli kapıyı açınca duvarlarında yeşil renkli yılanların dolandığı sarı kapı, sarı kapıyı açınca içi tamamen sarmaşıklarla dolu kırmızı renkli kapı çıktı.  Kapının üzerinde şöyle bir yazı vardı. ‘Ey yolcu! Artık yolun sonuna geldin, gideceğin bu son yol, senin ya çıkış kapın olacak ya da bu yollar da kaybolacaksın. Bu yazı senin ümidini kırabilir, ama sen niyetini halis tut ve hiçbir zaman ümidini kaybetme. Ayrıca bu kapıdan içeriye girip de karşılaştığın hiçbir şeyden korkma ve şaşırma.’

Hasan, son kapıda yazılan bu yazıyı okuduktan sonra derin bir nefes alarak, ailesine gidebileceği yolu bulma ümidiyle Sibirya kurdunun bıraktığı anahtarı alarak kırmızı kapıyı açıp içeriye girdi. Kapıdan içeriye girince, diğer kapılardan içeriye girip karşılaştığı koridor burada da vardı. Bu koridorun içerisinde de yine garip resimler vardı. Mesela birinci resimde, neredeyse bir insan büyüklüğünde bir horoz vardı. İkinci resimde, birinci resimde olan horozun üzeri eğerli bir şekilde ve üzerinde de bir adam olduğu görülüyordu. Üçüncü resimde horozun üstünde büyükçe ceviz ağacı, dördüncü resimde ceviz ağacının üzerinde de bir tarla görülüyor ve bu resimler böylece koridorun sonuna kadar devam ediyordu. Koridorun sonunda ise, yüzünde korku ifadesi olan, çığlık atar bir şekilde yukarıya doğru bakan, karşısında ise karabulutun kendisine doğru yaklaştığı, adam resmi vardı.

Son resme kafası takılan Hasan, kendi kendine ‘Benim peşimden de sürekli karabulut geliyor. Yoksa o resimdeki ben miyim?’ diyerek koridordan çıkınca, karşısına içi sazlıklarla dolu bir alan çıktı. Sazlığın dibi çamurluydu ve hiçbir kuru alan görülmüyordu. İçinde yılanlar cirit atıyor, çamurun içinde bir görünüp, bir kayboluyorlardı. Evine gidecek bir yol bulması gerekiyordu, ama sazlığın içi yılanlarla dolu olduğu için, içine girecek cesareti de bir türlü kendinde bulamıyordu. Ailesine bir an evvel kavuşma arzusu bastırınca, cesaretini toplayarak içi yılanlarla dolu sazlığa girerek yürümeye başladı. Sazlığın içi çamur olduğundan dolayı, içinde yürüdükçe dizlerine kadar çamura batıyor, etrafında sürekli yılanlar geziyordu. Bunca zorluğa rağmen ümidini kaybetmeyip, sazlığın içerisinde yürümeye devam etti. Sazlığın içerisinde devam ederken, sazlığın ortalarına doğru tümsek bir alan gördü. Gördüğü tümsek yerde biraz dinlenip yoluna öyle devam etmek için adımlarını hızlandırdı. Tümsek alana gelip üzerine çıkarak dinleme başladığı sıra, tümsek alan birden bire hareket ederek yürüdüğünü gördü. Tümsek alanın hareket etmesi üzerine korkarak etrafına bakınmaya, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Etrafına korku içerisinde bakınıp dururken, tümsek alan hareket etmeye devam ediyor, sazlığın sonuna doğru yaklaşıyordu. Sazlığın sonuna doğru tümsekten kafa çıktığını gördü. Bu kafa tıpkı kaplumbağa kafasına benziyordu. Ayağa kalmadan, üzerine oturduğu şeyin kaplumbağa mı, yoksa başka bir hayvan mı olduğunu anlamak için, ona iyice dikkatli bir şekilde baktı ve onun büyük bir kaplumbağa olduğunu gördü. Sazlığın sonuna yaklaşınca, kaplumbağanın üzerinden atlayıp sağa sola bakındı ve hangi yöne doğru gidebilirim, diye düşündü.

Hasan, sazlığın içinden geçmesine geçmişti, ama üstü başı tamamen çamur içerisinde kalmış ve yürüyecek takati kalmamıştı. Kaplumbağanın üstünden atlayıp, sağa sola bakınmasına rağmen gidecek bir yol bulamamış, bu yüzden de sıkıntıya düşmüştü. İçindeki sıkıntıdan kurtulmak, kendini dinlendirmek ve üstündeki çamurları nasıl temizleyeceğini düşünmek için yere oturdu. Yorgunluğunu üzerinden atabilmek için oturduğu yerde, sırtüstü uzandı ve gözleri kapanmaya başladı. Yorgunluk ve uykusuzluğa daha fazla dayanamayıp uykuya daldı ve rüya görmeye başladı. Rüyasında ailesine kavuştuğunu görüyor, neşe içerisinde onlara sarıldığını görüyordu. Bu rüyalardan üzerine kuvvetli bir şekilde su sıkılmasıyla uyandı ve hızla ayağa kalktı. Hem gördüğü rüyanın tesiriyle hem de hızla ayağa kalkmanın etkisiyle başı döndü, gözleri karardı ve kulaklarında uğultular oluştu. Bu yüzdem tekrar yere oturmak zorunda kalan Hasan, baş dönmesi geçince ayağa kalkarak üzerine nereden su sıkıldığını anlayabilmek için etrafına bakındı ve ölen çocuklarını gördü. Çocuklarının ellerinde hortum vardı. Bu hortumla babalarının üzerindeki çamuru temizlemeye çalışıyorlardı.

Hasan, çocuklarını bir anda, karşısında görünce: ‘Çocuklarım, burada da mı beni kurtarmaya geldiniz?’ diyerek, gözyaşları içerisinde onlara doğru koşup boyunlarına sarıldı. Öpüp okşadı, yılların hasretini giderircesine… O, çocuklarına sarılıp gözyaşları içerisinde hasret gidermeye çalışırken, adamın birinin ensesine hafifçe dokunmasıyla irkildi. O anda sinirlenerek, arkasına dönmeden kendisini rahatsız eden adama:

–  Ne istiyorsun, be adam! Diye çıkışarak oğullarıyla hasret gidermeye devam etti. O kişi yine ensesine dokunarak Hasan’a:

–  Bir dakika geriye dönüp bakar mısınız? Demesi üzerine iyice sinirlenerek geri döndü. Geri dönmesiyle beraber, karşısında palyaço kıyafeti giymiş bir adam gördü.         Palyaço kıyafeti giymiş adam, ona tuhaf tuhaf bakıyor, Hasan’ın davranışları karşısında gülmekten kendini alamıyordu.

Hasan, palyaço kıyafetli adamın kendisine bakarak gülmesi karşısında, daha fazla dayanamayarak yakasına yapıştı ve:

– Ne gülüyorsun be adam. Ortada gülünecek bir durum mu var? Dedi. Palyaço kıyafetli adam, Hasan’dan yakasını bırakmasını rica ederek:

– Kusura bakmayın. Demin den beri size bakıyorum da merak ettim. Acaba siz o filin burnunu tutmuş neden, oğullarım, oğullarım beni burada da mı kurtarmaya geldiniz, diyorsunuz?

Hasan, palyaço kıyafetli adamın sorusu üzerine ‘ne fili’ diyerek geri döndü. Geri dönmesiyle karşısında fili görünce şaşırdı kaldı. Bir an nutku tutuldu, ne diyeceğini, ne yapacağını unuttu. Öylece yerinde adeta dondu kaldı. Palyaço kıyafetli adamın, kendisine gelmesi için bir tokat atmasa belki de kendisine hiç gelemeyecek, öylece donakalacaktı. Kendisine gelince neden öyle davrandığını söyleyerek, başından geçenleri anlattı. Palyaço kıyafetli adam, Hasan’ın dinleyince ona ‘doğrusu çocuklarınızın ölümüne üzüldüm’ dedi ve:

– Ben, buraya yakın bir sirkte çalışıyorum. Çalışmalarımız sırasında arkanda gördüğün fil, bilinmeyen bir sebeple ürkerek sirkten kaçtı. Fil sirkten kaçınca, onu aramak için dışarı çıktım. Uzun bir aramadan sonra sizin onun burnuna sarıldığınızı görünce koşarak yanınıza geldim, dedikten sonra, bu arada filimiz sizi ıslattıysa kusura bakmayın, dedi ve daha sonra filin kulağından tutarak Hasan’ın yanından uzaklaştı.

Hasan, palyaço kıyafetli adamın yanından uzaklaşıp gitmesinden sonra, yaş olan üstünün kuruması için bir müddet daha fille karşılaştığı yerde bekledi. Üstü kuruyunca, bir an evvel bir yol bulup evine ulaşması için, umudunu kaybetmeden yola çıktı. Yola çıktığı o gün her şey güzeldi. Havada hafif bir rüzgâr vardı. Bu rüzgâr estikçe insanın içini hoşnutluk kaplıyor, ailesine kavuşmasına olan güvenini daha da çok artırıyordu. O güven içerisinde giderken karşısına oldukça büyük bir horoz çıktı ve bu horoz sanki can havliyle kaçıyor gibiydi. Ayrıca bu horoz Kuzey Kapısında karşılaştığı resimdeki horoza benziyordu.

Hasan, horozun büyüklüğü karşısında o kadar şaştı kaldı ki, ağzı bir karış havada kaldı. O şaşkınlık içerisinde yürürken, adamın birinin koşarak yanına geldiğini gördü. Koşarak gelen adam yanına yaklaşınca, büyük horozu tarif ederek:

– Buradan koşarak geçen bir horoz gördünüz mü? Diye sordu.

Hasan, adamın sorusu karşısında:

–  Evet, gördüm. Önümden hızla koşarak gitti, deikten sonra gittiği yeri tarif etti. Horozu arayan adam, horozun ne tarafa doğru gittiğini öğrenince Hasan’a teşekkür ederek, horozu yakalamak için hızla uzaklaşıp gitti.

Hasan, adamın yanından uzaklaşmasının ardından, onun arkasından bakakaldı. O tamamen uzaklaştıktan sonra ailesine bulabilmek için neşe içerisinde, umutla yol aldı, kendi kendine türkü söyledi. İleride uğrayacağı kasabada, başına neler geleceğini bilemeden, böylece neşe içerisinde gidiyordu.  Neşe içerisinde devam ederken, birden duraksadı ve içini kötü duygular kapladı. Türkü söylemeyi bırakıp, içindeki kötü duyguların ne olduğu anlayabilmek için yere oturup düşündü. Kalbine birdenbire gelen bu kötü duyguların sebebi neydi, neşe içerisindeyken birden bire neden böyle kötü duygulara kapılmıştı. Oturup düşünmesine rağmen, bu düşüncelere bir türlü çare bulamayınca, kalkarak yoluna devam etti.

İçinde bulunduğu düşüncelerden kurtulmaya çalışırken acıktığını hissetti. Açlığını bastırabilmek için bir yer aradı. Gide gide bir kasabaya rastladı. Kasaba düzenli, tertipli ve bakımlıydı ama kasabada bir gariplik vardı sanki. Ortalıkta hiç kimse görünmüyordu. Kasaba terk edilmiş gibiydi. Geldiği bu kasabada neler olduğunu anlayabilmek için adımlarını hızlandırdığı sıra karşına beyaz bir kedi çıktı. Kedi gelip ayaklarına sürtünerek etrafında dolandı ve karşısına geçerek, diliyle patilerini yalayıp tüylerini temizledi. Hasan, kedinin güzelliğini seyre dalmışken, kedinin tüyleri birdenbire diken diken olup, rengi siyaha döndü ve gözleri parlayıp ateş çıkmaya başladı. Dilini  dışarıya çıkarıp Hasan’ın üzerine doğru koştu. O şekilde koşarken, bir taraftan da ‘Buradan hiçbir yere kaçamazsın, kaçsan bile çıkış yolu bulamazsın ve sonunda bize yem olacaksın’ diyordu.

Kedinin değişerek üzerine gelmesinin verdiği korkuyla bir an ne yapacağını şaşırdı.  Kedi iyice yaklaşıp üzerine atladığı sıra şaşkınlığını üzerinde atarak, kediyi eliyle tutup yere fırlatıp kaçmaya başladı. Kediden iyice uzaklaşıp ondan kurtulunca karşısına U şeklinde büyük bir alışveriş merkezi çıktı. Alışveriş merkezini görünce ‘belki burada neler olduğunu bilen birileri vardır’ düşüncesi içerisinde alışveriş merkezine girdi. İçeri girdiğinde ise gördüğü manzara karşısında, adeta dondu kaldı. Çünkü içerisi adeta savaş alanına dönmüş gibiydi. Mağazaların camları kırılmış, kapıları yerlerinden sökülmüştü. İçeride ağır bir koku vardı ve yerler kan gönlüne dönmüştü. Alışveriş merkezinin insanın yüreğine korku veren kanını donduran manzarasından kurtulabilmek için geri dönüp adımını atmışken karşına yüzü gözü çizilmiş, üstü başı yırtılmış bir adam çıktı ve bu adam ‘ne olur kurtarın beni’ der demez olduğu yere yığıldı. Alışveriş merkezinde bu kadar korku verici durum yetmezmiş gibi, şimdi de her taraftan fareler çıkıp üzerlerine gelmeye başladı. Fareler üzerlerine geldikçe arkalarından gaz çıkartıyor ve hoplayarak geliyorlardı.

Hasan, korkmasına rağmen cesarete gelerek yerde yatan adamı sırtladı. Farelere yakalanmamak için, sırtındaki adamla beraber hızla alışveriş merkezinden çıktı. Sırtındaki adamı dikkatli bir şekilde taşıyarak kasabanın dışına çıktı. Onu tehlikenin olmadığı bir mağaraya bırakarak, adamı iyileştirebilecek çare bulabilmek için mağaradan çıktı ve tehlikelerle dolu kasabaya geri döndü. Kasabada, çareler ararken öyle bir yere girdi ki, ne yapacağını, buradan nasıl çıkabileceğini bir türlü bulamayıp şaşırıp kaldı. Girdiği bu yer kasabanın oteliydi ve tam bir labirenti andırıyordu. Otelin içine girdiğinde kapılar üzerine birden bire kapandığından otelden çıkmak da mümkün değildi. Bu yüzden mecburen labirentlerin içinden geçip otelden çıkabilecek bir yol aramaya başladı. İçine girdiği labirentin sağına gitse arkadan çıkıyor, soluna gitse geldiği yere geri dönüyordu. Labirentin bütün yollarından gitmesine rağmen, yolunu bir türlü bulamıyor, sonuçta hep başa dönüyordu. Labirentin içinde öyle bir yere geldi ki, sinirden neredeyse saçını başını yolacak duruma gelmiş ve şaşırmıştı.

Geldiği bu yer dört yönlüydü ve üzerlerinde doğu, batı, güney, kuzey yazan levhalar vardı. Ayrıca bu levhaların her birinin altında başka levhalar vardı ve bu levhaların üzerinde de ‘gideceğin bu yol, doğru yol’ diye yazılıydı. Doğu, batı, güney, kuzey yazan levhaları görünce, o sinirle ‘Burada da mı, bu yönler?’ dedikten sonra ayağıyla levhalara bir tekme savurdu. Hasan’ın tekmesiyle levhalar yerinden söküldü ve o hızla yere savruldu. Levhaların yere savrulmasının ardından, levhaların sökülen yerlerinin altından yüzlerce irili ufaklı ateş böcekleri çıkarak Hasan’ın etrafını sardılar. Ateş böcekleri etrafını sardıkça terliyor, onlar tenine dokundukça canını yakıyorlardı. Ateş böceklerinden, kendini korunmak için elleriyle onları kovalamaya çalışırken, kendisine yol gösteren tavşan aniden ortaya çıktı. Tavşan ortaya çıkar çıkmaz, ağzını açtı ve ağzından hortum çıkarak ateş böceklerinin üzerine su sıkmaya başladı. Ateş böcekleri üzerlerine su sıkılınca, geldikleri yerlere geri dönerek ortadan kayboldular. Ateş böceklerinin yerlerine geri gitmelerinden sonra su tekrar hortumun içine geri döndü. Tavşan, ateş böceklerinin üzerine suyu sıkıp, onları geri püskürttükten sonra hortumu ağzından çıkardı ve yere bıraktı. Ardından dile gelerek:

– Bu kasabada bir tehlikeyle karşılaşırsan eğer, ağzımdan bıraktığım hortumun ucunu tut ve kuvvetlice sık. O zaman hangi tehlikeyle karşı karşıya isen, ona göre hortumun içinden bir takım şeyler çıkar ve tehlikeyi savuşturur, dedi ve zıplaya zıplaya doğu yazan levhanın olduğu bölümden gitmeye başladı ve dört yönlü bölüm, tek yöne düştü. Oteldeki yönler tek yöne düşünce, o yönden giderek labirentlerle dolu otelden çıkmayı başardı.

Otelde, korku dolu anlar geçirip kurtulmayı başaran Hasan, otelin çıkışında sevimli, küçük bir yavru köpekler karşılaştı. Köpeğin sevimliliğine bakmayıp ondan uzaklaşmaya çalışırken, köpek peşine takıldı. O nereye gitse yavru köpek oraya gidiyor, nerede dursa yavru köpekte orada duruyordu. Bu şekilde, bir saat kadar birbirlerini takip edip durdular. Bu takibin sonunda köpeğin peşini bırakmayacağını anlayan Hasan, durup geri döndü ve köpeğe doğru baktı ve köpeğin sevimliliğini gördü. Gördüğü bu yavru köpek kendisine bakıyor, dilini çıkartarak kuyruk sallıyordu.  Köpeğin sevimli oluşunun cazibesine daha fazla dayanamayıp yanına yaklaşınca, köpek birden bir hırlamaya başladı. Dişleri uzayarak sivrileşti. Ayağa kalkıp, örümcekler gibi yürümeye başladı. Ağzından salyalar çıkarak, o da kedi gibi  ‘Buradan hiçbir yere gidemezsin, kaçsan bile çıkış yolu bulamazsın ve sonunda bize yem olacaksın’ diyor ve üzerine doğru hızla geliyordu. Küçük, sevimli köpeğin, kedi gibi değişip üzerine doğru gelmesini son anda fark edip kaçarak, ondan kurtulmaya çalıştı. Fakat ondan kurtulmasına rağmen, köpeğin hırlamasını duyuyor, dişlerini arkasına geçirmiş gibi hissediyordu.

Bu kasabaya gelmiş geleli, o kadar korku yaşamış ve yorulmuştu ki, ne yapacağını bilemeden kuytu bir yere sığınmak zorunda kalmıştı. Orada dinlenip kendisine gelince, dışarıya çıktı. Dikkatli bir şekilde, sağına soluna bakındı. Hayvanları görünce onlardan uzak durdu. Mecbur kalmadıkça evlere, otellere girmemeye çalıştı. Kasabanın içindeki her şeyden korkuyordu. Kasabada nerede, nasıl tehlike geleceği belli değildi. Mağarada bıraktığı yaralı adam adam olmasaydı kasabaya hiç girmez yoluna devam ederdi. Ama, o vardı ve yardım edilmesi gerekiyordu. O yüzden kasabadaki tehlikelerden korkmasına rağmen eczane aramaya başladı. Sağı solu araştırırken, bir ağacın gövdesine oyulup içi eczaneye dönüştürülmüş olan bir yer gördü. Temkinli adımlarla ilerleyerek eczaneye girdi. İçeriye girdiğinde, eczanede hiç kimse yoktu. Belki sahibi gelir, diye orada bulunan sandalyelerin birine oturup beklemeye başladı. Uzun müddet beklemesine rağmen, kimse gelmeyince ayağa kalkarak, yaralı adamı iyileştirecek bir şeyler aradı. Onları bulup, tam kapıdan çıkacakken, birisinin: ‘Hop! Hemşerim onların parasını ödemeden nereye gidiyorsun’ demesiyle durdu ve geri döndü. Geri dönünce, tezgahın arkasında ufak tefek, kara yüzlü, yüzü, gözü, elleri tamamen sivilcelerin kapladığı bir adam duruyordu ve elinde satır vardı.

Kara yüzlü bu adamın yüzünde, hiç merhamet belirtisi yoktu ve elindeki satırı sürekli döndürüyordu. Her nefes alışında hırıltılı ses gelir gibi alıyor, nefes verirken burnunun deliklerinden buhar çıkar gibi çıkıyordu ve nefesi insanı rahatsız edecek derecede kokuyordu. Hasan, kara yüzlü adamı gördüğünde korktu ve kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Kara yüzlü adam, Hasan’ın cevap vermemesi üzerine:

–  Duymadın mı, sana söyledim. O aldıklarının parasını ödedin mi? Diye tekrar sordu. Hasan, kara yüzlü adamın, tekrar sorması üzerine, ellerini cebine daldırdı. Cebine bakmasına rağmen, para bulamayınca korkarak titrek bir şekilde:

–   Param yok ki, dedi.

Kara yüzlü adam, param yok denilmesi üzerine hiddetlendi ve kalfasını çağırdı ve el kol işareti yaparak ona ‘Biz parası olmayanı ne yaparız, burada’ demesiyle birlikte, kalfası başıyla işaret ederek ‘tamam, anladım’ dedi ve hızlı adımlarla giderek eczanenin kapısını kilitledi, eczanenin penceresini perdelerle örttü. Eczanenin kapısı kilitlenince, kara yüzlü adam cebinden zincir çıkartarak Hasan’ın üzerine gelmeye başladı. Bu adam, bir taraftan elindeki zinciri sallıyor, bir taraftan da elindeki satırı döndürüyordu. Kara yüzlü adam elindeki zinciri sallayıp Hasan’a vuracakken, Hasan sağa doğru adım attı. O anda zincir başı başına hafifce değerek arka tarafındaki perdeyi yırttı. Oradan da cama vurunca, cam paramparça oldu. Eczanenin camı kırılınca,  bunu fırsat bilerek geriye doğru döndü ve kırık camdan atlayıp, kafasından akan kana aldırmadan eczaneden çıkarak koşmaya başladı. Kara yüzlü adam, Hasan’ın camdan kaçtığını fark edince o da peşinden koşarak elindeki satırı fırlattı. Fırlattığı satır Hasan’ın kulağının yanından geçerek ağaca saplandı.

Korkularla dolu bir günün sonunda, kasabadan çıkarak mağarada bıraktığı yaralı adamın yanına vardı. Öğrendiği ilk yardım kurallarıyla, önce kafasını sararak knın durmasını sağladı. Daha sonra yaralı adamı tedevi edebilmek için, elindeki ilaçları kullanarak onun yaralarını temizledi. Adam, o kadar çok darbe almış ve hırpalanmıştı ki, aldığı bu darbelere rağmen hayatta kalması, onun onun çok kuvvetli bir bünyesi olmasının göstergesiydi. Yaralı adam,  gördüğü tedaviye rağmen, kendine gelemedi ve sabaha kadar, sürekli ‘bizi kurtarın, bizi kurtarın’ diye inledi durdu. Ancak, sabaha karşı biraz kendine gelebildi. O anda da dudaklarını hafifçe oynatarak, susuz olduğunu ve su içmek istediğini söyledi. Yaralı adamın, kendine gelip kendisinden su istemesine sevinen Hasan, hemen mağaradan çıkarak su aramak için, korku dolu anlar yaşadığı kasabaya geri döndü.

Kasabada, yine her şey normal gibi görünüyordu. Görünürlerde korkulacak bir şey yok gibiydi. Görünürlerde korkulacak bir şey olmamasına rağmen, yinede kasabaya temkinli girerek su alabileceği çeşme aradı. İki kavşağın birleştiği yerde iki musluklu bir çeşme gördü. Çeşmeye doğru sağına soluna bakınarak yürüdü. Çeşmeye gelip su alacağı sıra, arkasından bir el uzanarak kolunu tutmasıyla irkildi. Kolunu tutan adam kendisine: ‘Nihayet yakaladım seni. Demek, benden kaçarsın ha’ demesi üzerine geri döndü. Geri dönmesiyle birlikte o adamın, eczanede parası olmadığı için, aldığı şeylerin parasını ödemeden çıkmak zorunda kaldığı, eczanenin sahibi kara yüzlü olan adamdı.

Kara yüzlü adam, Hasan’ın geriye dönüp kendisine doğru baktığını görünce, ‘Benim elimden şimdiye kadar aldığı şeylerin parasını ödemen çıkıp kurtulan olmadı’ dedi ve elleriyle boğazına yapışıp sıkmaya başladı. Hasan, o anda, neredeyse boğulacak duruma geldi. Bu durumdayken, eğer bir şeyler yapmazsa ölebilirdi. Gücünü kuvvetini toplayarak, kara yüzlü adamın midesine diziyle kuvvetlice vurdu. Midesine darbe alan kara yüzlü adam geri çekilince, yumruğuyla ona bir yumruk attı. Kara yüzlü adam, aldığı son darbeyle sendelenip yere düşünce bunu fırsat bilip, hızla koşarak oradan uzaklaştı. Ondan tamamen kurtulunca, nefes nefese kalmış, bir yere oturup dinlenmek istemişti. Ama nereye oturabilirdi ki, hiçbir yer güvenli değildi. Nereye gitse, ne yapsa bu kasabada mutlaka başına bir işler açılıyordu. Güvenli bir yer arayıp bulamayınca kasabanın içlerine doğru yürüdü. Orada, etrafı duvarlarla çevrili yeşil bir alan gördü. Belki burası güvenlidir düşüncesiyle oraya doğru yöneldi ve duvarı atlayarak yeşil olan alana oturdu. Oturup biraz dinlenmek için geriye doğru yaslanınca etrafını birden bire karınca ordusu sardı.  Bu karıncalar kıskaçlarını birbirlerine vurarak gittikçe yaklaşıyorlardı ve gözlerinden ateş saçar gibi kırmızı ışık yayılıyordu. Bu karıncalar kendi aralarında fısıldayarak ‘Nihayet, yemeğimiz ayağımıza geldi’ diyorlardı.

Hasan, karıncaların korkunç hallerini görünce, aniden ayağa fırlayarak yeşil alandan koşarak uzaklaştı. Karıncalar, onun uzaklaşmasına rağmen peşini bırakmıyorlar, nereye gitse onu takip ediyorlardı ve karıncalardan kurtulmanın yolu yok gibi görünüyordu. Kasabanın ortasından geçen yolun oraya gelince durmak zorunda kaldı. Çünkü büyük bir araba hızla geliyordu. Bir taraftan üzerine doğru araba geliyor, bir taraftan da karıncalar kendisini iyice sıkıştırmışlar ve yakalamak üzereydiler. Karıncalara yakalanmak üzereyken, gelen araba karıncaların üzerinden hızlıca geçip gitti. Arabanın üzerlerinden geçip gitmesi üzerine, arabanın altında kalan karıncaların hepsi, o anda ezilerek öldüler. Arabanın altında ezilmekten son anda kurtulan diğer karıncalar, üzerine gelmeye başlayınca tavşanın sözü aklına gelerek cebinden hortumu çıkardı. Hortumun ucunu karıncalara doğru tutarak kuvvetlice sıktı. O anda hortumun ucundan karıncayiyen hayvan çıkarak karıncaların hepsini yedi. Karıncalar bitince hortumun içine geri döndü.

Bir tehlikeyi daha atlatan Hasan, su aramak için tekrar yollara düştü.   Akşama doğru başka bir çeşme daha gördü ve oraya vararak cebinde bulunan şişenin içine su doldurarak mağaraya geri döndü.

Yaralı adam, mağarada susuzluktan kıvranıyor, bir an evvel su içmek istiyordu. Hasan, gecikince kendi kendine: ‘Acaba nerede kaldı, başına bir şey mi geldi?’ diye düşünüyor, bir an evvel Hasan’ın gelmesini bekliyordu. Hasan’ı mağaranın girişinde görünce, sevinç içerisinde:

–  Nerede kaldın. Sen gelmeyince kasabada başına bir iş geldi zannettim, dedikten sonra onun sarılı olan kafasını görünce, kafasına neden sarılı olduğunu sordu. Hasan, başının neden sarılı olduğunu öğrenmesi için, kara yüzlü adamla aralarında geçen olayı anlattı.

Yaralı adam, Hasan’ın başından geçen olayı duyunca:

– O, kara yüzlü adam kasabamızın en şerli, gözü paradan başka bir şey görmeyen insanıdır. O, kasabamıza gelip eczane açmadan önce her şey güzeldi. Kasabamızın halkı birbirlerine yardım eder, komşusunu gözetir, fakirleri doyururdu. Kimse kimsenin arkasından konuşmaz, kuyusunu kazmazdı. Düşenin elinden tutar, yardım elini uzatırdı. Kasabamıza, o gelip eczane çıktıktan sonra kasabamızın bütün güzelliklerinin, iyiliklerinin değişmesine sebep oldu. Onun kasabamızın değişmesine sebep olan huyu çok paragöz olması ve söz taşıması idi. Yani, onun yüzünden insanlar birbirine düştü. Varlıklı insanlar, onu gördükçe fakirleri gözetmez oldular. Düşenin arkasından birde onlar vurdular, dedikten sonra su, su dedi ve tekrar bayıldı.

Hasan, yaralı adamın bayıldığını fark edince yanına giderek, sırtından tutup hafifçe ayağa kaldırdı. Cebindeki suyu çıkartarak, hafifçe yüzüne su serpti ve üzerindeki sargıları çıkararak yaralarını temizledi. Üzerlerine merhem sürerek yeni sargıyla, yaralarını sardı. O, kendisine yapılan tedavilere rağmen sürekli inliyor ve ‘Yapmayın, etmeyin. Böyle yaparsanız, korkarım ki başınıza bir iş açılacak’ diyordu. Onun her ne kadar, neden öyle söylediğini anlamasa da sürekli inlemesini önlemek için tekrar yaralarını temizleyip sargılarını sardı ve ne olacağını görmek için beklemeye başladı. Bu arada yaralı adamla uğraştığı için vaktin nasıl geçtiğini anlamamış, çoktan ortalık karanlıklaşmış, gece olmuştu. O yüzden mağarada ateş yakıp, geceyi geçirebilmek için mağaradan çıktı. Mağaranın etrafında çalı çırpı toplayarak, mağaraya geri döndü. Mağarada topladığı çalı çırpıları yakarak hem ısındı hem de yaralı adamı kontrol etti. Gece yarısı olunca, yaralı adamın iniltileri kesildi ve yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Onun kendine gelmeye başladığı dakikalarda ihtiyacının geldiğini hissetti, fakat kendisini tutmak zorunda kaldı. Çünkü yaralı adam kendine gelmeye başlamış ve tekrardan su istemişti. O yüzden adamla ilgilenmiş kendini tutmak zorunda kalmıştı.

Yaralı adam, su içip uykuya daldığında, ancak o zaman ihtiyacını gidermek için dışarı çıkabildi. İhtiyacını giderip geri dönmek isterken havanın birden bire bozuldu. Şimşekler çakmaya başlayıp ardından yağmur yağmaya başladı. Yağmur yavaş yavaş yağıp şiddetini artırınca hızlanarak mağaraya geri dönmek istedi. Mağaranın girişine geidiğinde öyle bir şimşek çaktı ki, kendisini zor mağaraya attı. O anda mağaranın girişi büyük bir gürültüyle çökerek girişi kapattı.

Mağaranın girişi, tamamen kapandığından, nereden çıkabilirlerdi. Mağaranın içinde hiçbir çıkış yolu yok gibi görünüyordu. Oturup bunları düşünüyor, mağaradan nasıl çıkabileceğinin planlarını yapıyordu. Bu şekilde düşüncelere dalmışken, yaralı adam tamamen kendisine geldi ve dışarıda neler oluyor diye sordu. Yaralı adamın kendisine gelip soru sorması üzerine, daldığı düşüncelerden sıyrılarak üzgün bir şekilde:

– Mağaranın girişi, şiddetli yağmurdan dolayı kapandı. Mağaranın girişi kapanınca, bende buradan çıkabilecek bir yer aradım, fakat bulamadım, demesi üzerine yaralı adam,  eliyle mağaranın üst kısmında bir yer göstererek, zorlada olsa:

– Bu mağarayı avucumun içi gibi biliyorum. Şurada ufak bir giriş var, beni ayağa kaldırabilirsen gösterebilirim, dedi.

Yaralı adamın, eliyle işaret edip mağaranın çıkışını göstermesinden sonra düşünmeye başladı. Mağaranın içi tamamen karanlık olduğundan, işaret ettiği yeri nasıl gösterebilirdi ki. Mağaradan çıkacak bir yol bulmuşlardı, fakat işin içinden nasıl çıkacaklardı. Bunları düşünürken, aklına havaya zıpladığı zaman, ışık saçan ayakkabıları geldi. Onlar aklına geldiği zaman, burada da işime yarar umuduyla havaya zıpladı. O anda umudu boşa çıkmamış, ayakkabılar etrafa ışık saçmaya başlamıştı. Mağaranın içi ayağındaki ayakkabılar sayesinde aydınlanınca,  işaret ettiği yeri gösterebilmesi için yaralı adamı ayağa kaldırdı. O, mağaradan çıkabilecekleri yeri tekrardan göstermesinden sonra yavaş yavaş oraya doğru yöneldi.

Girdikleri bu mağara oldukça görkemli bir mağaraydı. İçin uzun uzadıya sarkıt ve dikitlerle doluydu. Mağaranın içi ufak göllerle doluydu. Her taraftan su sesi geliyor, insanın sesi yankı yapıyordu. Güzel manzaralar eşliğinde yürüyen Hasan, yaralı adamın gösterdiği yere vardı. Onun gösterdiği yerin etrafı yosunlarla kaplıydı ve girişi oldukça küçüktü. Girilmesi zor görünüyordu, ama ondan başka çıkış yolu görülmediğinden, o küçük delikten girmek zorundaydı. Başta tereddüt etmesine rağmen, ondan başka çıkış olmadığı için üzerindeki tereddüdü atarak içine girdi. Peşine yaralı adamı kollarından tutarak zorla da olsa geçmeyi başardı ve böylece beraber mağaradan çıkmış oldular. Mağaradan çıkınca, yaralı adam ayağa kalkmaya çalışarak :

– Benim evim güvenli, oraya gidebiliriz’ dedi ve evinin nerede olduğunu gösterdi.

Hasan, yaralı adamın evinin yerini göstermesinden sonra, onun kolundan tutarak yavaş yavaş oraya doğru yöneldiler. Yaralı adam, evine varınca kapının altında, bir yerlerde sakladığı anahtarı çıkararak evin kapısını açtı. Ev, dışarıdan bakıldığında oldukça bakımsız ve sanki yıkılacak gibi duryordu, ama içeriye girince bunun böyle olmadığı anlaşıldı. Evin içi, adeta muhkem bir kale gibiydi. Evin her tarafı kalın surlarla örtülüydü. Duvarların her tarafında birbirlerine çatılmış şekilde silahlar vardı. İçeride yüzlerce oda vardı. Odaların önünde bekleyen hizmetçiler ve onların bir emriyle hareket edecek yardımcı hizmetçiler vardı. Kısacası evin içerisi saray gibiydi. Hizmetçiler içeriye giren yaralı adamı görünce hızlıca koşarak yanına geldiler. Kollarından tutup odasına yatırdılar ve saray hekimine haber verdiler. Saray hekimi gelince, yaralı adamı kontrol ederek hizmetçilere onu kim getirdi diye sordu. Hizmetçileri Hasan’ı işaret edince, saray hekimi onu yanına çağırdı. Hasan, saray hekiminin yanına gelince, saray hekimi:

– Söyler misin, beyimizi nerede buldunuz ve bu hale nasıl geldi? Diye sordu. Saray hekiminin soru sormasından sonra Hasan, yaralı adamla alışveriş merkezinde karşılaştığını, onun yüzü gözü çizilmiş, üstü başı yırtılmış şekilde karşısına çıktığını, onun kendisinden yardım istemesi üzerine ona yardım etmek amacıyla mağaraya götürdüğünü, yaralı olduğu için ona ilk yardım derslerinden öğrendiği kuralları uyguladığı söyledi.

Saray hekimi, olanları duyunca Hasan’a teşekkür ederek:

– Benimle gelir misin? Sana beyimizin onca servetine rağmen nasıl mütevazı bir hayat yaşadığını ve neden evin dışının öyle yapıldığını göstereyim.

– Tamam, geliyorum. Bende, zaten evin dışıyla içinin neden öyle yapıldığını merak etmiştim.

Aralarındaki bu konuşmalardan sonra beraber odadan dışarıya çıktılar. Saray hekimi, bütün odaları tek tek gezdirerek, odanın güzelliklerini ve sarayın ne kadar ihtişamlı olduğunu gösterdi. Sarayın bütün ihtişamı gözler önüne serildikten sonra, ahşap kapılı bir odanın önünde durdular. Saray hekimi Serhat Bey, odanın kapısını açarak ilk önce kendisi girdi ve Hasan’ı içeriye davet etti.

Girdikleri oda, sarayın diğer odalarına hiç benzemiyordu. Çünkü bu oda ufak tefek eşyaların bulunduğu mütevazı bir odaydı. Saray hekimi bu odayı gösterdikten sonra o odanı içinden başka bir odaya, o odadan başka bir odaya geçiyordu ve geçtikleri bütün odalar ilk oda gibi mütevazı durumdaydı. Ayrıca bu odalarda birtakım insanlar yiyip içiyor ve yatıyorlardı. Mütevazı olan bu odalardan çıktıktan sonra muhteşem zenginliğin olduğu odalara geçtiler. O, odalarda da tıpkı mütevazı odalarda olduğu gibi, birtakım insanlar yiyip içip yatıyorlardı. Orada başka bir kapıdan dışarıya çıkarak bahçeye girdiler. Saray hekimi, bu bahçede Hasan’a geri dönüp kapıya bakmasını istedi. Hasan, saray hekiminin isteği üzerine geri dönüp bakınca adeta gözleri ışıldadı. Gözlerini defalarca sildi ve tekrar baktı ve her defasında sarayın muhteşem görüntüsünü gördü.

Bir taraftan sarayın muhteşem görüntüsü bir taraftan sarayın mütevazı görüntüsü… Sarayın neden böyle olduğunu anlayamadığından saray hekimine dönerek, sarayın değişken yapısının neden kaynaklandığını sordu.

Saray hekimi, bu soru karşısında hafif bir gülümsemeyle:

– Evladım, sarayı gezdirmeden önce, sana beyimin zenginliğine rağmen, çok mütevazı bir yaşantısı olduğunu söylemiştim ya.

– Evet, söylemiştiniz.

– Beyim, fakir olan halkı daha iyi anlayabilmek ve onlara daha çok hizmet edebilmek için, o gördüğün mütevazı yerde ya        şar. Fakir olan halk geldiği zaman orada ağırlar ve onların rahat etmesini sağlayarak onların güven içerisinde olmasını temin ederdi. Evi barkı olmayan, yiyecek bir lokma ekmeye muhtaç olan insanları da burada ağırlar ve onlara, burada kaldıkları müddetçe rahat etmeleri konusunda güvence sağlardı. İhtiyaçlarını giderdiği o insanların, kendisine minnettar kalmamaları için elinden gelen bütün çabayı gösterirdi. Hali vakti yerinde olan kişileri ise, sarayın zenginliklerle dolu olan diğer kısmında ağırlar ve onlara da, o şekilde davranırdı. İşte sarayın bir tarafının bakımsız, bir tarafının sağlam yapılı olması bundan kaynaklanmaktadır.

Saray hekiminin, sarayın iki yönlülüğünü gösterip anlatmasından sonra hayretler içerisinde kaldı. Adeta nutku tutuldu, bir şey diyemez oldu. Bir müddet öylece kaldıktan sonra kendini toparladı ve saray hekimine, bu kadar zenginliğe rağmen kasabada neden korkunç şeyler yaşandığını sordu.

Bu soru üzerine Saray hekimi:

– Bak evladım, ben sana, beyimin onca zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat yaşadığını daha önce anlatmıştım, dedi ve yere oturarak Hasan’ın da yere oturmasını rica ederek sözüne şöyle devam etti. Bu anlatacaklarımı iyi dinle ve beyimizin ne kadar mütevazı ve iyi bir insan olduğunu anla ve kasabada kötülüklerin neden başladığını dinle, dedikten sonra:

– Beyimiz, yani Sedat Bey bu kasabanın sayılı zenginlerinden biridir. Fakir insanları doyurur, açıkta kalanlara yardımcı olurdu. Kasabanın diğer zenginleri, beyimin fakirlere bu kadar çok yardım etmesini istemezler, hatta alaya alırlardı. Çoğu zaman alaya almayı bırakıp, yardıma engel olamaya çalışırlardı. Orta halli olan halk bile, fakir olan halka üstten bakar, onların yanlarından bile geçmelerini istemezlerdi. Hatta yanlarından geçerlerken onları dövmeye kalkarlardı. Anlayacağın kısacası, bu kasaba oldukça çirkefleşmişti, bunları konuşurken bir ara daldı ve derinden nefes alıp verdi. Söyleyeceği söz adeta boğazına düğümlenip çıkmaz oldu. Bir kelime söz söyleyebilmek için öksürdü, ama nafile…

Aslında kasabamızın halkı, bu kasaba ilk kurulduğu zaman böyle değildi. İnsanlar birbirlerine karşı tutkuluydu. Komşu komşusuna saygı duyar, fakirleri doyurur, hiç cimrilik etmezlerdi. Küçük büyüğü sayar, büyükte küçüğe sevgi gösterirdi. Kimse kimsenin arkasından konuşmaz, kuyusunu kazmazdı. Düşenin elinden tutar, yardım elini uzatırdı. Güzel günler böyle devam ederken, bir gün kasabamıza kara yüzlü ufak tefek bir adam çıkageldi. Bize eczacı olduğunu söyleyip, hastalarımıza ilaç yapıp iyileştirdi. Bu adam ilk zamanlar herkese iyilik yapıp herkesin gönlünü kazandı. Başta iyiliksever gibi görünüyordu, ama sonra onun öyle olmadığı ortaya çıktı. Çünkü, görünüşte herkese iyilik yapıyor görünüyordu, fakat alttan alttan insanları kışkırtıyor, onların gittikçe birbirlerinden uzaklaşmasına ve cimrileşmesine sebep oluyordu. Kasabamızın halkını, böyle yapa yapa o hale getirdi ki, insanlar artık birbirlerine gidip gelmez oldu. Ne küçük büyüğünü sayar oldu ne de büyük küçüğünü sever oldu. Artık insanlar gösteriş için mal mülk edinmeye başladı. Bu yüzden de fakirleri sevemez hale geldiler. Onları kötülediler ve yanlarına bile yaklaşmasını istemediler. Sürekli birbirlerini suçlayıp durdular. Tabi, bu arada o kara yüzlü adam yaptıklarından dolayı hiç pişmanlık duymuyor, bıyık altından gülüyordu.

Serhat Bey konuşurken, Hasan’ın aklına kasabadaki hayvanlar geldi. Onların, birden bire değişmelerine sebep olan şeyin ne olduğunu öğrenmek için ona:

– Kasabadaki hayvanlar neden birden bire değişip insanların üzerine saldırıyor.

– Hayvanların değişmesine sebep olan yine o kara suratlı eczacı.

– Nasıl yani, anlamadım. Onun bu işte olan parmağı ne?

– Kasabamızın halkını kendine mahkûm etmek için, kendi eczanesinde bir takım deneyler yapıp hayvanların üzerinde kullanmış. Üzerinde deney yaptığı hayvanlar değişip insanların üzerine saldırınca, bunu gören halk o eczacıya koşup bunun bir çaresi var mı? Diye sormuşlar. Eczacı, ‘Evet, var’ deyip onların parasını alarak panzehiri onlara vermiş ve böylece kasaba halkını kendine mahkûm etmiş.

Hasan, kara yüzlü adamın yaptığı kötülükler durdukça hop oturup hop kalkıyor, sinirden kendi kendini yiyordu.

Aralarında bunları konuşurken, içerden yaralı adamın iniltili bir şekilde sesi geliyor ve şöyle diyordu: ‘Hayır, hayır, durun yapmayın. Böyle yaparsanız korkarım ki, bir gün başına bir iş açılacak’ diyordu. Bazen susuyor, bazen de aynı şeyleri tekrar edip duruyordu.

Bir ara, yaralı adamın hizmetine bakan hizmetçilerden birinin yanlarına koşarak geldiğini gördüler. Hizmetçinin telaşlı bir şekilde koşarak geldiğini görünce, konuşmayı keserek ona ‘neler oluyor’ der gibi baktılar. Hizmetçi yanlarına gelince telaşlı bir şekilde saray hekimine:

– Ne olur yardım edin. Beyim, sürekli yapmayın yapmayın, diye sayıklıyor ve ateşler içinde yanıyor.

Saray hekimi, Sedat Bey’in ağırlaştığını duyunca koşarak odaya gitti. Hizmetçilere çok acele ılık su getirmelerini isteyip, onun üzerindeki sargıları dikkatli bir şekilde çıkardı. Hizmetçiler ılık suyu getirince, onların getirdiği ılık suyla yaralarını temizledi. Sedat Bey’in yaralarına, iyileşmesi için gerekli olan malzemeleri sürdükten sonra temiz bir sargı beziyle sardı. Herhangi bir olumsuzluğa karşı başında bekledi. Sedat Bey, kendisine yapılan tedavinin ardından, iniltisi kesilip uyumaya başlayınca, onun artık kendine gelmeğe başladığını ve artık hiçbir tehlikenin kalmadığını görerek odadan dışarıya çıktı.

O sırada Hasan, yaralı adamın durumunun ağırlaştığını duyduğunda dolayı, ondan iyi bir haber getirmesini bekliyor sabırsızlıkla sağa sola dolanıp duruyordu. Saray hekiminin odadan dışarıya çıkarak kendisine doğru geldiğini görünce ona:

– Sedat Bey neden durmadan ‘Hayır, hayır, durun yapmayın. Böyle yaparsanız korkarım ki, bir gün başına bir iş açılacak’ diyor, diye sordu.

Saray hekimi ona korkulacak bir durum olmadığını bildirerek konuşmasına şöyle devam etti:

– Az önceki konuşmamızda, bu kasabanın çok çirkefleştiğini söylemiştim ya.

–   Evet.

– İşte bu kasabanın halkı fakir insanlara böyle davranırken, durumu kötüye gidenlere de bir de kendileri tekme vuruyorlardı. Haksızlık, zulüm birbirlerinin kuyusunu kazma başını almış yürümüştü. İşte böyle bir gün, Sedat Bey her şeyi göze alarak kasabanın zengin ve orta halli insanlarını bir araya topladı ve onlara: ‘Size söylüyorum, kasabamızın fakir insanlarından ne istiyorsunuz. Yine size söylüyorum, belki de çoğunuz onlar sayesinde ekmek yiyorsunuz. Ne olur yalvarıyorum size, onlara kötü davranmayın, birbirilerinize karşı haksızlık etmeyin, birbirilerinizin kuyusunu kazmayın ve zulmetmeyin. Şayet bu söylediklerime kulak asmaz, yine eski alışkanlıklarınıza devam ederseniz,  korkarım ki, bu yaptıklarınızdan dolayı bir gün başınıza iş açılacak’ dedi. Kasabanın halkı, Sedat Bey’in bunca nasihatlerine kimi burun kıvırdı. Kimi, ‘sana ne be adam’, bizim davranışımızdan dedi. Kimisi, konuşmanın tamamını dinlemeden gitti. Kimileri de, o kara yüzlü adamın kışkırtmasıyla işi daha ileriye götürüp beyimi taşa tuttular.  Onların, Sedat Bey’i taşa tuttukları zaman, atılan taşların ona gelmesini önlemeseydim, belki de orada ölebilirdi. Onlar taş atarken, ben bir taraftan ona taşların gelmesini önlüyor bir taraftan da onlara ‘Yapmayın, etmeyin. Bu yaptığınız ayıptır’ diyordum. O gün, atılan taşlardan her tarafımız yaralanmış, kanlar içerisinde kalmıştık. O gün, oradaki halk yaralı olduğumuza aldırış bile etmeden çekip gittiler. Oradaki halkın attığı taşlar bana daha çok değdiği için tamamen kendimden geçmiş durumdaydım, bunları söyledikten sonra ağlayarak:

– Sedat Bey, o gün tamamen kendimden geçip bayıldığımı görünce, yaralı haline bakmadan sürünüp yanıma gelmiş ve kucağına alarak uyandırmaya çalışmış, fakat bir türlü beni uyandırmayı başaramamış. Benim uyanmadığımı görünce de, ‘imdat yardım eden yok mu?’ diye bağırmış. Bu bağırmasından sonra etraftan yanına gelen olmuş, fakat hiç kimse kılını bile kıpırdatmamış. Onların yardım etmemesi üzerine sinirlenerek ‘ O ki yardım etmiyorsunuz. Bari rahatsız etmeyin’ diyerek onları yanından kovmuş. O gün onlar gittikten sonra kara yüzlü adam çıkagelmiş ve Sedat Bey’in karşısına geçip pis pis sırıtarak:

– Benim işlerime çomak sokmaya kalkanın sonu budur demiş ve kahkahalar atarak oradan ayrılmış. Onun ayrılmasından sonra, akşama kadar bizi kurtarmaları için birilerini beklemiş. Akşama doğru Sedat Bey’in hizmetçilerinden biri, bizi görmüş ve giderek diğer hizmetçilere haber vermiş. O gün oradaki hizmetçiler ve Sedat Bey ve onun Dr. olan oğlu olmasaydı, belki de hayatta olmayabilirdim.

Hasan, saray hekiminden, kasabanın halkının nasıl kötülük içerisinde olduklarını duyunca dehşete kapılıp midesi bulanmaya başladı ve saray hekimine ‘yeter artık duymak istemiyorum, bu kadar çirkinlikleri’ demek zorunda kaldı.

Saray hekimi, Hasan’ın ikazından sonra sözünü daha fazla uzatmayarak, içerde yaralı olarak yatan Sedat Bey’in yanına döndü. Sedat Bey, ılık suyla yaralarının temizlenmesinin üzerinden fazla bir zaman geçmeden kendine geldi.

Sedat Bey, kendine gelip gözlerini araladı ve etrafına bakındı. Çevresindeki hizmetçilerin gözyaşları içerisinde kendine baktıklarını gördü. Onların ağlamasına gönlü razı olmadığından dolayı kafasını çevirip saray hekimi Serhat Bey’e baktı. Serhat Bey, onun ne istediğini anlamış gibi kafasını salladı ve hizmetçilere artık ağlamamalarını rica ederek, onların odadan çıkarak kendisini Sedat Beyle baş başa bırakmalarını istedi. Hizmetçiler gözyaşlarını silerek, beylerinin kendisine geldiğine sevinerek neşe içerisinde odadan çıktılar.

Serhat Bey, hizmetçilerin odadan ayrılmasından sonra, Sedat Bey’in elinden tutarak:

– Beyim, bizi bayağı korkuttun, ama şükür ki kendine gelebildin.

– Beni farelerin elinden kurtaran genç nerede? Eğer o olmasaydı fareler beni parçalayacaktı.

– O, şu an dışarıda bekliyor. Eğer isterseniz onu yanınıza çağırtabilirim.

– Hemen, çağır onu yanıma.

Serhat Bey, odadan dışarıya çıkıp Hasan’ı çağırmaya gittiğinde hizmetçiler tekrar geri dönüp Sedat Bey’in bakımına kaldıkları yerden devam ettiler.

Saray hekimi, beyinin isteği üzerine odadan çıkıp Hasan’ın yanına vardı. Ona, beyinin kendisini istediğini bildirince Hasan, Sedat Bey’in kendisine geldiğine sevinerek hızlı adımlarla onun odasına vardı. Sedat Bey’in yanına vardığı zaman, hizmetçileri üzerindeki sargıları çıkarmış, bakım yapmak üzereydiler.

Hasan, Sedat Bey’in odasına girdikten sonra ona:

– Geçmiş olsun, umarım durumun şimdi daha iyidir, dedi.

Sedat Bey, yattığı yerden toparlanarak hizmetçilere teşekkür ederek Hasan’la konuşmaları bittikten sonra gelmelerini istedi ve eliyle işaret ederek odadan çıkmalarını rica etti. Onlar çıktıktan sonra Hasan’a dönerek:

– Şimdi daha iyiyim, dedikten sonra kafasındaki bandajı sağlamlaştırdıktan sonra sözüne şöyle devam etti. Beni oradan kurtardığınız için, size nasıl teşekkür etsem yine de azdır. Siz olmasaydınız, belki de o fareler beni parçalayacaktı.

–  Sizin, kendinize gelmenize çok sevindim. Ama söyler misiniz, bu kasaba da neler oluyor.

–  Her halde, saray hekimi Serhat Bey, burada neler olduğunu anlatmıştır.

–  Evet, anlattı. Fakat yapılan zulümleri duyunca tiksinti duydum ve Serhat Bey’in sözünü kesmek zorunda kaldım.

Yaralı adam, ‘Benim adım Sedat’ dediği sıra hizmetçilerden biri içeri girerek.

– Efendim, oğlunuz geldi, sizi görmek istiyor, demesi üzerine sözünü kesip hizmetçiye dönerek:

– Oğluma söyle, beni biraz beklesin.

Hizmetçi, Sedat Bey’den emri alır almaz hızla geri döndü ve koşarak odadan dışarıya çıktı. Sedat Bey’in, oğlunun yanına varıp babasının misafiri olduğu için biraz beklemesi gerektiğini söyledi.

Hizmetçi, Sedat Bey’in oğluyla konuşurken o sırada Sedat Bey, bir taraftan farelerin elinden kurtulduğuna seviniyor, bir taraftan da kendisine yardım edip ilk tedavisini yapan Hasan’a teşekkür ediyordu. Sedat Bey, Hasan’a kendisini kurtardığı için teşekkür ettikten sonra ilaçları nereden bulduğunu sordu.

Hasan, ona kara yüzlü adamın eczanesinden aldığını söyledikten sonra:

– Ne kötü bir adammış o? Eczanesinden aldığım ilaçların parasını ödeyemediğimden dolayı az kalsın beni öldürecekti.

– Haklısın, o çok kötü bir adam. Zaten, kasabamıza bütün kötülüklerin yayılmasına da o sebep oldu.

– Söyler misin, ondan başka eczacı yok mu ki, herkes oraya gidiyor?

– Aslında vardı. Hem de çok insaflı, sevecen bir kişiliği vardı. Fakat, o kara yüzlü adamın iftirası yüzünden kasabayı terk etmek zorunda kaldı.

– Nasıl yani, ne yaptı ki eczacının kaçmasına sebep oldu.

– Kara yüzlü adamın ilk geldiği zamanlardı. İyi yürekli eczacının işi çok güzeldi. Hemen hemen herkes ona gidiyor, bütün ilaçlarını ondan alıyordu. Zaman böyle akıp giderken, o kara yüzlü adamın işleri iyice kötüye gitmeye başlamış, bu yüzden de iyi yürekli eczacıya olan kıskançlığı ve kini iyice artmaya başlamıştı. Bir gece, o kara yüzlü adam gizlice bir eve girip, evde mücevheratla birlikte dışarıya çıkıp iyi yürekli eczacının dükkânına girmiş ve o mücevheratları oraya bırakarak uzaklaşmış ve giderek polise mücevheratları onun çaldığına dair ihbarda bulunmuş. Bu ihbarı alan polisler, bir gece baskın yaparak mücevheratları bulmuşlar. Mücevheratlar iyi yürekli eczacının dükkânında ele geçirildiği için, onun çaldığını zannederek tutuklayıp götürmüşler. Her ne kadar ben yapmadım dese de kimseyi inandıramamış. Polis ilk soruşturmadan sonra, savcılığa teslim etmiş. Savcılık onun suçlu olduğuna karar vererek hapse attırmış. İlk duruşmasına çıktığı zaman, o kara yüzlü adam çıkıp yalancı şahitlikte bulunarak onun uzun süre hapis yatmasına sebep olmuş. Bu arada, o eczacı hapis yatarken bir yolunu bulup hapisten firar etmiş ve kaçmış. Ondan sonra onun nerede olduğunu bilen kimse çıkmamış.

– Peki, onun iftiraya uğradığı nasıl anlaşıldı.

– Eczacı hapisten kaçtıktan sonra, gece vakti kara yüzlü adamı bulup her şeyi itiraf ettirmiş, ama nafile. Çünkü o kara yüzlü adamın arkası çok kuvvetliymiş. O yüzden de ona kimse bir şey yapamadı. Sonuçta olan iyi yürekli eczacıya oldu ve buraları terk etmek zorunda kaldı,  dedi ve oğlunu daha fazla bekletmek istemediğini söyleyip, üstünü giymesinde kendisine yardımcı olmasını rica edip, üstünü giydi. Hasan’dan sözünün yarıda kesildiği için özür dileyip odadan dışarı çıktı ve salona doğru yöneldi.

Sedat Bey, salona geçip oğluyla uzun uzun konuşup hasret giderdiler. Aralarında konuşurlarken, bir ara oğlu Sedat Bey’e artık bu kasabada kalmayı bırakıp yanlarına gelmesini istedi. Ayrıca geliniyle, torunlarının kendisini çok özlediğini, özellikle ufak torununun, gece uyurken kendisini sürekli sayıkladığını, gündüz uyanıkken ayağına yapışıp ‘baba ne zaman dedem gelecek’ dediğini söyledi. Sedat Bey, oğluyla konuşurken torunlarının kendisini çok özlediklerini duyunca hüzünlendi ve oğluna şöyle söyledi:

–   Oğlum, biliyorsun, bu ev annenin hatıralarıyla dolu. Bu ev, bu zenginlik, evdeki bu huzur onun sayesinde oldu. Onun sayesinde, içinde bulunduğum bu streslerden, sıkıntılardan kurtuldum. Onun merhameti, güler yüzlülüğü, sabrı, olaylar karşısında metaneti… Bunları söyledi ve eşiyle beraber oturup sohbet ettikleri koltuğa oturarak eşiyle beraber geçirdiği güzel günler aklına gelip ağladı. Oğlu, babasının ağladığını görünce koltuğu oturup babasının sırtını sıvazladı. Boynuna sarılıp yüzünü gözünü öptü. O da ölen annesini yâd ederek babasına:

–  Baba, biliyorum, annemi çok seviyorsun ve onun hatıralarından ayrılmak istemiyorsun ama, ne olur bizi de düşün. Seni çok özledik ve artık seni yanımızda görmek istiyoruz.

–   Peki, oğlum. Burada ufak tefek işlerim kaldı. Onları halledeyim, ardından geleceğim.

Oğluyla uzun bir konuşma yapan Sedat Bey, oğluna:

– Seninle daha fazla konuşmak isterdim ama misafirim var. Onunla ilgilenmek zorundayım, dedi ve salondan çıkarak Hasan’la konuştuğu odaya geçti. Sedat Bey, tam Hasan’la konuşmaya başlayacakken, oğlunun geldiğini söyleyen hizmetçi tekrar içeriye girerek:

– Efendim, sizin şefkatle bakıp gözettiğiniz, o fakir insanlar kapınızın önünde toplanmış sizi bekliyorlar, demesi üzerine kapının önüne çıkarak onlara hep beraber neden geldiklerini sordu.

Kapısının önüne toplanan fakir insanlar, içlerinden birini seçtiler ve o seçilen kişi öne çıkarak:

–  Beyim, biz artık bu kasabadan gidiyoruz.

– Neden gitmek istiyorsunuz? Yoksa yine size kötü davranmaya başladılar.

– Evet, beyim. Artık yapılan bu zulümlere dayanamaz hale geldik. Üstelik kendi yaptıkları zulümlerden dolayı, başlarına gelen sıkıntıları kendilerinden değil de, bizden biliyorlar ve o kara yüzlü eczanın yüzünden hayvanlar bile bize saldırıyorlar. O yüzden artık dayanamaz hale geldik ve bu kasabayı terk ediyoruz.

Sedat Bey, sözcü olarak seçilen kişiden dinledikleri karşısında hiddetlendi ve yumruğuyla kapıya vurdu. O sinirle kapıya öyle bir vuruş vurmuştu ki, sanki kapı yerinden sökülecek gibi olmuştu. Hasan, o sırada kapının önünden geçmekteydi ve Sedat Bey’in sinirli bir şekilde kapıya vurduğunu görünce koşup dışarıya çıkmış, ona adeta neler oluyor dercesine gözlerine bakıyor, ondan bir cevap bekliyordu.

Sedat Bey, Hasan’ın geldiğini görünce eliyle kapısının önüne toplanmış olan fakir halkı göstererek:

– Görüyorsun değil mi, kapımın önünde toplanmış olan bu halkı.

–  Evet, görüyorum, fakat söyler misin neden bu halk, sizin kapınızın önünde toplanmış?

– Kapımın önünde toplanmış olan bu halk, kasabamızın fakir insanları. Buraya toplanmalarının amacı ise, onlara karşı yapılan zulümlere daha fazla tahammül edememek. Onun için bu kasabayı terk etmek istiyorlar.

Hasan, hayretini dile getirerek:

–  Yapılan zulümleri Serhat Bey’den dinlemiştim, ama zulümlerin buraya kadar varacağını tahmin etmemiştim.

Onlar aralarında konuşurlarken, kapısının önüne toplanmış olan halk göç etmeye başlamışlardı. Sedat Bey, onların göç etmeye başladıklarını görünce koşarak onları durdurdu ve onlara:

– Nereye gideceksiniz ve gittiğiniz yerde ne ile geçineceksiniz? diye sordu. Onlar, bu soru karşısında susunca, az önce konuşan adam öne çıkarak:

– Gideceğimiz yerde, halk bu kadar zulüm içerisinde değil. Oranın halkı, insanları sever, makamına, mevkisine, hal ve hareketlerine bakmazlar. Fakir olan halka iyi davranırlar. Komşu komşunun hakkını gözetir, kimse kimsenin arkasından konuşmaz ve alay etmezler. Ayrıca akrabalar arasında sıkı bir bağ vardır. Yani kısacası, gideceğimiz yer iyiliklerin güzelliklerin olduğu bir yer, dedi ve gidecekleri yeri tarif etti. Temsilcinin tarif ettiği yer, oğlunun doktor olarak görev yaptığı yerdi.

Serhat Bey, onların gidecekleri yeri öğrenince onlara biraz beklemelerini söyleyip, sevinç içerisinde geri dönerek salonda beklemekte olan oğluna:

– Benimle bir dakika dışarıya çıkar mısın? Dedi ve oğluyla beraber dışarıya çıkarak o sırada beklemekte olan fakir halkın yanına vardılar. Orada, fakir halkı göstererek oğluna:

– Bu kasabanın fakir halkı, senin görev yaptığın şehre göç ediyorlar. Bu insanlara, orada gözün gibi bak ve gözet. Onların her ihtiyacını karşıla. Bu sana, baba vasiyetidir, dedi ve kasabanın fakir halkına dönerek, bu kasabada ufak tefek işlerinin olduğunu, onları hallettikten sonra kendisinin de geleceğini söyledi ve oğluyla beraber onları yolcu etti.

Sedat Bey, fakir halkla konuşup onların gideceği yeri öğrendikten sonra oğluyla konuşurken, Hasan, halen daha neler olup bittiğini merak etmekte, bir o yana bir bu yana gidip gelmekteydi. Sedat Bey, fakir halkla beraber oğlunu yolcu edip onun yanına geldiği zaman Hasan, halen daha yerinde dönüp durmakta ve merak içerisinde neler olup bittiğini merak etmekteydi.  Onun geldiğini görünce Sedat Bey’e:

– Söyler misin, neler oluyor?

Sedat Bey, ona neler olup bittiğini anlatmadan önce:

– Kusura bakma, o telaş içerisinde adınızı bile sormak aklıma gelmedi, diye cevap verdi.

Hasan, ona:

– Benim adım Hasan olduğunu söyledi ve tekrar buralarda neler olup bittiğini sordu.

Sedat Bey, bu soru üzerine fakir insanların bu kasabayı terk ettiğini anlatarak ona:

–  Az evvel, oğlumla konuşuyordum. O, bana sürekli yanımıza gel, burada kal diyordu. Ben ise, ona buranın annesinin hatıralarıyla dolu olduğunu söylerdim. Ayrıca ona ben gelsem buradaki fakir halka kimsenin bakmayacağını bildirir, ricasını geri çevirirdim. Oğlum, bu son gelişinde benim yanlarına gelip kalmamı tekrardan rica etti. Ben de ona ‘tamam geleceğim’ dedim ve onu tam yolcu edecektim ki, fakir halkın kapımın önünde toplandığını öğrendim. Onları kapımın önünde neden toplandıklarını bilemediğimden, merak içerisinde dışarıya çıktım ve onların yapılan zulümlere artık daha fazla tahammül edemediklerinde dolayı, kasabayı terk edeceklerini öğrendim. Fakir halkın, burayı terk edeceğini öğrendikten sonra artık bu kasabada dah fazla kalamayacağımı anladım.

Hasan, Sedat Bey’in yola çıkacağını duyunca ona:

–  Mademki, yola çıkıyorsun. Öyleyse beraber gideriz.

Sedat Bey, Hasan’la konuştuktan sonra bütün hizmetçileri bir araya toplayarak onlara:

– Benim, sevgili hizmetçilerim. Sizi, ne kadar çok sevdiğimi ve değer verdiğimi biliyorsunuz. Buradaki fakir halkı da sevip gözettiğimi de biliyorsunuz, ama bu kasabada artık daha fazla kalamayacağımı anladım, dedikten sonra hepsiyle tek tek helalleştikten sonra onların her birinin geçimlerine yetecek kadar mal bıraktığını söyledi ve hepsiyle vedalaşarak, onların eşyalarını toplamalarında yardımcı oldu. Onlar eşyalarını toplayıp yola çıkmalarına da eşlik ettikten sonra evine geri döndü.

Eşinin hatıralarını toplayan Sedat Bey, saray hekimi Serhat Bey’i yanına çağırdı. Yapılan bu çağrı üzerine gelen Serhat Bey, kafasını yere eğerek ona ‘bir emriniz mi var?’ diye sordu. Sedat Bey, ona söyleyeceği sözün bir emir değil de bir rica olduğunu söyleyerek ona:

– Serhat Bey, size çok teşekkür ederim. Yıllarca bizim kahrımızı çektiniz. Sıkıntılarımızı giderdiniz, karım öldükten sonra düştüğüm o kötü ruhi haletten senin sayende kurtuldum. Sen olmasaydım şimdi, kim bilir ne haldeydim, dedi ve kafasını yere eğerek bir müddet düşündü. Sonra kafasını kaldırarak elini Serhat Bey’in omzuna atarak:

– Seninle beraberliğimizin uzun süre devam etmesini isterdim, ama artık ayrılık vakti geldi. Ben bu kasabadan artık ayrılıp oğlumun yaşadığı kasabaya gidiyorum ve artık orada yaşayacağım. Seni bu konuda serbest bırakıyorum, ister bizimle gelir orada yaşarsın veya başka bir yere gidip oraya yerleşirsin.

Serhat Bey, ağlamaklıydı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Uzun bir süre Sedat Bey’in yanında kalmış, onu bir arkadaş, bir candostu olarak bilmişti. Şimdi ise, istemese bile ayrılık zamanı gelmiş çatmıştı. Bu yüzden de suskun, başı öne eğik ne diyeceğini bilemez bir haldeydi. Gönlü bir taraftan gidip eğitimini tamamlamaktan yana, bir taraftan Sedat Bey’le gidip onunla ömür boyu beraber olmaktı. Kafası yere eğik bir halde, bir müddet düşündükten sonra kararını verdi. Verdiği bu kararla içi ferahlamış yüzü gülmüştü. Kararını açıklamak için kafasını kaldırarak Sedat Bey’e:

– Beyim, her ne kadar sizden ayrılmak istemesem de, şartlar beni sizden ayırmaya mecbur ediyor. Mademki sizde buradan ayrılıp gitmek istiyorsunuz, ben de müsaadenizle sizden ayrılıp yarıda kalan eğitimimi tamamlamak istiyorum. Belki, eğitimimi tamamladıktan sonra yanınıza dönme imkânı bulabilirim, dedi ve o da eşyalarını toplayarak yola çıktı.

Bu da ilginizi çekebilir  Daha Samimi Olmak İçin Vaka

Onunda ayrılmasından sonra koskoca malikânede ikisi tek başlarına kalmışlardı.  Artık kasabada yapacak bir şeyleri kalmadığı için onlarda kasabada daha fazla kalmak istemediler ve eşyalarını toplayıp onlarda kasabadan ayrıldılar. Onların ayrılmasından sonra, kasabanın ayak takımı sanki onların gitmesini bekliyormuşçasına malikâneye girip, malikânede ne var ne yok hepsini talan ettiler.

Onların malikâneyi talan etmesinin ertesi günü kasabaya doğru büyük bir hortum gelip o kenti alt üst etti. Hortumun geçmesinden sonra, şiddetli deprem meydana gelip taş üstünde taş bırakmadı. Ne ağaç kaldı, ne bir canlı. Her şey tamamen yok oldu gitti. Deprem bitip, her şeyin yok olmasından hemen sonra şiddetli bir dolu yağdı. Dolunun ardından büyük fırtına çıkıp, şimşekler çaktı. Yağmurun ardından seller oluşup kasabayı tamamen dümdüz hale getirdi.

Kasabada her şeyin yok olduğunu görmeden yollarına devam eden Hasan ve Sedat Bey, yolda giderken karabulut yine karşısına çıktı ve bu sefer daha hiddetli bir şekilde bağırarak ‘nereye kaçarsan kaç, eninde sonunda seni yakalayacağım’ diyor hızlı bir şekilde geliyordu. Sedat Bey, korku içerisinde karabuluta doğru bakarken Hasan, ona ‘korkma o benim peşimde’ dedi ve koşarak karabuluttan kurtulmaya çalıştı. Bu arada ondan kurtulmaya çalışırken arada bir arkaya bakarak kendine ‘nerede beni, bu karabuluttan kurtaran rüzgâr’ diye söylendi söylenmesine, ama beklediği rüzgâr bir türlü gelmez oldu. Kendisini kurtaran rüzgâr gelmeyince, karabuluta yakalanacağını zannederken, birden bile karabulut kendisini kovalamayı bırakıp çekip gitti.

Hasan, karabulutun çekip gittiğinin farkına varmadan öylece koşarken, iyice yorulduğunu ve koşamaz hale geldiğini hissetti ve koşmayı bırakarak:

– Tamam, artık gel beni yakala da ne yapacaksan yap, artık bıktım senin beni her yerde kovalamandan’ dedi ve arakası dönük bir şekilde beklemeye başladı.

Uzun bir müddet beklemesine rağmen karabulutun gelmediğini fark edince içten ferahladı, ama yinede geri dönmeye cesaret edemedi ve yine aynı sözleri tekrar etti. Aynı sözleri tekrar ettikten sonra karabulut gelmeyince, onun kendisini kovalamaktan vazgeçtiğine kanaat getirerek geri döndü. Geri dönüp baktığında kendisini her zaman karabuluttan kurtaran rüzgârın, karabulutu kovaladığını gördü. Karabulutun gittiğini gördükten sonra derin bir ‘oh!’ çekerek, Sedat Bey’i bulup yola onunla devam edebilmek için, onu arayıp durdu ve onu karabulutun arkasından gelip yakalamaya çalıştığı yerde oturmuş bekleşir bir halde buldu.

Sedat Bey, Hasan’ı karabulut kovalayıp ondan ayrıldıktan sonra, ona ne olduğunu, nereye gittiğini merak içerisinde oturmuş beklerken Hasan, aniden karşısına çıktı ve soluk soluğa:

–  Seni beklettiğim için üzgünüm ama o karabuluttan kurtulmam gerekiyordu, demesi üzerine Sedat Bey, merak içerisinde o karabulutun neyin nesi olduğunu sordu. Hasan, Sedat Bey’in sorusunu cevaplamak için başından geçen bütün olayları anlatarak:

– Sedat Bey, ailemi o kadar çok özledim ki, o özlemin nasıl bir duygu olduğunu ancak yaşayan bilir, dedikten sonra ondan evine gidebilecek bir yol bilip bilmediğini sordu. Sedat Bey, Hasan’ın başından geçen bütün olayları dinledi ve ona:

– Doğrusu, hayret verici bir yolculuğunuz olmuş, dedi ve ona evine gidecek yolu bilmediğini, buna rağmen isterse evine gidecek yolu beraber arayabileceğini söyledi.

İkisi aralarında sohbet edip giderlerken yorulmuş ve susamışlardı. Yorgunluk ve susuzluk had safhaya ulaşınca konuşmayı bırakmış, birbirlerine ‘Susuzluk ve yorgunluk içerisinde, daha ne kadar devam edebiliriz’ der gibi birbirleri bakınıp, sordukları soruya cevap bulmaya çalışırken önlerinden hızla büyükçe bir horozun geçtiğini gördüler. Ona hayret içerisinde bakarken arkalarından bir adamın geldiğini ve bağırarak ‘beni memnun ettin gülüm’ dediğini duydular.

Horoz ve onun kovalayan adamın yanlarından gelip geçmesini hayretle izlediler ve o adamın söylediği sözden dolayı gülerek yollarına devam ettiler. O şekilde aç ve susuz olarak akşama kadar yürüyüp durdular. Akşam olunca susuzluktan gözleri karardı ve hiçbir şeye göremez hale geldiler.

Aç ve susuzluktan gözleri hiçbir şey görmeyen iki arkadaş geceyi geçirip, gözlerinin sabaha açılması umuduyla oldukları yerde yatıp uyudular. Sabah olunca gözleri aralanıp etrafı görmeye başlayınca, akşam olup sabahladıkları yerin etrafı çeşit çeşit ağaçlarla dolu, ortasında çeşmenin şırıl şırıl aktığı, yüksekçe bir dağın eteğinde kurulmuş bir bahçe olduğunu gördüler. Ayrıca bu bahçenin ortasında rengi maviye çalan bir göl bulunmakta ve bu gölün etrafında horozlar dolaşıp su içmekteydiler. Bu suyu içen horozlar birden bire değişip büyümekte ve sahiplerinin etrafında kanat çırpıp dönüp durmaktaydılar. Horozların büyüdüğünü ve etraflarında dönüp durduklarını gören sahipleri onları tutup sakinleştirmekte, sakinleşen horozların üzerine de at ve eşeklerin üzerine vurulan eğerleri üzerlerine vurmakta ve onlara binip geri dönmekteydiler.

Hayretler içerisinde olan biteni izleyen iki arkadaş onların ayrılıp gitmesinden sonra, uykunun verdiği mahmurluğu üzerlerinden atarak bahçenin içerisinde bulunan çeşmeye doğru koşup kana kana su içtiler. Susuzluklarını giderdikten sonra ağaçların altına oturup, sırtlarında bulunan yiyecekleri çıkartıp çeşmenin kenarında oturup karınlarını doyurdular.  Açlık ve susuzluğu giderdikten sonra ayağa kalkıp gitmek isterken, fazla yemenin etkisiyle uykularını geldiğini hissederek yere oturup dinlenmeye başladılar ve oturdukları yerde uykuya daldılar.

İki arkadaş ağaçların altında uyurlarken tarlasından dönüp, bahçeye uğrayan bir adam ağaçlık alanın oraya geldi ve o da çeşmeden su içti. Tam oradan ayrılıp gidecekken, ağaçların altında yatanları gördü ve uyandırmadan yanlarına yaklaştı. Onların elbiselerinden yabancı olduklarını anlayıp, onlar uyanana kadar, başlarına bir zarar gelmemesi için oturup bekledi. İki arkadaş öğlene doğru uyanınca, tepelerinde bekleyen bir adamı gördüler ve kendilerine zarar verecek zannıyla korkup yerlerinden sıçrayarak ayağa kalktılar. O adamdan korkup, yerlerinden öyle hızla fırlamışlardı ki ne yapacaklarını bilememiş bir iki adım gittikten sonra yere düşmüşlerdi. O haldeyken bile, yine düştükleri yerden kalkmaya çalışmış ve yine bir iki adım gittikten sonra bir ağacın dibinde düşüp kalmışlardı. Onların düşe kalka kendisinden kaçmaya çalıştıklarını gören adam, gülmemek için kendini zor tutmuş ve onların ağacın dibine düşüp kaldığını görünce hallerine acımıştı. Onları o şekilde gördükten sonra hem onların kim olduğunu öğrenmek hem de onları rahatlatmak için yanlarına vardı.

İki arkadaş, o adamdan öyle korkmuşlardı ki, adamın yanlarına gelip tebessüm etmesi bile onların korkusunu gidermeye yetmemişti.

Tepelerinde bekleyen adam, onlara karşı güleryüz göstermesine rağmen, anların halen daha korku içerisinde olduklarını görünce, güler yüzle onlara kendisinden korkmamaları gerektiğini söyleyerek:

– Siz yabancısınız galiba, buranın insanlarına hiç benzemiyorsunuz?

Hasan ve Sedat Bey, adamın sevecen tarzı karşısında korkuları geçince adama yolcu olduklarını, nereden geldiklerini ve nereye doğru gittiklerini söylediler. Adam onları dinleyince:

– Gideceğiniz yer buraya hayli uzakta. Böyle yürüyerek gitmeniz imkânsız. Eğer, burada bizimle kalıp beklerseniz bir hafta sonra işlerimi bitirir, beraber yola çıkarız, dedikten sonra biraz bekledi ve aklına bir şey gelmiş gibi ‘tamam, şimdi hatırladım’ diyerek onlara:

– Her halde sizin haberiniz yok. Sizin geldiğiniz o kasaba tamamen yerle bir oldu.

İki arkadaş, adamın verdiği haberden sonra birbirlerine bakyıktan sonra dönüp adama:

– Nasıl yani, kasaba tamamen mi yok oldu? Diye sordular.

Adam, evet deikten sonra sözüne şöyle devam etti:

– Ben, o kasabadan geçip köyüme gelmek isterken, uzaklardan bir hortumun geldiğini gördüm. Hortum gelip o kentte taş üstüne taş bırakmadı. Ardından yer şiddetli sarsıldı. O sarsıntıda ne yapacağımı bilemeden bekleşirken, kasabada yaşayan halkın çığlıklar içerisinde bağrıştıklarını ve sağa sola kaçıştıklarını gördüm. Gördüğüm o manzara karşısında, adeta donup kalmıştım ki. Dolunun ardından büyük fırtına çıktığını görünce orada daha fazla beklemeden yolumu değiştirerek başka bir yoldan köyüme geldim.

İki arkadaş olanları duyunca, içlerinden yaşça daha büyük olan bu olanları beklermiş gibi bir tavırla:

– Doğrusu onların başına gelenlere pek üzülmedim ama yine de onlarda birer can taşıyorlar, dedi ve onlara çok nasihat ettiğini, fakat nasihatlerinin hiçbirinin tesir etmediğini ve yine eski hallerine devam ettiklerini söyledi.

İki arkadaş, adamla konuştuktan sonra gidecekleri yerin çok uzak olduğunu duyunca adamın teklifini kabul ederler. Adam, teklifinin kabul edilmesi üzerine iki yolcuyu alarak köyüne doğru gider. Gittikleri bu köy o kadar güzeldir ki, ağaçlık alanları, havuzları, çeşmeleri… İnsanları neşeli, birbirlerine karşı saygılı, küçüğün büyüğü saydığı, büyüğün küçüğü sevdiği bir yerdi. Büyükten küçüğe herkes işbirliği içerisindeydi, bir kimsenin altından kalkamayacağı ağır bir işi oldu mu, köyün diğer halkı toplanır, o kişinin işlerini halleder sonra kendi kalan işlerini görürlerdi. Aralarında, hiç tartışma, kavga gürültü olmaz, olsa bile büyükler toplanır aralarını düzeltirlerdi. Hiç kimse birinin malında gözü olmaz, haset etmez, birbirlerinin arkasından konuşmazdı. Herkes birbirlerine iyi niyet beslerdi. Dışarıdan gelen misafire son derece itinam gösterir, ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışırlardı. Kardeşler arasında bile ikilik olmaz, birbirlerine karşı küsmezlerdi. Kısacası tam yaşanacak bir köy yeriydi.

İki arkadaş köyün güzelliklerine seyre dalmışken, kendisine misafir olarak gittikleri adam:

–  Benim adım Mustafa, bu köyde herkes bana Huzur Mustafa diye hitap eder. Bu köyün herkesin iyi kalpli, sevecen, birbirlerine karşı saygılı, yardımsever olmalarına sebep olan ben olduğum için, herkes bana bu şekilde hitap eder, der ve sustuktan sonra şöyle devam eder. Şimdi bana soracaksınız, az önce söylediklerimin ne manaya geldiğini, onu da söyleyeyim. Eskiden bu köy tamamen birbirlerine kavgalıydı, herkes birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışırdı. Büyük küçüğe şefkatli davranmaz, küçük büyüğü saymazdı. Anlaşılacağı gibi, tam bir yaşanılmaz bir hayat vardı. Ben bunları gördükçe üzülür, bütün bu sorunları nasıl düzeltebilirim diye hesap ederdim. Herkesin düzelmesi için, yıllarca uğraştım durdum. Sonunda, şu birkaç yıldır buna muvaffak oldum ve köyüme huzur geldi. O yüzden köyde herkes beni bu isimle anarlar, dedi ve kolunu Sedat Bey’in omzuna atarak şöyle devam etti:

–  Umarım, bu birlik beraberlik hep böyle gider ve hiç bozulmaz.

Huzur Mustafa ve iki arkadaş, konuşa konuşa giderlerken, Huzur Mustafa kendi evlerine geldiklerini söyleyerek içeriye davet etti. İçeriye girdikleri zaman, hemen eşine mükemmel bir sofra kurmasını rica ederek, misafirlerini salona aldı. Huzur Mustafa’nın evi tam bir köy evini andırıyordu. Koltukları, minderleri, misafir odası…

Huzur Mustafa’nın hanımı, sofrayı hazırlayıp, sofranın hazır olduğunu söyleyene kadar evin güzelliklerine bakıp durdular. Evin hanımı, yemeğin hazır olduğunu söyleyince solondan, yemek için mutfağa geçtiler.  Mutfakta yer sofrası sarılmıştı ve tam bir mükellef sofra gibiydi.  Yemekler bitip istirahata çekilecekleri sıra Huzur Mustafa, ‘Size bir şey göstereceğim’ diyerek misafirleriyle beraber evden çıkarak ahıra doğru yöneldiler. Ahırda yapılmış bir bölmeyi göstererek, oraya doğru yöneldi. Oraya varınca kapıyı dikkatli bir şekilde açarak, misafirlerinin yanına gelmesini işaret etti. Hasan ve Sedat Bey, Huzur Mustafa’nın yanına vardıkları zaman, göstermek istediği şeyin neredeyse bir insan büyüklüğünde olan horoz olduğunu görünce şaşırıp kaldılar. Hasan, bu horozu daha önceden gördüğü için pek şaşırmamasına rağmen, Sedat Bey ilk kez gördüğü için bayağı şaşırıp kalmıştı.

Hasan, horozun nasıl bu kadar büyüdüğü sormak için Huzur Mustafa’ya yönelerek:

–   Mustafa Bey, benim bildiğim horozlar oldukça küçük olurlar. Söyler misin, bu horoz nasıl bu kadar büyüyebildi?

Huzur Mustafa, bu soruyu soracaklarını tahmin ettiğinden olacak ki, hafifçe güldü ve ‘benimle gelin’ dedikten sonra ahırdan dışarıya çıkarak köyün içlerine doğru yöneldi. Orada küçük bir gölün olduğu yeri göstererek:

–  Şu, suyunu yeşilimsi olduğu gölü görüyorsunuz değil mi?

İkisi de birlikte ‘evet’ deyince Huzur Mustafa:

– Gördüğünüz bu gölün suyu horozlarımızın büyümesine sebep oluyor. Ahırda gördüğünüz bu horoz, sadece bende değil bütün köyün halkında bulunmakta, dedi ve şöyle devam etti. Bütün köyün halkı horozlarını bu sudan içirir, böylece onlar büyüdükten sonra hemen hemen bütün işimizi onlar sayesinde görürüz.

Hasan, Huzur Mustafa’yla gölün kenarında sohbet ederken hırıltılı bir şekilde bir şeyin kendisine doğru yaklaştığını hissedir gibi oldu. Bu hisle acaba onlarda hissetti mi diye bakınca Huzur Mustafa’yla Sedat Bey’e baktı. Onların dehşet içerisinde kaldıklarını görünce dönüp arkasına doğru baktı. Arkasına döner dönmez, kaçması da bir oldu. Çünkü, kendisini her zaman kovalayan karabulut bu köyde de kendisini bulmuş, hırıltılı bir şekilde geliyordu.

Karabulut, iyice yaklaşıp kendisini yakalamak üzereyken başı dönmeye başlayıp kulakları uğuldadı. Kulaklarına o sırada ‘Ne olur artık uyan, uyanmazsan işten kovulacaksın’ diye ses geldiğini hissetti. Başı dönmeye başladığı için durmak zorunda kalan Hasan, kendisini kovalayan karabulut tarafından yakalandı.  Kara buluta yakalanınca da, karabulut bunu tutup kemiklerini birbirine geçirdi. Kemikleri birbirine geçerken öleceğini zanneden Hasan, o sırada geçmişindeki o güzel günler aklına geldi. Ne güzeldi o günler. Çocuklarıyla oyun oynuyor, onlara hikâyeler anlatıyor, onları en güzel bir şekilde geleceğe hazırlıyordu. Güzel günleri düşünürken, birden bire içini kötü duygular kapladı ve çocuklarının elem verici bir kaza sonucu kaybettiği aklına geldi. O kazadan sonra mutlulukları elem verici bir duruma dönmüş, elem verici durumu unutabilmek için kendini uykuya vermişti.

Kemikleri birbirine geçip geçmişi düşünmeye başladığı sıra, yine kulaklarına sesler gelmeye başladı ve bu seferki seslerde şöyle diyordu: ‘Oh! İyi oldu, ben sana kaç sefer söyledim o kadar uyuma diye, ama beni dinleyen kim’ gibi serzenişten sonra yine bir ses daha duydu ve bu seferki ses şöyle diyordu: ‘Neyse, yine acıdım sana. –dur, yeter artık daha fazla sıkma, öldüreceksin adamı- ne olur artık sıkma o kadar’ diye ses duyduktan sonra hafif bir rüzgâr çıktı ve kendisini kurtaran el, karabuluta öyle hiddetli bir şekilde vurdu ki, karabulut elindeki avını bırakıp çekilmek zorunda kaldı.  Karabulutun çekilmesinden sonra mecalsiz bir şekilde yere düşen Hasan, kemikleri birbirine geçtiği için hiçbir yere kımıldamadan öylece beklemek zorunda kaldı.

Sedat Bey ve Huzur Mustafa, Hasan ortadan kaybolduktan sonra ona ne olduğunu merak ediyorlar, kapısına gelip fikir danışana, onu görüp görmediklerini soruyorlardı.  Akşama doğru bir adamın gelip, sordukları kişinin horozların büyümesine sebep olan gölün orada yaralı halde yerde uzandığını haber verene kadar soruşturdular. Haberciden, onun yaralı bir halde olduğunu duyunca her ikisi de Huzur Mustafa’nın evinden telaşlı bir şekilde ayrılarak, Hasan’ın yaralı olarak yattığı gölün oraya vardılar. Oraya vardıklarında Hasan’ın durumu çok kötüydü ve ağrılarından dolayı sürekli inliyordu.

Sedat Bey, Hasan’ın durumunun ağır olduğunu görünce Huzur Mustafa’ya:

– Mustafa Bey, sizinle ilk karşılaştığımız zaman gideceğimiz yer söylemiş, sizde buraya çok uzak olduğunu söylemiştiniz. Benim oğlum, orada ünlü bir doktor, eğer onu buraya bir an evvel getirebilirsek arkadaşımı iyileştirebilir.

Huzur Mustafa, Sedat Bey’in oğlunun doktor olduğunu duyunca, biraz düşündü ve aklına hızlı koşan horozu aklına geldi. Onu kullanabileceğini düşünerek Sedat Bey’e ‘gel benimle’ dedi ve doğruca horozun bulunduğu ahıra giderek, onu oradan çıkarıp üzerine eğeri yerleştirdi ve Sedat Bey’e şöyle dedi:

–  Sedat Bey, benim bu horozum oldukça hızlı koşar ve durmak bilmez. Onunla oğlunun olduğu şehre gider, onu oradan alır gelirsiniz. Yalnız, üzerindeyken ona sıkı tutunun sizi düşürmesin, dedi ve sustu. Sanki bir şeyler unutmuş gibiydi. Kafasını kaşıdı, gözlerini yumdu ve unuttuğu şeyi aklına getirmeye çalıştı. Unuttuğu, horozu koşturmak ve yavaşlatmak için söylediği sözdü ama bir türlü aklına gelmiyordu. Birden bağırarak ‘buldum’ demesi üzerine Sedat Bey, onun bağırması karşısında korkmuş ve kalbi küt küt atar olmuştu. Az sonra korkusu ve heyecanı geçince merak içerisinde:

–  Neyi buldunuz? Diye sordu.

Huzur Mustafa, bu soru üzerine gülerek ona:

–  Horozu koşturmak ve yavaşlatmak için gerekli olan sözü unutmuştum, şimdi aklıma geldi’ dedi ve şöyle ilave etti. Horozu koşturmak için ‘hadi gülüm koş’ diyeceksin. Onu yavaşlatmak ve durdurmak için de ‘beni mesut ettin gülüm’ diyeceksin.

Aralarında konuşurlarken Hasan yine inlemeye başladı ve ‘Oğullarım, sizi çok özledim. Artık sizin yanınıza gelmek istiyorum’ diyor, bu sözü sürekli tekrarlıyordu. Hasan, Sedat Bey’e başından geçenleri anlattığı için Sedat Bey ‘Eyvah! Durumu gittikçe ağırlaşıyor, bir an evvel bir şeyler yapmazsak her an ölebilir’ der demez, hemen horozun üstüne atladı. Horozun üstüne bindiği an Huzur Mustafa ona:

–  Horozun büyümesine sebep olan, gölün suyundan mutlaka almalı ve yolda horoza içirmelisin. Şayet horoza sudan içermeyi unutursan, horoz küçülür ve yolda kalırsın. Bu dediklerimi sakın unutma dedi ve Sedat Bey’i yolcu etti. Sedat Bey, Huzur Mustafa’nın tembihinden sonra, horoza ‘hadi gülüm koş’ dedi ve gölün oraya gelince ‘beni memnun ettim gülüm’ deyince durdu ve gölde bir miktar su aldı ve horoza tekrar ‘hadi gülüm koş’ dedi. Horoz bu sözü duyunca tekrar hızlanarak Sedat Bey’in oğlunun yaşadığı şehre doğru yol aldı. Bu arada horoz çok hızlı yol aldığı için, onun üzerinden düşmemek amacıyla onun boynuna sarılıyor, bir an evvel oğlunun yanına gitmek istiyordu. Yolda bir ara horoz yavaşlayınca onun su içme vaktinin geldiğini anladı ve horozu durdurarak gölün suyundan içirdi. Horoz suyu içince canlanarak tekrar hızla koşmaya başladı.

Sedat Bey’in oğlu, babasının ne zaman yanına geleceğini merak ediyor, sürekli yolları gözlüyordu.  Bir gün hastaneden çıkıp evine doğru giderken, uzaktan bir şeyin hızla kendisine doğru yaklaştığını gördü. Merak içerisinde ona doğru baktı ve hayret içerisinde büyük bir horozun kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu görünce hayretler içerisinde neler olduğunu anlamak için horoza doğru dikkatli şekilde baktı ve üzerinde de ona binmiş bir kişi olduğunu gördü. Horozun üzerindeki adama iyice dikkatli bir şekilde bakınca şaşırıp kaldı. Nedeni ise horun üzerine binmiş olan kişinin babası olmasıydı.

Sedat Bey, oğlunu uzaktan görünce horozu iyice hızlandırarak oğlunun yanına varınca horozu durdurarak yere indi. Oğluyla kucaklaşarak ona ‘bir an evvel acele etmesini’ söyleyerek onu da horozun üstüne aldı ve birlikte oğlunun evine gittiler. Orada, Hasan’la nasıl tanıştıklarını ve başından geçen olayları anlattıktan sonra, Hasan’ın ağır yaralı olduğunu ve bir an evvel gerekli malzemeleri alıp yola çıkmaları gerektiklerini söyledi. Orada torunlarıyla da hasret giderdikten sonra, oğluyla beraber horozun üstüne binerek Hasan’ın yaralı olarak yattığı yere geldiler. Sedat Bey’in oğlu Dr. Burak, Hasan’ı o şekilde görünce hemen sedye gibi bir şey bulmalarını isteyerek, durumunun nasıl olduğunu anlamak için muayene etti ve durumunun çok ciddi olduğunu gördü. Huzur Mustafa, acele evine giderek sedyeye benzer bir şey bulduktan sonra, yardımcı olması için kendi oğlunu da alarak gölün oraya vardılar. Dr. Burak muayeneden sonra onlara durumunun çok ciddi olduğunu, hastaneden getirdiği malzemelerle onu tedavi etme imkânının olmadığını söyledi ve Huzur Mustafa’ya dönerek:

–  Mustafa Bey, eğer izin verirseniz horozunuzu alır, çalıştığım hastaneye gider, orada tedavi edebilecek araç gereçleri alarak geri dönerim.

–  Tabii, alabilirsin, dedi ve ona da horozu hızlandıracak ve yavaşlatacak sözü söyledi.

Dr. Burak, babası ve onun arkadaşları yerde ağır bir şekilde yaralı yatan Hasan’ı dikkatli bir şekilde sedyeye yerleştirdiler. Oradan, yine dikkatli bir şekilde yola çıkarak Huzur Mustafa’nın evine vardılar ve tedavi edebilmek için misafir odasına yerleştirdiler. Dr. Burak, Hasan’ı dikkatli bir şekilde misafir odasına yerleştirdikten sonra horozun üzerine binerek yola çıktı. Çalıştığı hastaneye gelerek, Hasan’ı iyileştirebilecek gerekli araçları aldıktan sonra geri döndü.

Bir ay tedavinin ardından kendine gelmeye başlayan Hasan, gözlerini açınca etrafında toplanmış arkadaşlarını gördü. Arkadaşlarının etrafında niçin toplandığını anlayamadığı için onlara ‘neden etrafımda toplandınız?’ diye soru sorarak, olan biteni anlamaya çalıştı. Sedat Bey, ona bir ay önce kendisini gölün kenarında yaralı olarak bulduklarını ve o günden sonra Mustafa Bey’in evinde yaralı olarak yattığını, doktor olan oğlu tarafından iyileştirildiğini söyledi ve ona nasıl bu hale geldiğini sordu. Hasan, bu soru üzerine neler olduğunu hatırlayabilmek için biraz düşündü ve karabulutun kendisini yakaladıktan sonra kemiklerini birbirine geçirdiğini hatırladı. Karabulut aklına gelince arkadaşlarına:

–  Hatırlarsanız eğer, sizinle en son gölün kenarında sohbet ediyorduk. O sırada karabulut arkamdan gizlice gelip, beni yakalamaya çalışmıştı, onlar ‘evet’ diyince sözüne devam etmek isterken, içinden öksürmek geldi ve konuşmasına devam edemeden öksürmek zorunda kaldı. Öksürdüğü sıra ağzından kan geldi. Dr. Burak, Hasan’ın ağzından kan geldiğini görünce koşarak yanına gitti ve ona:

– Kendini bu kadar zorlayıp, yorma. Başından geçenleri tamamen iyileşince anlatırsın, dedi ve onu yatağına yatırdı. Ona günlük ilaçlarını verdikten sonra, dinlenmesi için hep beraber odadan dışarıya çıktılar. Odadan dışarıya çıkınca Sedat Bey oğluna, Hasan’a ne olacak der gibi baktı. Dr. Burak babasının ne demek istediğini anlamış gibi ona ‘umarım iyileşir’ dedi ve babasının omzuna elini koyarak teselli etmeye çalıştı.

Sedat Bey, kendisini o farelerin elinden kurtarıp iyileşmesine sebep olan Hasan’ın yaralı bir şekilde yatmasına üzülmüş, onun için ne yapılması gerektiğini düşünmeye başlamıştı. Düşünmesine rağmen bir türlü çare bulamayınca ellerini açarak, onun iyileşmesi için dua edip beklemeye başladı. O dua ederken vakit gece yarısıydı ve gökyüzünde ay çıkmıştı. Yıldızlar pırıl pırıl parlıyordu. Her şey uyumuş, ortalık sakinleşmişti. Sadece ağustos böceklerinin ötüşü duyuluyordu. Hava hafif serin ve rüzgârlıydı. Bir ara ölen eşi aklına geldi ve ona da dua etti. Onun güzel huylu oluşunu hiçbir zaman unutmamış, her aklına gelişinde onu yâd etmişti. O, bu düşünceler içerisindeyken Huzur Mustafa yanına gelerek Hasan’ın kendine geldiğini söylemesi üzerine öyle bir sevindi, havalara zıpladı ki, o saatte uyanık olup onu o şekilde görenler, ‘ne oluyor size böyle’ diyebilirlerdi.

Huzur Mustafa, Hasan’ın kendine geldiğini haber vermesine sevinen Sedat Bey, koşarak misafir odasına giderek güler yüzle Hasan’a:

– Arkadaşım, geçmiş olsun. Bizi bayağı bir korkuttun ama, şükür ki kendine geldin.

Hasan, kendisiyle ilgilenmeleri karşısında o kadar sevindi ki, bu sevincini dile getirebilmek için ayağa kalkmaya çalıştı ama bunu başaramayıp tekrar yatmak zorunda kaldı.

Sedat Bey, Hasan’ın ayağa kalmaya çalıştığını görünce:

–  Yavaş ol arkadaş, kendine geldin ama, henüz daha tam olarak iyileşmedin. Onun için kendini fazla zorlama.

Aradan birkaç gün daha geçtikten sonra Hasan’ın toparlandığını gören Dr. Burak, babasından izin alarak, çalıştığı hastaneye geri döndü. Hasan, kendisini toparladıktan sonra hava almak için dışarıya çıktığı sıra ahırın orada bağrışmalar geldiğini duydu.  Sesin geldiği yere doğru yönelince Huzur Mustafa, Sedat Bey’in horozu tutmaya çalıştıklarını gördü. Onların, horozu tutmaya çalıştıklarını görünce dayanmayarak onlara ‘neden horozu tutamaya çalıştıklarını sordu. Huzur Mustafa, kendilerine hitap edilen bu soru üzerine:

– Sedat Bey, seni iyileştirebilmek için, doktor olan oğlunun yaşadığı şehre giderken horozdan düşmemek için boğazına sarılmış. Bu arada farkına varmadan horozun boğazını çok sıktığı için, horozun boğazında yara oluşmuş. Bizde onu iyileştirmek için ceviz kabuğu kaynatarak onun boğazına sürmeye çalıştık.  O da, o sırada canı yandığı için sağa sola koşuşturmaya başladı. Bizde bunun üzerine, horozun kendisine daha fazla zarar vermemesi için tutmaya çalıştık. İşte horozu tutmaya çalışmamızın sebebi bu.

Sedat Bey ve Huzur Mustafa, horozu yakalayıp yerine bağladıktan sonra hep beraber ahırdan çıktılar. O gün aralarında sohbet ederlerken bir ara Hasan’ın gözüne duvardaki fotoğraf takıldı. Onun kim olduğunu anlamak için Huzur Mustafa’ya onun kim olduğunu sordu. Huzur Mustafa ‘o benim rahmetli annem’ dedi. Hasan, duvardaki resmin, annesi olduğunu duyunca ona neden sadece annesinin resminin olduğunu, babasının resminin niçin asılı olmadığını sordu. Huzur Mustafa, bu soru üzerine kafasını yere eğdi. Sanki soruyu cevaplamak istemiyor gibiydi. Hasan, sorduğu soruyu ısrar edince ona:

–  Babam, yok benim.

–  Nasıl yani?

Huzur Mustafa, yanlış anlaşıldığını anlayınca, gerçeği anlatmanın zamanı geldiğini anlayarak ona:

– Aslında, benim babam var ama, nerede olduğunu bilemiyorum. Babam, ben küçükken anlaşılmaz bir sebepten dolayı bizi terk ederek başka bir yere gitmiş ve bir daha geri dönmemiş. Annem, babam geri dönmeyince, yaşadığımız köyde daha fazla barınamadı ve oradan ayrılarak bu köye göç etmek zorunda kaldık. Bu köye göç ettiğimiz o günden sonra annem, beni başkasının elinde büyütmek istemediğinden dolayı hiç evlenmedi. Babamın evi terk edişinden sonra hayatın tüm zorluklarını tek başına göğüslemek zorunda kaldı ve genç yaşında beli iki büklüm oldu, dedi ve kafasını yere eğdi.

Huzur Mustafa, bunları söylerken eskiyi hatırlamış o yüzden de gözleri dolu dolu olmuştu. Ağladığını kimse görmesin diye kafasını yere eğmişti. Sedat Bey, onu teselli edercesine arkasını sıvazlaması üzerine gözyaşlarını silerek:

– Ben, anneme çok şey borçluyum. Onun sayesinde insanlara iyilik yapmayı, affedici olmayı, güler yüzlü ve merhametli olmayı, insanları hatasını yüzüne vurmamayı, ayıpları örtücü olmayı öğrendim. Onun sayesinde sabırlı olmayı öğrendim. Belki de genç yaşında, bu dünyadan göçüp gitmese bana daha çok şey öğretecekti ama ömrü vefa yetmedi. Annem öldükten sonra ortalıklarda süründüm. Düştüğüm bu zor durumlardan, bu köyün hatırı sayılır kişilerinden olan Salih Amca’nın sayesinde kurtuldum. Eğer o olmasaydı, belki de daha kötü durumlarda olabilirdim.

Sedat Bey, babasını özleyip özlemediğini sorunca, gözleri ışıldayarak:

–  Babam, bizi terk edip gitmiş olsa bile, ben onu halen daha çok seviyorum. Bir insan ne olursa olsun anne ve babasını sevmeli ve onlara hürmet göstermeli. Her ne kadar evladını terk edip gitmiş olsa bile. Bir insan düşünün, sürekli anne ve babasına eziyet ediyor, onlara karşı geliyor. Bu tür insanlardan hayır bekleyebilir misin? Bir insan düşünün annesini ve babasını başının üzerinde gezdiriyor. Onlara ‘öf’ bile demiyor ve anne ve babasının her zaman duasını alıyor. Böyle insanlardan da her türlü hayır ve bereket gelir, insanlara neşe gelir. Dünyaya intizam ve düzen gelir. İşte, ben de annemden bunları öğrendim, o yüzden babam şu an çıkıp gelse onu affeder, başımın üstünde gezdiririm.

Aralarında geçen bu konuşmalarının ertesi günü gece yarısında ahırın orada büyük bir gürültü duyuldu.  Evin içerisinde olan herkes, horozun bağlandığı ipleri kopartarak sağa sola kendini vurduğunu zannederek, telaş içerisinde evden çıkarak ahıra doğru yöneldiler. Evden çıkıp ahıra yöneldikleri zaman gördükleri manzara karşısında, neredeyse küçük dillerini yutacak gibi oldular. Çünkü ahırın üstü çökmüş ve ahırın üstüne ceviz ağacı bitmişti. Ahıra doğru iyice yaklaşınca daha çok şaşırdı kaldılar. Bu seferki şaşırmalarının sebebi ise ahırın dışında gördükleri ceviz ağacının horozun boğazının üstünde bitmesiydi. Horoz boğazının üstünde biten ceviz ağacının ağırlığı karşısında daha fazla dayanamamış ve yere çökmüştü. Üstelik horozun üstünde biten ceviz ağacının meyveleri olgunlaşmış bir şekildeydi. Bir farkla ki bu cevizler, normal cevizlere benzemiyorlardı ve neredeyse bir elma büyüklüğündeydiler.

Horoz, üzerindeki ağırlığa daha fazla dayamamış, yerde debelenmeye başlamıştı. Gözlerinden yaş geliyor, hayatının son günlerini yaşıyor gibiydi. Sahibi olan Huzur Mustafa yaklaşınca ona minnet dolu gözlerle baktı ve gözlerinden iki damla yaş düştü. Sanki lisan-ı hal diliyle senden razıyım der gibiydi. Gözlerinden yaş düşmesinin ardından, bir iki dakika geçtikten sonra yere yıkılıp başı toprağa deydi. Onun yere yıkılıp, başı toprağa değmesi ceviz ağacına yaramış gibiydi. Çünkü horozun başının toprağa değmesiyle beraber kökleri toprağa kavuştu. Kökleri toprağa kavuştukça da hızla toprağın içlerine doğru uzandılar ve kalınlaşmaya başladılar. Bu arada kökleri kalınlaştıkça ceviz ağacı büyüyor, dalları yaprakları her tarafı kaplıyordu. O kadar büyüdü ki, onun büyüklüğü köyün dışından bile fark ediliyordu.

Huzur Mustafa, horozun ölümünden dolayı üzülmüş, bu üzüntüsünü belli etmemek için tek başına ahırdan dışarıya çıkmış, üzüntüsünü üzerinden atmaya çalışmıştı. Fakat bir türlü buna muvaffak olamıyordu. Çünkü bütün işlerini onunla görmüş, nereye gidecekse onunla gitmiş, kimseyle paylaşamadığı derdini onunla paylaşmıştı. Kısacası onun dert ortağı gibiydi. Bundan dolayı üzülüyor, gözyaşı döküyordu. Sedat Bey, gelip omzuna dokunmasa belki de horozun ölmesinden dolayı sabaha kadar düşünür durur, gözyaşı dökerdi.

Sedat Bey, Huzur Mustafa’nın omzuna dokunarak:

– Mustafa Bey, biliyorum horozunuzun öldüğüne üzülüyorsunuz, ama bir hayvan için bu kadar da üzülmeye değer mi?

Huzur Mustafa, bu söz üzerine oldukça kızdı ve hiddetli bir şekilde:

– Siz ne diyorsunuz Sedat Bey. Ben onu eski sahibinden aldığım zaman tamamen bitkin durumdaydı. Ona en iyi şekilde baktım ve çok kısa bir sürede kendini toparladı. O günden sora hayvan benim her şeyim oldu. Dert ortağım, yardımcım, sığınağım oldu. Onunla her işimi görür, her yere onunla giderdim. Kimseye söyleyemeye çekindiğim sıkıntımı ona anlatırdım. Gerçi o beni anlamazdı ama anlıyormuş gibi ses çıkarır, benim tüm üzüntülerimi alırdı.

Sedat Bey, bu sert tavır üzerine söylediği söze pişman oldu. Suçlular gibi kafasını yere eğdi. Ayağıyla yere vurarak toprağı kaldırdı. Sonra kafasını kaldırarak Huzur Mustafa’nın yüzüne baktı. Az önce söylediği sözden dolayı pişmanlığını belirtmek için söz söylemek istedi ama bir türlü söz söylemeye muvaffak olamadı. Bu durumlarda sürekli konuşmasını bilirdi, fakat bu sefer konuşamamıştı. Konuşamadığından dolayı, söylediği söze iyice üzülmüştü. Kendini toparlayıp konuşmaya niyetlenecekken Huzur Mustafa’nın oğlu gelerek, annesinin kendisini istediğini söylemesi üzerine, yine konuşmayı becerememişti.

Aralarında bu konuşma geçtikten birkaç gün sonra ahırın orda konuşma fırsatını bulmuş, ondan söylediği sözden dolayı özür dilemişti. Huzur Mustafa, Sedat Bey’in özrünü kabul etmiş ve kendisi de o gün üzüntüden dolayı ne dediğini bilemeden hiddetli davrandığını itiraf etmiş, bu seferde kendisi Sedat Bey’den özür dilemişti. Her ikisi de pişmanlıklarını dile getirip birbirlerine sarılıp, dostluklarını dile getirerek neşe içerisinde Huzur Mustafa’nı evine doğru gittiler. Evlerine vardıkları zaman, evin hanımı ceviz istemesi üzerine tekrar dışarı çıkan Huzur Mustafa, ahırın oraya vararak eline bir toprak parçası alarak, ceviz düşürebilmek amacıyla elindeki toprağı ceviz ağacına doğru fırlattı. Attığı toprak ceviz ağacının üzerinde kalması üzerine, toprak atma işini birkaç defa daha denedi. Birkaç defa daha denemesine rağmen ceviz düşüremeyince, bu işten vazgeçerek evine geri dönerek hanımına:

– Senin isteklerini her zaman yerine getirmeyi vazife bildiğimi bilirsin, ama üzgünüm. Bu sefer isteğini yerine getiremedim. Çünkü, birkaç defa denemem rağmen, bir türlü ceviz ağacından ceviz düşüremedim, dedi ve hanımının isteğini yerine getiremediği için üzgün olduğunu belirtmeye çalıştı.

Hanımı, Safiye Hanım, Huzur Mustafa’nın üzgün olduğunu görünce, onu teselli etmek için:

– Sen, benim isteklerimi, kalbimi kırmadan ve incitmeden her daim yerine getirdiğini bilirim. Onun için hiç üzülmene gerek yok. Hem neden üzülüyorsun ki, bu seferlik nasip değilmiş dersin, ertesi gün tekrar denersin. ’ dedi ve kocasını teselli etmeye çalıştı.

Ertesi gün, erkenden uyanıp ceviz düşürebilmek için ahıra doğru yöneldi. Ahıra vardıktan sonra, eline toprak parçası alıp cevize doğru atmaya niyetlenecekken, gördüğü manzara karşısında adeta dondu kaldı. Çünkü bir gün evvel, ceviz ağacının üzerine atmış olduğu toprak parçası, ceviz ağacının üzerinde tarla oluşturmuştu. Ceviz ağacının üzerinde oluşan tarlayı görünce kendi kendine ‘Bu nasıl olur, önce horozun üzerinde ceviz ağacı, onun ardından cevizin üzerinde oluşan tarla’ der ve elini yüzüne koyarak hayret içerisinde tarlaya doğru bakar. Şaşkınlığını üzerinden atıp, ceviz ağacının üzerinde oluşan tarlayı ailesi ve misafirlerinin de görmesi için acele evine gider. Evinde, önce ailesini alelacele uyandırır. Oluşan durumu kısaca ailesine anlatarak onların oraya gitmesi, kendisinin de Sedat Bey’i sesledikten sonra geleceğini söyleyerek, misafir odasına yönelir.   Orada, ilk önce Sedat Bey’i kaldırarak ona:

– Sedat Bey, size bir şey göstereceğim. Bu göreceğiniz, ne sizin ne de bizim daha önce gördüğümüz türden bir şey, der ve acele ile kalkıp gelmesini ister. Sedat Bey, gece yarısı kapısına gelip, kendisini uyandıran Huzur Mustafa’nın tam olarak ne dediğini anlamasa bile, onu kırmamak için üstünü giyinip Hasan’ı uyandırmadan, uykulu gözlerle sessizce odadan dışarıya çıkar ve Huzur Mustafa’nın peşine takılır.

Hasan, sabah uyandığında odada Sedat Bey’i göremeyince, belki dışarı çıkmıştır düşüncesiyle odadan çıkar. Evin içinde dolaşıp kimseyi göremeyince kendi kendine ‘sabah sabah, bunlar nereye gitti acaba?’ der ve odasına geri döner. Odanın içinde öğlene kadar beklemesine rağmen kimse gelmeyince, Huzur Mustafa’yla Sedat Bey’i aramak için evden çıkar. Kapıdan adımını atıp bir iki adım gittikten sonra Huzur Mustafa’nın oğlu Sercan’la karşılaşır. Onu görünce babasının nereye gittiğini sorar.

Sercan, şaşkınlığını belli etmese bile, hal ve hareketlerinden farklı bir şeylerle karşılaştığını belli etmektedir. Hasan, tekrar babasının nerede olduğunu sorunca kendine toparlar ve onun ahırda olduğunu söyleyerek, kendisini seslemek için geldiğini söyler. Sercan’la aralarındaki konuşma bittikten sonra ahıra giden Hasan, Huzur Mustafa ve Sedat Bey’in ceviz ağacının tepesine doğru baktıklarını görünce kendisi de merak ederek ceviz ağacının tepesine bakar. Kafasını kaldırıp yukarıya bakmaya başladığı sıra başı dönmeye başlayıp, kulakları uğuldamaya başlar ve ‘yeter artık uyan, seninle uğraşacak zamanımız yok’ diye sesler duyar. Sesler kaybolup, kafasındaki uğuldama geçince ceviz ağacının tepesindeki tarlayı görür. İlk anda gözlerine inanamaz ve eliyle birkaç sefer gözlerini ovuşturur, tekrar tekrar cevizin üstüne bakar. Her seferinde bakıp aynı manzarayı görünce, yanılmadığını anlar.

Hasan, bir taraftan yukarıya doğru bakarken bir taraftan da Huzur Mustafa’ya bunun nasıl gerçekleştiğini sorar. Huzur Mustafa, her ne kadar ceviz ağacının üstünde, tarlanın nasıl oluştuğunu anlamasa bile ona:

– Bundan iki gün önce hanımım, benden ceviz istedi. Bende, onun isteğini yerine getirmek için ceviz ağacına gelerek ona üç defa toprak attım. Toprağı üç defa atmama rağmen ceviz düşmeyince, bende bu işten vazgeçerek eve gittim ve ertesi günü bekledim. Ertesi gün, yani bugün ceviz ağacının yanına geldiğimde, attığım topraklardan ceviz ağacının üzerinde tarla oluştuğunu gördüm, der ve tarlanın üzerinde ne olduğunu merak ederek yukarıya doğru bakar. Yukarıya baktığı halde, bir şey göremeyince merakını daha fazla yenemez ve bu merakını yenebilmek için ceviz ağacına tırmanmaya başlar. Onun ceviz ağacına tırmandığını gören Hasan ve Sedat Bey, ceviz ağacına tırmanarak onun peşinden giderler.

Ceviz ağacının üst tepelerine çıkıp tarlaya yaklaşınca, cevizin üst dalından tarlaya çıkan bir kapak görürler. Önde olan Huzur Mustafa kapağı kaldırarak tarlaya çıkar. Onun peşinden Hasan ve Sedat Bey’de tarlaya çıkarlar. Hep beraber tarlaya çıkınca orada muhteşem güzellikte olan, her sapında çifter çifter buğday olan, buğday tarlasıyla karşılaşırlar. Karşılarına çıkan buğday tarlası olgunlaşmış ve biçilmeyi beklemektedir. Yalnız bir farkla ki, bu buğday başakları normal buğday başaklarına benzemiyorlardı. ve Buğdayın her bir tanesi karpuz büyüklüğünde ve ortalarında delikler vardı. Buğdayların üzerinde arılar vızıldamak da, kuşlar uçmakta ve kelebekler neşe içerisinde her tarafı dolaşmaktadırlar. Karşılaştıkları hayvanlar bile normal büyüklüklerinin iki üç katı büyüklüğündeydiler. Buğday tarlasının ortasına doğru bir insanın rahatlıkla sığabileceği büyüklükte birde mağara görülmekteydi.

Huzur Mustafa, buğdayın büyüklüğünü görünce Sedat Bey’e dönerek:

–  Bu buğdaylar bize bir ömür yeter, ama gördüğümüz bu hayvanlardan zarar görmeden buğdayı nasıl biçebilir ve taşıyabiliriz, diye fikir almak isteyince Sedat Bey:

–  Hayvanların ve buğdayların büyüklüğünü görünce, bir anda her şeyi unutuverdim. Onun için, şu an sana fikir verecek durumda değilim.

Huzur Mustafa, Sedat Bey’den bir fikir çıkmayınca, belki bir yolunu bulabilirim, der ve tarlaya çıktıkları kapağın oraya gelerek cevizden aşağıya iner. Evine doğru yönelerek, evde orak, tırpan ne varsa hepsini alarak sırtına yükler ve tarlaya çıkabilmek için ceviz ağacığının oraya gelir. Sırtındaki aletleri yere bırakarak hepsini birbirine bağlar. Bağladığı ipin ucunu eline alarak ceviz ağacına tırmanıp, tarlanın girişinde olan kapağın oraya varır. İlk önce, elinde tuttuğu ipi yukarı doğru çekerek aletleri kapaktan tarlaya doğru atar ve ardından kendisi tarlaya çıkar.

Tarlaya çıkan Huzur Mustafa elindeki tırpanların birini Hasan’a, diğerini Sedat Bey’e verir. Kendisi de orağı alarak buğday tarlasının üzerinde uçmakta olan hayvanlara görünmeden dikkatli bir şekilde buğdayları biçmeye başlarlar. Öğlene kadar biçip mola vermek için bir yer aradıkları sıra, akıllarına tarlanın ortasındaki mağara gelir ve oraya giderler. Tam içeriye adım atıp girecekleri sıra, mağaranın içinde karşılarına, o sırada uyumakta olan büyük bir yılan çıkar. Yılanı görünce büyüklüğü karşısında korkarak geri adım ata ata mağaradan çıkmaya çalışırlar. Mağaradan çıkıp birkaç adım attıktan sonra yerde olan odun parçasını göremeden üstüne basarlar. Odun parçası o sırada çat diye ikiye ayrılarak ses çıkardı. Odun parçasının çıkardığı sesi duyan yılan gözlerini aralayarak Huzur Mustafa ve arkadaşlarını gördü. Onların buğdayları toplamaya geldiklerini sezinleyerek dilini dışarıya çıkartarak, sinirli bir şekilde tıslayarak üzerlerine doğru gitmeye başlar.

Huzur Mustafa ve arkadaşları, yılanın üzerlerine tıslayarak gelmesini gördükleri andan itibaren ondan kurtulmak hep beraber koşup, kurtulmanın çarelerini ararlar. Hep beraber yılandan kurtulmanın çarelerin ararlarken az ileride çalılık bir alan olduğunu gördüler. Yılandan kurtulabilmenin sevinciyle çalılığa girerek saklandılar.  Kendilerini takip eden yılan, onları bulamayınca gittiklerini zannedip tıslayarak geri döndü ve mağarasına girdi. Orada tekrardan uykuya daldı. Yılanın gitmesinden sonra çalılıktan çıkan Huzur Mustafa ve arkadaşları, tarlada çalışmanın ve yılandan kurtulmak için koşuşturmanın verdiği yorgunlukla çalılığın dibinde yatıp uyudular.

Uykuya dalan üç arkadaş kendilerinden geçip, derin bir uykuya daldıkları sıra çalılıkların arasından Hasan’a yol açan tavşan ortaya çıkarak orada yatmakta olan herkesin ellerini, ayaklarını yalamaya başladı. Tavşan ellerini, ayaklarını yalamayı bitirip zıplayarak oradan ayrılmaya başladığı zaman Huzur Mustafa uyandı ve tavşanı gördü. Tavşanı görünce onu avlamaya niyetlendi ve elindeki orağı alarak gizlice arkasından ona doğru yaklaştı. Huzur Mustafa’nın gizlice kalkıp tavşanın peşinden giderken Hasan uyandı ve onun ayağa kalkarak yürüdüğünü gördü ve ayağa kalkarak Huzur Mustafa’ya nereye gittiğini sordu. Huzur Mustafa, kendine yöneltilen bu sorudan sonra ilerideki tavşanı göstererek:

– Şu karşı tarafta gezmekte olan tavşanı avlamaya gidiyorum, deyince Hasan, Huzur Mustafa’nın gösterdiği tavşana baktı ve onun her zaman kendisine yol açan tavşan olduğunu görünce hızla yerinden kalkarak, onu öldürmemesi için Huzur Mustafa’nın kolundan tuttu. Tutmasına tuttu ama artık çok geçti. Çünkü Huzur Mustafa elindeki orağı fırlatmış, tavşanın sırtına saplanmıştı. Tavşan, sırtına saplanan ağrının verdiği can havliyle tarlanın bir o başından girdi bir bu başından çıktı. Bu arada koştukça da, orak buğday saplarının hepsini teker teker biçmeye başladı.  Öyle biçti ki tarlanın içinde hiçbir şey bırakmadı.

Tavşan, sırtına saplanan orağın verdiği ağırlık ve tarlanın hepsini biçmenin verdiği yorgunluktan dolayı Hasan’ın ayaklarının dibine kadar geldi. Ona doğru hüzünlü bir şekilde baktı ve ardından, kendinden geçerek olduğu yerde yığıldı kaldı. Onun yürek yakan bakmasına dayanamayan Hasan, onu eline alarak sırtına saplanan orağı çıkartarak yere attı. Onun nefes almadığını görünce öldüğünü zannederek gözlerinden iki damla yaş düşerek:

– Sen, ne kadar iyi kalpli bir tavşandın. Her nerede başım daraldıysa, sen ortaya çıktın ve bana yol gösterdin. Kapılara doğru gidip ayaklarımın yaralandığı zaman, yine sen karşıma çıktın ve ayaklarımı yalayarak iyileşmeme vesile oldun, der ve tavşanı göğsüne alarak ağlar, ağlar, ağlar…

Huzur Mustafa, Hasan’ın tavşana söylediği sözleri duyunca yaptığına pişman oldu ve bundan sonra bir daha ava çıkmayacağına dair kendi kendine söz verdi. Hasan’ın ağlamasına dayanamayan Huzur Mustafa, daha fazla dayamayarak kendisi de ağladı  ve usulca Hasan’ın omzuna dokunarak:

–  Ne olur, artık ağlamayı bırak. Ağlaman, beni de etkiledi ve ağlattın, dedi ve ondan özür dileyerek sözüne şöyle devam etti. Elindeki tavşanı bu kadar çok sevdiğini bilseydim, onu avlamaya niyetlenmez, orağı fırlatmazdım.

Huzur Mustafa’nın konuşmasından sonra ağlaması duran Hasan, göğsüne dayadığı tavşanı yere bıraktı. Elinden bıraktığı sıra tavşan nefes almaya başladı ve dile gelip Hasan’a dönerek:

–  Ben, sana ne yaptım ki bunu bana reva gördün. Sen bana bunu reva gördün ama, ben bütün zorlukları göğüsleyerek sana yolları açtım. Eğer istemiyorsan bir daha karşına çıkmam, gibi sitem dolu sözler söyledi ve geldiği gibi sekerek çalılıkların orada ortadan kayboldu. Hasan, tavşanın sitem dolu sözlerini dinleyip, onun ortadan kaybolmasını içi sızlayarak seyrettikten sonra kendi kendine şöyle söylendi ‘Umarım, seninle bir daha karşılaşırız.

Hasan ve Huzur Mustafa, tavşanın ortadan kaybolmasını yaşlı gözlerle seyrettikten sonra onun biçtiği buğdayları toplamaya başladılar. Hasan, buğdayları toplamaya başladığı bir ara yine başı döndüğünü hissetti ve kulakları uğuldadı. Uğultu arasında kulaklarına ‘tutun şu tavşanı elimizden kaçmasın’ diye bir ses duydu. Başı dönmesi geçip, hemen peşinden kulaklarının uğuldaması geçince, aynı sesi Huzur Mustafa’nın duyup duymadığını anlamak için ona doğru baktı. Baktığı halde ondan bir tepki gelmeyince kulaklarına gelen sesin, sadece kendisinin duyduğunu anlayarak kendi kendine ‘acaba kulaklarıma gelen bu sesler ne anlam içeriyor’ diyerek, işini yapmaya devam etti.

Sedat Bey, çalıkların orada yatıp yeni uyanmaya başladığından dolayı, Hasan, Huzur Mustafa ve tavşan arasında geçen meseleyi bilemeden onlara katılarak buğdayları toplamaya başladı. Onlara yardım etmesine yardım etti ama, onların buğdayları nasıl çabuk biçtiklerini anlayamadığı için, bu işin nasıl olduğunu onlara sordu. Huzur Mustafa, bu soru üzerine başlarından geçen hadiseyi anlatarak, yılan geri gelmeden bir an evvel buğdayları toplamak için hızlanmalarını rica ederek, ekini toplamaya devam etti.

Bir hafta süren ekin toplama işinin sonunda, ekinleri ağaçtan aşağıya nasıl indirebileceklerini aralarında tartışarak, ekinleri tarlaya girdikleri kapaktan aşağıya doğru atmaya karar verdiler. Yalnız, ekinleri kapaktan aşağıya atmaya atacaklardı ama bu işi nasıl yapacaklardı. Çünkü tarlanın girişindeki kapak, yığdıkları ekin yığının çok uzağındaydı. Buğday taneleri ve buğday sapları çok büyük olduğu için kucak kucak taşınması zor bir işti. Zaten bundan dolayı ekinleri toplamak bir hafta sürmüştü. Buğday toplamaya başladıkları o ilk gün kapağın oraya toplamayı akıl etmiş olsalardı, belki bu kadar zorlanmazlardı.

Huzur Mustafa ve arkadaşları, ekin yığının büyüklüğünü görüp birbirlerine ‘bunları tarlanın girişindeki kapağa nasıl taşıyacağız?’ deyip yere oturarak kara kara düşünmeye başladılar.  Akşama kadar düşünmelerine rağmen bir türlü çare bulamadılar ve çaresizlik yüzünden neredeyse topladıkları ekin yığınlarını tarladan aşağıya atmayı bırakıp evlerine geri gideceklerdi. Üstelik bu çaresizlik yetmezmiş gibi, mağaranın içindeki yılanın tıslayarak uyandığını gördüler. Yılan uyanır uyanmaz bunların peşlerine düştü ve kovalamaya başladı. Yılan arkada, onlar önde koşuştururlarken hafif bir rüzgâr çıktı ve Hasan’ı karabuluttan kurtaran el burada da ortay çıktı. Ortaya çıkar çıkmaz, yılana kuvvetlice vurmasıyla beraber, yılan o hızla havalara uçup kayboldu. Yılan tehlikesini ortadan kaldırdıktan sonra ekin yığının olduğu yere geldi ve ekin yığının hepsini eliyle tuttuğu gibi tarlanın girişinden aşağıya doğru attı. Ardından geri gelip, parmağıyla Hasan’a işaret ederek ‘Sana yaptığım bunca iyiliği sakın unutma!’ dedi ve geldiği gibi ortadan kayboldu. Huzur Mustafa, el ortadan kaybolduktan sonra Hasan’a dönerek, bu da neyin nesi der gibi hareketler yapınca Hasan, kendisini karabuluttan kurtaranın onun olduğunu söyledi.

Huzur Mustafa ve arkadaşları ekin yığınının taşınma işinin çözülmesine sevinerek tarlanın girişindeki kapağa yöneldiler. Oradan hepsi çıkınca sadece Huzur Mustafa, orada kaldı ve tarlanın girişindeki kapağı yavaşça kapatarak arkadaşlarına yetişmeye çalıştı. Arkadaşlarına yetişebilmek için hızla aşağıya doğru inerken birden bire, deprem olur gibi hafif bir sarsıntı oldu ve ceviz ağacındaki bütün cevizler yere dökülene kadar devam etti. Sarsıntı geçtikten sonra arkadaşlarına yetişip ceviz ağacından uzaklaşmaya başlamışlardı ki büyük bir gürültü koptu. Gürültünün nereden geldiğine bakmak için döndüklerinde ceviz ağacının üzerindeki tarlanın her bir parçasının, ceviz ağacından aşağıya doğru düştüğünü gördüler.

Tarlanın her bir parçası yere düşmeye başlaması onları çok korkutmuş, her birinin sağa sola kaçışmasına sebep olmuştu. Her biri bir kenara kaçtığından, havalara uçan yılanın toprak parçalarıyla beraber yere düşmesini görememişlerdi. Tarlanın parçalarının her bir parçası yere düşünce, tehlikenin kalktığını gören Huzur Mustafa ve arkadaşları, ceviz ağacının olduğu yere geldiler. Ceviz ağacı, onların yanına gelmesinden sonra küçülerek fidan haline geldi. Fidan haline gelen ceviz ağacı, toprağın derinliklerinde olan köklerini yavaş yavaş geri çekmeye başladı. Köklerini topraktan tamamen çekince, bu seferde kurumaya başlayarak toz haline geldi ve tamamen yok oldu. Onun yok olmasının ardından öldüğünü zannettikleri horoz tekrar cana gelerek ahırın etrafında koşturdu. Yorulunca koşmayı bırakarak sahibinin ayaklarına sürtünerek yere çömeldi. Yorgunluğu geçince ayağa kalkarak, cana geldiğine sevinmiş gibi uzun uzun öttü. Uzun uzun öttükten sonra küçülerek, normal horozlar gibi oluverdi. Normal horozlar gibi olunca, eski büyük haline gelebilmek maksadıyla hızla göle doğru koşmaya başladı.

Huzur Mustafa, horozun cana gelmesinin şaşkınlığını üzerine atamadan horozun küçülmesi, onu iyice şaşkına çevirdi. O anda, ne yapacağını bilemeden horozun arkasından bakakaldı. Onlar, horozun arkasından bakadururlarken horoz çoktan göle varmış ve su içerek büyümüştü. Horoz, göl suyunu içip büyümeye başlamışken o sırada şaşkın şaşkın horozun peşinden bakan üç arkadaşın içinden, ilk olarak Sedat Bey’in şaşkınlığı geçti ve diğerlerini de kollarından tutup sallayarak kendilerine gelmelerini sağladı. Daha sonra hep beraber horozu yakalayabilmek için gölün oraya doğru koştular. Gölün oraya vardıklarında horozun büyüdüğünü, kanatlarının kartal kanadı gibi, ayaklarının öküz ayağı gibi, gözlerinin timsah gözleri gibi olduğunu gördüler. Horoz, onların geldiğini görünce dile gelerek: ‘Size ihtiyacım kalmadı artık. Bundan sonra özgürce uçup dünyayı dolaşacağım’ der demez kanatlarını açarak uçmaya hazırlandı. Yeterince ısınınca, kanatlarını kapatıp Huzur Mustafa’ya dönerek:

– Beni eski sahibimden almadan evvel, eski sahibim beni her türlü horoz dövüşüne götürdü. O horoz dövüşlerinin çoğunu kaybederdim. Bu yüzden de sahibim bana çok eziyet eder, sürekli aşağılardı. Dilim olmadığı için bu durumu kimseye söyleyemez, hep içime atardım. En son götürdüğü horoz dövüşünde, karşımdaki rakibim beni tamamen kan çanağı içerisinde bıraktı. Gözlerim kararıp halsiz düşünce, üzerime gelip beni öldürmeye çalıştı. Tam o sırada benim sahibim ve onun sahibi araya girerek bizleri ayırdı. En son dövüşü kaybedince sahibim benden iş çıkmayacağını anlamış olmalı ki, beni sana sattı. İşte o günden sonra, bana hiç kimsenin yapmadığı iyiliği yaptın ve senin yanında rahat ettim. Gerçi senin yanındayken bile çok çalıştım, ama eski sahibimden gördüğüm eziyetleri görmedim, dedi ve özgür olmak ister gibi bir hareket yaparak şöyle devam etti. Bundan sonraki göreceğiniz işleri öküzlerle görürsünüz, dedikten sonra tekrar kanatlarını açıp uçmaya başladı ve tamamen gözden kayboldu.

Huzur Mustafa, horozun uçup gitmesi üzerine endişeye kapıldı. Ne yapacağını bilemedi, şimdi bütün işlerini öküzlerle nasıl görecekti. Gerçi öküzlerle de iş yapıyordu, ama öküzlerin güç yetiremediği işleri hep horozla görmüştü. Onun için horozun gitmesi karşısında endişelenmiş, ne yapacağını bilememişti. Ne yazık ki artık yapacak bir şey yoktu. Artık bundan sonra işlerini öküzlerle görmesi gerekiyordu ve öyle yapmak için köyüne geri döndü.

Sercan, babası ve onun arkadaşları horozun peşinden koşup gittikten sonra, onları merak içerisinde evlerinin eşiğinin üzerinde beklerken, uzaklardan yaşlı pirifâni bir ihtiyarın geldiğini gördü. Onu görünce ayağa kalkarak ihtiyarın geldiği yöne doğru yöneldi. Çocukluğundan beri yaşlıları sevip onlara hürmet etmesinin verdiği alışkanlıktan olacak ki, o yaşlı ihtiyarın yanına varınca selam vererek, saygıyla nereden gelip nereye gittiğin sordu. İhtiyar adam, uzaklardan geldiğini aç ve susuz olduğunu söyleyince Sercan, yaşlı adama:

– Benimle gel amca, bizim evin oraya gidelim. Orada hem dinlenmiş olursun hem de sana yiyecek bir şeyler veririm.

Yaşlı adam, çocuğun hürmeti karşısında oldukça duygulandı. Gözlerinden yaş gelerek eliyle Sercan’ın kafasını okşadı. Sercan, yaşlı adamın ağladığını görünce cebindeki mendili çıkartarak onun gözlerini sildi. Yaşlı adam bunun üzerine:

–  Sen, ne iyi kalpli bir çocuksun. Kendi evlatlarım bana bakmayıp, beni evden kovarlarken, sen hiç tanımadığın halde beni evine davet ediyorsun, dedikten sonra Sercan’a teşekkür ederek ona ‘Seni yetiştiren baba, ne iyi bir babaymış’ dedi ve günlerdir bir şey yemediğinden dolayı Sercan’ın davetine icabet ederek onun evine doğru gitti.

Sercan, evine varınca annesine misafirinin olduğunu söyleyip ondan yemek yapmasını rica ederek yaşlı adamı evine aldı. Yaşlı adam, evden içeriye adımını atar atmaz, içini bir hoşnutluk kapladı. Sanki yıllardır arzuladığı muradına kavuşacak gibi hissetti. Evin kokusunu içine çekerek, yıllar evvel terk edip gittiği ailesinin kokusunu hisseder gibi oldu. O bu düşünceler içerisindeyken, Sercan gelip yemeğin hazır olduğunu haber vermesi üzerine kendini toparladı ve Sercan’ın peşine gitti. Birlikte yemek yerlerken bir ara yaşlı adam elindeki kaşığı yere düşerdi. Onu almak isterken oturduğu sandalye devrilerek yere düşmesine sebep oldu. Sandalye eğilirken, düşmemek için sofradan tutunca, sofra da onunla beraber yere saçıldı. Sercan, olan biteni izlerken içinden gülmek gelmesine rağmen, kendini tutarak gülmesini engelledi. Yaşlı adamı yerde kıvranırken görünce de ona acıyarak koşup yerden kaldırdı ve ona ‘bir yerin acıdı mı amca?’ diye sordu. Yaşlı adam, yaptığından utanarak özür diledi. Üstünü silkeleyip üzerine dökülmüş yemekleri temizlerken, duvarda asılı olan fotoğrafı görerek adeta yerine çakılmış gibi kaldı. Çünkü duvardaki fotoğraf yıllar evvel terk edip gitmiş olduğu hanımıydı.

Sercan, yaşlı adamın duvardaki babaannesinin resmine bakıp donup kalması karşısında, neden öyle baktığını anlamadığı için yaşlı adamın hali tuhafına gitti. Yaşlı adam, resme bakarak Sercan’a duvardaki resmin kime ait olduğunu sordu. Sercan, babaannesinin resmini neden sorduğunu merak ederek:

– O duvardaki resim, benim babaannem. Ama onu neden soruyorsunuz ki?

Yaşlı adam, yıllardır aradığı ailesini bulmanın sevinciyle ne diyeceğini unuttu. Her ağzını açışta dilini yutmuş gibi oluyor ve bir şey diyemiyordu. Sercan, ikinci sefer babaannesinin resmini neden sorduğunu sorunca, ona dönüp boynuna sarılarak ‘Torunum’ dedi ve sevincinden ağlamaya başladı. Sercan, yaşlı adamın kendisine sarılarak ‘torunum’ diyerek ağlaması üzerine, pek bir şey anlamasa da, onun torunum demesi hoşuna gitmişti.

Yaşlı adam, Sercan’ın boynuna sarılmayı bırakarak, başından geçen bütün hadiseyi anlatarak, bütün seneler boyu bu tabloyu arzuladığını, eğer babası da kendisini kabul ederse, dünyanın en bahtiyar insanı olacağını söyleyip tekrar Sercan’ın boynuna sarılıp ‘torunum’ dedi ve tekrar ağlamaya başladı.  Sercan, evine aldığı yaşlı adamın, babasının her zaman bahsettiği dedesinin o olduğunu öğrenince, önce sevinerek dedesinin boynuna sarıldı. Daha sonra sertçe dedesinin boynundan geri çekilerek, babasına yıllardır o sıkıntıyı neden çektirdiğini sordu.

Yaşlı adam, torununun sorusu üzerine suçlu olanın kendisi olduğunu söyleyerek üzgün olduğunu, eğer kabul ederlerse hatasını telafi edebilmek için her şeyini yapacağını söyledi ve oğlunun gelmesini bekledi. Onun gelmesini beklerken de sabırsızlıkla sağa sola gidip geliyor, iki de bir dönüp Sercan’a, babasının ne zaman geleceğini soruyordu. Ve nihayet beklediği kişi biraz sonra kapının önünde görünecek, yıllarca hasretini çektiği an gelecekti.

Huzur Mustafa, horozun değişip uçup gitmesinden sonra geri dönüp ahıra geldi. Orada öküzlerini çıkardıktan sonra, Sedat Bey’e dönerek:

– Güçlü, kuvvetli olduğu için, şimdiye kadar bütün işlerimi horozla gördüm. Ama, şimdi o gitti ve ne yapacağımı şaşırdım. Öküzler onun kadar kuvvetli değiller ki, bütün işlerimi onunla göreyim.

Sedat Bey, Huzur Mustafa’nın umutsuzca serzenişi karşısında sustu, sustu… Belli ki bu susuşu bir şeyi düşündüğünün belirtisiydi. Bir zaman daha böyle düşündükten sonra  daha fazla dayanamayarak Huzur Mustafa’nın kolundan tutarak:

– Mustafa Bey, horozlarınızın değişmesine sebep olan göldeki su dururken bu kadar neye dert yanıyorsunuz, anlamıyorum.

Huzur Mustafa, Sedat Bey’in ikazını anlamasa bile, onun o sözü ağrına gitti. Bundan dolayı morali bozuldu, suratı asıldı. Onun suratının asıldığını gören Sedat Bey, yanlış anlaşıldığını fark ederek Huzur Mustafa’ya:

– Mustafa Bey, beni yanlış anladınız galiba, dedikten sonra şöyle devam etti. Horozlarınızın değişmesine sebep olan göldeki su, belki de öküzlerinizin de değişmesine sebep olur, demesi üzerine Huzur Mustafa’nın yüzü güldü ve belki bunlarda da işe yarar diyerek öküzleri göle götürdü. Öküzler, ahırda çok susadığı için, göldeki suyu görünce koşarak kana kana içtiler. Gölün suyunu içince daha çok güçlendiklerini hissetiler ve yerinde duramaz hale gelip, sahiplerine güçlendiklerini gösterir gibi yerde tepindiler. Onlar yerde tepinmeye devam ederlerken, öküzlerin birden bire ayakları, boynu, kuyruğu ve vücudu daha da irileşti. Ardından sırtında kartal kanadına benzer iki kanat belirdi. Öküzler, kanatları çıkınca her iki kanatlarını da açarak dile geldiler ve Huzur Mustafa ve arkadaşlarına:

–  Sırtımıza binin sizi istediğiniz yere götürelim, dediler.

Hasan, öküzleri izlerken yine kulakları uğuldamaya başladı. Uğultu sırasında derinlerden ‘Seni uyandırmak için artık takatim kalmadı. Onun için ne olur artık uyan.’ diye ses işitti. Kulaklarına gelen bu son sesten sonra kendi kendine ‘Ne oluyor bana, kulaklarıma gelen bu sesler de neyin nesi. Yoksa deliriyor muyum?’ diye söylenerek kulaklarını kaşımaya çalıştı. Sedat Bey’in, kendisine ‘kulaklarını öyle kaşıma, eğer öyle kaşırsan zarar verirsin’ demesine kadar öylece kaşıdı.

Huzur Mustafa ve arkadaşları, öküzlerin tamamen değişip kanatlanmasını şaşkınlıkla izlerken, onların dile gelip üzerimize binin demeleri üzerine korkarak geri çekildiler. Öküzlerin tekrar dile gelip ‘korkmayın bizden’ demeleri üzerine bindiler. Öküzler, sahiplerinin üzerlerine binmelerinden sonra kanatlarını açarak köye doğru yönlediler. Huzur Mustafa, öküzlerin üzerindeyken korkulacak bir durum olmadığını anlayınca derin bir nefes aldı ve arkadaşlarına şöyle dedi:

– Öküzlerin, büyüyüp kanatlanması ne güzel oldu değil mi? Artık bundan sonra bütün işlerimi bunlarla göreceğim ve göldeki suyun öküzlerin üzerinde de işe yarıyor, diye bütün köye duyuracağım, diyerek sevincini belirtti ve arkadaşlarıyla beraber köyüne geri döndü. Orada kendisini bekleyen bir sürpriz vardı. Karşılaşacağı bu sürprizden derinden etkileneceğini ne kendisi ne de arkadaşları bilebiliyordu. Köyüne doğru giderken, evinde bir şeylerin olacağını seziyor. Fakat bunun ne olacağını bir türlü kestiremiyordu. Öküzleri ahıra getirip zorla da olsa, onları yerlerine yerleştirdikten hemen sonra evine doğru adım atmaya devam ederken Huzur Mustafa’nın babası Adil Bey, oğlunun eve gelmesini daha fazla bekleyemeyip kapıya çıkınca, kapının önünde onunla karşılaştı. Adil Bey, oğlunu görür görmez tanıyarak sevin içerisinde ona doğru baktı. Huzur Mustafa, karşısındaki yaşlı adamın kim olduğunu çıkartamamış ama kanı ısınmıştı. Ona doğru bakınca, onun alnındaki benden tanıyarak içtenlikle olmasa bile ‘baba’ dedi ve boynuna sarıldı. Adil Bey, yılların hasretini giderircesine oğlunun boynuna sarılıyor ve bir türlü bırakmak istemiyordu. Huzur Mustafa, babasının boynunu bırakmaması üzerine, kendini geri çekerek babasına sitem edercesine:

–  Neden bizi terk edip gittin baba. Sen gidince annem hayatın tüm yüklerini üzerine almak zorunda kaldı. Giymedi giydirdi, hem ev işlerini yaptı hem de çalışıp bana baktı. Beni, başkasının elinde büyütmemek için gelen bütün evlilik tekliflerini reddetti. Hayatın tüm zorluklarını üzerine aldığından dolayı gencecik yaşında beli iki büklüm oldu. Çektiği sıkıntılara daha fazla tahammül edemeden bu dünyadan ayrıldı. Annem öldükten sonra, bakan kimsem olmadığı için ortalıklarda süründüm. Beni, zor durumlarda kalmaktan kurtaran Salih Amca olmasaydı, belki de daha kötü durumlarda olabilirdim. O, beni zor durumlardan kurtarırken sen nerelerdeydin baba. Eğer annemin öğütleri olmasaydı, senin yüzüne bile bakmazdım. Bir evlat, ne olursa olsun yaşlandıkları zaman, anne ve babasına ‘öf’ bile dememeli onlara merhametli olmalı. Bir insan, bebeklik zamanında anne ve babası çocuğuna nasıl şefkat ve merhametle davranıyorsa, o çocuk büyüdüğü zaman, anne ve babasına ihtiyarlık zamanında öyle davranmalı. İşte ben, annemden bunları öğrendim dedi ve babasının boynuna sarılarak yılların getirdiği hasretle ağladı.

Onlar hasretle birbirleriyle kucaklaşırken Sercan evin kapısını açarak dışarıya çıktı ve babasıyla dedesini kucaklaşırken gördü. Gördüğü bu manzara karşısında oldukça duygulanıp onları seyrederken, annesinin ‘Dedenin yaşlı haliyle dışarıda beklemesini gönlüm razı olmuyor. O yüzden git dedeni çağır içeriye gelsin.’ sözünü unutarak bir müddet onları seyretti. Daha sonra annesinin sözü aklına gelince onları içeriye çağırdı.

Huzur Mustafa, babasıyla hasret giderirken oğlunun seslenmesi üzerine babasını da alarak, arkadaşlarıyla beraber eve girdiler. Eve girip kapıyı kapattıkları sıra Hasan’ı her yerde karşısına çıkıp kovalayan karabulut yine ortaya çıkarak evin etrafında dolanıp, evi sarsmaya başladı.  Evin etrafında dolanan karabulut öyle hızlı dolanıyordu ki, evin içindekiler sanki deprem oluyormuş gibi sarsılıyor, evdeki dolaplar, yemek tabakları, her şey yere yıkılıyordu. Karabulut eve iyice yaklaşıp etrafında dolanırken, evin duvarları çatlamaya başladı. Tam, ev yıkılacak gibi olurken hafif bir rüzgâr çıktı ve evin etrafında koruma duvarına benzer bir durum oluştu. Koruma duvarını gören karabulut, eve yaklaşamayacağını anlayınca uzaklaşmak zorunda kaldı.

Hasan, karabulutun uzaklaşmasından sonra Huzur Mustafa’nın evinin, kendisi yüzünden harap olmasına üzülerek ona:

– Gördüğünüz o karabulut sürekli benim peşimde olduğu için, az kalsın sizin evinizi de yıkacaktı.  O yüzden, sizden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum, bunları söyleyip Huzur Mustafa’nın ellerini tutarak sözüne şöyle devam etti. Benim yüzümden, eviniz yıkılmak üzere olduğundan dolayı elimden geldiği kadar, evinizi tamir etmek için size yardım edeceğim.

Huzur Mustafa, Hasan’ın kendisinden özür dileyip evini tamir etmek için yardım edeceğine dair söz vermesi onu mutlu etmiş, sevindirmişti. Fakat, Hasan’ın evi tamir etmek için elinden gelen her şeyi yapmak istemesi boşunaydı. Çünkü ev zaten, karabulutun evi harap etmesinden önce de harap durumdaydı ve bu yüzden Huzur Mustafa, başka bir ev yaptırmış ve oranın boyasını yaptırıp kurumasını beklediklerinden taşınmamışlardı.

Huzur Mustafa,  başka bir eve taşınmak üzere olduklarını anlatmak için huzur verici bir tarzla gülümseyerek ona:

– Gördüğünüz bu ev zaten eski ve yıkılmak üzere olan bir evdi. O yüzden, bizde başka bir ev yapıp oraya taşımak üzereydik. İçini boyatıp kurumasını bekliyorduk. Tam taşınmak üzereydik ki, siz geldiniz ve araya başka meselelerde girdi. Bizde bunun üzerine yaptığımız o eve taşınmayı ertelemek zorunda kaldık. Onun için bizden özür dilemene hiç gerek yok, deyip Hasan’ı teselli etmeye çalıştı.

Huzur Mustafa, aralarında geçen bu konuşmadan birkaç gün sonra yaptırdığı yeni evine taşındı. Eski evleri, eşyalarını boşaltıp taşınmalarının ardından, birkaç dakika sonra büyük bir gürültüyle çöktü. Eski evlerinden ayrılmalarının hemen ardından çökmesini korku dolu gözlerle izleyen Huzur Mustafa, bir yandan evde olmadığına seviniyor bir yandan da bu eve yerleşmelerine sebep olan Salih Amca’nın hatıralarının yok olmasına üzülüyordu. Salih Amca, onun için neler yapmamıştı ki, önce ona sahip çıkmış ve kendi evinde kalmasına izin vermişti. Büyüyüp gençlik çağına gelince, hanımıyla evlenmesine sebep olmuş ve düğün hediyesi olarak bu evi kendisine vermişti. Mirasını bırakacağı birileri olmadığı için, öldüğü sıra vasiyetinde bütün mirasının kendisine kaldığını öğrenmişti. Salih Amca’nın yaptığı bunca iyilikten dolayı her zaman onu hayırla anmış ve hiçbir zaman unutmamıştı. İşte bunlardan dolayı evin yıkılmasına ve Salih Amca’yla geçirdiği onca yılların hatırasının yok olmasından dolayı üzülüyordu. Bunlar içerisinde tek tesellisi yıkılan evin altında kalmamalarıydı.

Horozun üzerinde çıkan, cevizin üzerinde meydana gelen tarladan topladıkları ekinler aradan bazı meseleler geçip unutulmaya yüz tutmuşken bir ara Sedat Bey’in aklına gelmiş ve onlara ne olduğunu bakmak aklına gelmişti. Aklına gelen bu düşünceden sonra kimseye bir şey demeden dışarıya çıkmış, ekin yığının toplandığı harmana gitmişti. Oraya gidip ekin yığınlarının neredeyse çürümek üzere olduğunu görünce geriye dönerek Huzur Mustafa’ya:

– Mustafa Bey, tarladan topladığımız ekinler neredeyse çürümek üzereler, demesi üzerine Huzur Mustafa’yı bir telaş kapladı. Topladıkları ekinlerden geriye kalanları kurtarabilmek için ailesini ve evinde kalan misafirleri de alarak harmana gittiler. Oraya varınca ekinlerin çürümeye başladığını görünce geriye dönüp ahıra gitti. Ahırda güçlenip kanatlanan öküzlerini çıkartarak harman yerine vardı.  Öküzlerinin arkasına büyük bir odun parçası bağlayarak oğlunu üzerine oturttu ve buğdayları başaklarından ayırabilmek için sürmeye başladılar.

Buğdayları başaklarından ayırma işlemi bitip, buğdayları samandan ayırmak için savurmaya başladıkları bir ara Huzur Mustafa, Sercan’a ‘bizim evde az bir işimiz var, biz gelene kadar sen buğdayları samandan ayırmaya devam et’ deyip arkadaşlarıyla beraber evine gitti. Evdeki işini bitirip geri dönünce, öküzlerle oğlunun harman yerinde olmadığını gördü. Onların yerinde olmadığını görmesi üzerine sinirlenerek babasına dönüp:

–  Yapılacak bir yığın iş var, Sercan ortada yok. İşi kendisi bırakıp gitse yine bir şey demem. Ama, o ne yapmış hem kendisi gitmiş hem de öküzleri götürmüş. Söyler misin, ben şimdi buna ne yapayım.

Adil Bey, oğlunun kızdığını görmesi üzerine:

–  Bak oğlum! Biliyorum, oldukça kızgınsın. Bir düşün, sen gidip torunuma bağırdın çağırdın, hatta kızgınlığını yenemeyip ona bir tokat attın ve bu şekilde oğlunun işine geri döneceğini zannettin. Ya attığın bu tokattan dolayı gururuna yediremeyip, kendine bir şey yapsa veyahut evi terk edip gitse, işte o zaman ne yaparsın.

Huzur Mustafa, babası konuşurken araya girmek istedi ama Adil Bey buna izin vermeyerek şöyle devam etti:

– Bak oğlum! Bu anlatacağım olay, konumuzla ilgisi olmayabilir ama anlatmak zorundayım. Ben yıllar evvel, kızgın bir anımda annenle kavga ettim ve o kızgınlıkla evi terk edip gittim. Gerçi hata bendeydi ama hatamı bir türlü kabullenemiyor, bir türlü gururuma yediremiyordum. Bendeki bu aşırı gurur geri dönmeme mani oldu ve bu üç dört sene sürdü. Sonradan pişman olup geri döndüm ama bu pişmanlığım fayda vermedi. Çünkü, geri döndüğümde annen evi terk etmişti. Annenin evi terk ettiğini görünce dünyam başıma yıkıldı sanki. Pişmanlığımı dile getirmek ve onu evine geri döndürmek için yıllarca aradım durdum. Fakat bir türlü onu bulmak mümkün olmadı. Onu bulamayacağımı anlayınca aramaktan vazgeçtim ve bir başkasıyla evlendim. Evlendiğim, o günden itibaren hiçbir zaman gün yüzü görmedim. Sonradan evlendiğim eşimin inatçılığı, geçimsizliği, tutumsuzluğu, başkasından gördüğü bir şeyi benimde almam için zorlaması canımdan bezdirdi. Bunlar yetmezmiş gibi ondan olan çocuklarımı bile bana karşı kışkırtıyordu. Bu kışkırtmalarının sonucunda evlatlarım bana eziyet eder hale geldiler. Sonradan evlendiğim hanım ölünce, evlatlarım beni istemediler ve evden kovdular. İşte o zaman anladım bir anlık kızgınlığın nelere mal olduğunu. Bu yüzden, sana tavsiyem, eşine ve evlatlarına hiçbir zaman bağırıp çağırmaman.

Huzur Mustafa, babasının tavsiyeleri üzerine sakinleşip, oğlunun evde olup olmadığını kontrol etmek için oraya doğru yöneldi. Eve varınca hanımına Sercan’ın evde olup olmadığını sordu. Hanımı:

–  Bey, Sercan bugün hiç eve gelmedi, dedikten sonra merak içerisinde ona şöyle sordu.

– Bey, Sercan’ı niçin bana soruyorsun ki, o sizin yanınızda değil miydi?

Huzur Mustafa, oğlunun evde olmadığını anlayınca, hanımına belli etmedi ama oğlunun nereye gittiğini merak edip ona bir şey demeden evden çıktı. Evden çıkıp, oğlunu aramak için ilk baktığı yer, gençlerin toplanıp beraber sohbet ettikleri yerdi. Fakat, umduğunu bulamadı. Çünkü, oğlu orada yoktu. Oğlunu orada göremeyince ‘belki öküzlere su içeremeye gitmiştir’, diyerek gölün oraya doğru gitti. Göle varınca, oğlunun orada da olmadığını gördü.

Huzur Mustafa, akşama kadar her tarafı aramasına rağmen bir türlü oğlunun nereye gittiğini bulamadı. Onu bulamayınca çıldıracak gibi oldu ve bütün köy halkına, oğlunun kaybolduğunu, onu bir türlü bulamadığını haber vererek, onu bulmaları için ricada bulundu. Bütün köyün halkı, bu haber üzerine Huzur Mustafa’ya karşı olan saygılarından dolayı bütün işlerini bırakarak, Sercan’ı aramak için dağ taş, ova, ormanlık alanlar dâhil her tarafı aradılar. Köyün bütün halkı onca çabalarına rağmen, onu bir türlü bulamıyor şaşırıp kalıyorlardı. Köyün halkı işlerini güçlerini bırakıp Sercan’ı aramaya durduklarından işler yarım kalmış, köyde her şey birbirine girmişti. Köylüler, Huzur Mustafa’yı sevmelerine rağmen işleri yarım kaldığı için, içlerinden bir kişiyi onun yanına göndererek:

– Beyim, sizin oğlunuzu aramaya durduğumuzdan, köyün bütün işleri yarım kaldı. Bu yüzden oğlunuzu aramayı bırakıp, yarım kalan işlerimize geri dönmek istiyoruz.

Huzur Mustafa, adamı dinleyip içi kan ağlayarak ona:

– Bizim yüzümüzden kimsenin işlerinin yarım kalmasını istemem. Onun için oğlumu aramayı bırakıp, yarım kalan işlerinize geri dönebilirsiniz.

Evlat acısı ne kadar zor bir şeymiş. Demek ki, insan başına gelmedikçe bir şeyin değerini anlayamıyor. Huzur Mustafa, oğlunun bulunamaması üzerine bunları düşünüyor, içten içe ağlıyordu. Oğlu kaybolduktan sonra oldukça dalgınlaşmış, işi gücü bırakmış tamamen bitkin bir duruma gelmişti. Evde hanımı, kendisinden daha beter hale gelmiş, ağlaması, sızlaması komşularını rahatsız eder hale gelmişti.  Evin halkından sadece Adil Bey metanetliydi ve hiçbir zaman umudunu kaybetmemişti. Sadece o, oğlunu ve gelinini sakinleştirebiliyor, onlara ümit veriyordu.

Huzur Mustafa, evladını kaybedip bütün işleri aksatmasından sonra, işlerin aksamaması için Sedat Bey ve Hasan, kendilerine kucak açan Huzur Mustafa’ya karşı, yaptığı iyiliğin karşılığın vermek için işleri devralmış ve yürütmeye başlamışlardı. Bu ikili, buğdayları samandan bir hafta içerisinde ayırarak, bir nebzede olsa gördükleri iyiliğe karşılık vermenin sevinciyle harmanda oturup, neşe içerisinde konuştular. Ardından Sercan’ın bulunması umuduyla ayağa kalkarak, işlerin tamamlandığını haber vermek için harman yerini terk ettiler.

Köyün halkı, Sercan’ı aramayı bırakıp işlerine dönmüşlerdi ama, akılları halen daha Sercan’daydı. Acaba hiçbir iz bırakmadan nereye gitmişti, gittiyse neden habersiz giderek ailesini üzgün bir şekilde bıraktı.  Bunları düşünerek bir yandan ona kızıyor, bir yandan da onun bulunmasını umuyorlardı. Bütün umutlarına rağmen Sercan bir türlü bulunamadı. Arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitti. Köylüler, Sercan’ın bulunamaması üzerine, onun geri geleceğine dair hiç umutları yokken Huzur Mustafa, oğlunun bir gün geri döneceğine dair umudunu kaybetmemiş, hep içinde onu geri geleceğini ve boynuna sarılıp ‘Baba sizi çok özledim’ diyeceğini umuyor, sabahtan akşama kadar kapının önünde onun geri gelmesini bekliyordu. Evlat sevgisi, bütün benliğini o kadar fazla kaplamıştı ki, gözü ondan başkasını görmüyor sürekli onu sayıklıyordu. Adil Bey, bütün metanetini koruyarak oğluna nasihat veriyordu ama söylediği nasihatler adeta, Huzur Mustafa’nın bir kulağından giriyor bir kulağından çıkıyordu.  Hasan, ona baktıkça aklına ölen çocukları geliyor, Sercan bulunamadığı için o da kendi kendini yiyip bitiriyordu.

Aradan uzun bir zaman geçip kış yaklaşınca, topladıkları buğdayları öğütüp un yapma ihtiyacı duydular. Bu maksatla buğdayları ayrı ayrı çuvallara doldurarak değirmene doğru yola çıktılar. Buğdayları doldurdukları çuvalların hepsi aynı olmasına rağmen, sadece bir çuvalın ağırlığı oldukça fazlaydı. Öyle ki bu çuvalı üç dört kişi ancak yerinden kaldırabiliyordu. Zorla da olsa, ağır olan bu çuvalla beraber, diğer çuvalları değirmene getirmeyi başardılar.  Değirmene vardıkları zaman ilk önce hafif olan çuvalları değirmenciye vererek öğüttüler. Sıra ağır olan çuvalı alıp değirmenciye verince, değirmenci bu çuvalın ağırlığı karşısında şaşırarak onlara:

–  Yahu! Bu çuvalın içine ne koydunuz ki, bu kadar çok ağır, demekten kendini alamadı.

Değirmenci, söylediği sözden sonra daha önce yaşadığı tecrübelerden dolayı şüphelenerek ağır olan çuvalı öğütmek istemedi. Huzur Mustafa ve arkadaşları adeta yalvarırcasına konuşmalarından sonra merhamete gelerek onlardan çuvalı boş bir yere boşaltmalarını söyledi. Huzur Mustafa, değirmencinin çuvalı boş bir yere boşalt demesi üzerine, sevinç içerisinde ağır çuvalı arkadaşlarının yardımıyla kaldırarak, değirmencinin işaret ettiği yerde boşalttılar. Bütün çuval boşanınca, hepsinin birden ağzı açıkta kalıp korkarak geri çekildiler. Korkmalarına sebep olan, çuvalın içinde kocaman büyük bir yılan çıkmasıydı. Bu yılan o kadar büyüktü ki, ağzını açmasıyla bir insanı rahatlıkla yutabilirdi. Huzur Mustafa ve arkadaşları, yılana dikkatli bir şekilde bakınca bu yılanın, cevizin üstündeyken kendilerine saldıran yılan olduğunu görüp yürekleri bir kat daha fazla atmaya başladı. Huzur Mustafa, korku içerisinde yerinden bile kıpırdayamazken, değirmenci yılanı görünce hemen koşarak tüfeğini aldı, içine domuz mermisi yerleştirdikten sonra yılana iki  el ateş etti. Yılan, mermiyi yiyince, yerinde bir iki bu defa debelendikten sonra oracıkta can verdi.

Değirmenci, yılanı öldürmesine rağmen korkudan yanına yaklaşamıyor, öfke ve hiddetten yılanı değirmene getiren müşterilerine bağırıp çağırıyordu. Korkusu ve öfkesi geçince onlara:

–  Sizin çuvalınızın içinde bu yılanın ne işi var?

Huzur Mustafa, korkulu gözlerle yılanı izleyerek değirmenciye:

– Bu yılanı daha önce görmüştüm, diyerek horozun üstündeki ceviz ağacını ve onun üstünde oluşan tarlayı ve oradan olan her şeyi teker teker anlattı.

Değirmenci, Huzur Mustafa’nın anlattıklarını ağzı açık dinlemiş hayretler içerisinde kalmıştı. Onlar aralarında konuşurlarken Sedat Bey, yılandan gözünü hiç ayırmamış, korku içerisinde sürekli ona bakmıştı. Korkusu geçince değirmenciye dönerek:

–  Bunu, bir an evvel buradan çıkarmamız gerekiyor, dedikten sonra yılana yanaştı, önce onun ölüp ölmediğini kontrol etmek için, bir sopa yardımıyla ona dokundu. Dokundukları halde yılandan ses seda çıkmayınca onun öldüğünü anladı. Yılanın öldüğünü görünce derin bir ‘oh’ çekerek arkadaşlarına, korkulacak bir durum olmadığını işaret ederek gelmelerini söyledi. Arkadaşları ve değirmenci gelince, yılanı hep beraber yerinden kaldırarak dışarıya çıkardılar. Dışarıya çıkarınca, yılanın karnı şişkin olduğu gördüler.  Onun karnında ne olduğuna bakmak için karnını yardılar. Karnının içinde öküz büyüklüğünde buğday tanesi ve yılanın yumurtaları çıktı. Yılanın yumurtalarını bir kenara iterek bir bıçak yardımıyla buğday tanesini ortadan ikiye ayırdılar. Ayırdıkları buğdayın içinde herkesi şaşırtan ve Huzur Mustafa’yı sevince boğan bir sürprizle karşılaştılar. Bu sürpriz hiçbirinin aklına gelmeyen bir sürprizdi. Herkesi şaşkına çeviren sürpriz Sercan’dı ve buğdayın içinde mışıl mışıl uyuyordu. O huzur içerisinde uyurken, öküzler önlerindeki otları yiyor, bir güzel karınlarını doyuruyorlardı.

Huzur Mustafa, Sercan’ı görünce sevinçle öyle bir çığlık attı ki, o sıra uyumakta olan Sercan korku içerisinde uykusundan uyanarak, ani bir şekilde ayağa kalkmak zorunda kaldı ve onlara neler oluyor dercesine yüzlerine baktı. O şaşkınlık içerisinde babasına ve babasının arkadaşlarına bakarken Huzur Mustafa, ani bir refleksle Sercan’ın boynuna sarılarak ‘oğlum’ deyip ağlamaya başladı. Ağlaması geçince ona, heyecan içerisinde buğdayın içerisine nasıl girdiğini sordu. Sercan, babasına ilk önce sakinleşmesini sağladıktan sonra kendisine:

–  Bu buğdayın içine nasıl girdiğimi bilemiyorum. Fakat tek hatırladığım şey, öldürmüş olduğunuz bu yılanın üzerime doğru gelip bana saldırmasıydı. Ondan sonrasını pek hatırlamıyorum, dedi ve susarak düşünmeye başladı. Az sonra şimdi hatırladım, dedi ve şöyle devam etti.

– Bu yılan üzerime saldırdığı zaman, korkudan ne yapacağımı şaşırdım ve ellerim ayaklarım birbirlerine dolandı. Hayatımda, bu kadar büyük yılanla ilk kez karşılaştığım için, ona karşı nasıl hamle yapacağımı bilemiyordum. Yılan, bana iyice yaklaşıp kocaman ağzını açtığı zaman, dedeme benzer yaşlı bir adam karşıma çıktı ve yılanı kovdu. Yılan gidince, bana dönerek:

– Evladım, senin yaşlılara karşı olan merhametin, benim buraya gelmeme sebep oldu, dedi ve içine girdiğim bu buğdayı gösterdi. Daha sonra bana, yılanın tekrar geri gelme ihtimaline karşı bu buğdayın içine girmemi söyledi. Yaşlı adamın, sözünden sonra buğdayın içine nasıl gireceğimi düşünürken, buğday ikiye ayrıldı. Buğday tanesi ikiye ayrılınca ortasında güzel bir bahçe çıktı. Buğdayın ikiye ayrılıp, ortasında çıkan bahçe o kadar güzeldi ki, ona baktıkça içimi neşe kaplıyor, bir an evvel oraya varmak istiyordum. Bahçenin bu güzelliğine daha fazla dayanamayıp, öküzleri de alarak bahçeye girdim. Ben, bahçeye girdikten hemen sonra yaşlı adam da bahçeye girdi. Onun bahçeye girmesinden sonra buğday tanesi yavaş yavaş kapandı. Ondan sonra yaşlı adam bana:

–  Bu bahçeden hiçbir yere ayrılmayın. Zamanı gelince buğday tanesi açılacak ve buradan çıkacaksınız, dedi ve ortadan kayboldu. Buğdayın içindeki bahçeyi, bu bahçenin içerisine girmemizi hayretle düşünürken, o yaşlı adam tekrar ortaya çıkarak bu seferde bana ‘Gördüğünüz bu bahçeden başka bir yere ayrılmayın. Olur ki unutur bu bahçeden ayrılırsanız bir daha geri dönemezsiniz’, dedi ve tekrar ortadan kayboldu. Onun ortadan kaybolmasından sonra bahçenin içerisinde, fazla uzaklaşmadan gezindik durduk. Uykum geldiği zaman uyudum, acıktığım zaman bahçenin içerisindeki meyvelerden yedim ve neşe içerisinde buğday tanesinin açılmasını bekledim. Öküzler bile, bahçenin içerisindeki otlaklardan otlayarak neşeleniyor, sevindiklerini belli edercesine kafalarını sallayıp bağırıyorlardı.

Huzur Mustafa, oğlunu bulunca neşe içerisinde evine doğru koşarak oğlunu bulduğunu bütün ev halkına ve köylülere haber vererek, Sercan’ı nerede bulduğunu anlattı. Bu haber üzerine bütün köyün halkı, Sercan’ı karşılamak ve olanları bir de onun ağzından dinlemek için yollara düştüler. Köylüler yola çıktıkları sıra Sercan ve Huzur Mustafa’nın misafirleri, öğüttükleri buğdaylarla geliyor, neşe içerisinde söyleşip gülüşüyorlardı. Köylüler bunları karşılayınca hep bir ağızdan Sercan’a başından geçenleri anlatması için rica ettiler. Sercan bu rica üzerine başından geçenleri, bütün detaylarıyla birlikte anlattı.

Köyde, Sercan’ın geri gelişi ile beraber bayram yerine dönerken, Sedat Bey endişeliydi. Arkadaşlarından hiçbiri onun endişeli olduğunun farkına varamamış, aralarında gülüşüyorlardı. Onun endişeli olduğunu ilk gören Huzur Mustafa oldu ve ona neden huzursuz olduğunu sordu. Huzur Mustafa’nın sorusu üzerine Sedat Bey:

– Mustafa Bey, bize karşı yapmış olduğunuz misafirperverliğe minnettarız. Fakat, artık gitmek zorundayız. Oğlum, ben geciktim diye bayağı meraklanmıştır şimdi.

Huzur Mustafa, Sedat Bey’in gitmek istediğini duyunca Hasan’a dönerek:

– İstersen buralarda kalabilirsin. Ama, yok illa ben gideceğim diyorsan. O zamanda seni buralarda tutamam.

Hasan, Huzur Mustafa’ya teşekkür ederek, ailesini bulmak için gideceğini söyleyince Huzur Mustafa, onca zamandır evinde misafir olan ve işlerinde yardım eden misafirlerini köyün dışına kadar takip ederek, orada onlarla vedalaştı. Vedalaşmanın ardından, Huzur Mustafa kendi köyüne gitti. Onun köyüne geri dönmesinden sonra Sedat Bey ve Hasan, Dr. Burak’ın çalıştığı hastaneye doğru yola çıktılar. On günlük seyahatin ardından Dr. Burak’ın çalıştığı hastaneye vararak bekleme odasına geçtiler.

Dr. Burak, babasının geldiğini, çalışma ofisinde duyunca hastane de muayene için sıra bekleyen hastalardan özür dileyerek babasını karşılamak için bekleme odasına geçti. Orada birbirleriyle hasret giderdikten sonra Dr. Burak Hasan’a dönerek şaka yollu:

–  Sizi, ilk gördüğüm zaman, çok kötü durumdaydınız. Ama bakıyorum, şimdi turp gibisiniz, deyince Hasan, gülerek ona sağlığıyla ilgilendiği için teşekkür etti.

Aralarında geçen ufak sohbetten sonra Dr. Burak, Hasan’a birkaç gün kendilerinde kalmalarını rica ederek, muayene olmak isteyen hastaların yanına döndü. Sedat Bey, oğlu yanından ayrılınca Hasan’ı alarak, oğlunun evine gittiler.

Oğlunun evinde, onları ilk karşılayan küçük torunu Pınar oldu. Dedesini görünce, boynuna öyle bir atladı ki, adamcağız neredeyse yere düşecekti. Gelini çıkıp çocuğu dedesinin boynuna asıldığını görünce:

–  Bırak kızım, dedenin boynunu. Hem, ben sana kaç sefer söyledim. Eve bir büyük geldiği zaman ona hoş geldin deyip, elinin öpülmesinin gerektiğini.

Çocuk, annesinin bu siteminden sonra, dedesinin boynundan inerek ona ‘hoş geldin dede’ dedi ve elini öptü.

Sedat Bey, geliniyle konuşurken o sırada kapı çalındı. Zilin çalındığı duyan gelini Bahar Hanım,  ‘bu saatte pek kimse kapımızı çalmaz, ama bu saatte gelse gelse Hande gelebilir’ diyerek gidip kapıyı açtı. Kapıyı çalan, tahmin ettiği gibi görümcesi Hande’ydi. Çocuk, halasını görünce, sevincinden annesinin az önceki sözünü unutarak koşup onun boynuna da sarıldı. Annesi, kızının sözünü tutmaması üzerine, eliyle kızdığını işaret ederek ona ‘az önce, ben sana ne söylemiştim’ diyerek sitem edince, çocuk dudak bükerek ağlamaklı bir şekilde koşarak içeriye gitti.

Bahar Hanım, misafirlerini içeri aldıktan sonra onlara bir şeyler ikram etmek istemiş, bu maksatla onları salona almıştı. Misafirlerine bir şeyler hazırlarken hem uzun zamandır göremediği kayınpederini hem de görümcesini görmenin sevinciyle ne yapacağını şaşırıyor, elleri ayakları dolanıyor bir türlü mutfaktan çıkamıyordu. Hande, Bahar Hanım’ın uzun süre mutfaktan çıkmaması üzerine mutfağa gidince onu ağlarken gördü. Bahar Hanım’ın bir damla bile olsa gözyaşı dökmesine dayanamayan Hande, ona niçin ağladığını sorunca Bahar Hanım:

–  Biliyorsun, ben aşırı heyecanlıyım. Kayınpederimi ve seni görünce sevincimden heyecanlandım ve her şeyi birbirine karıştırdım. Her şeyi birbirine karışınca da ne yapacağımı şaşırdım, kaldım.

Hande, matematik öğretmeni olmasına rağmen, insan psikolojisinden anlamanın verdiği tecrübeyle ona, sakin olmasını söyleyerek, misafirlere bir şeyler hazırlamasında ona yardımcı olduktan sonra Hande, Bahar Hanım’a mutfakta bir köşeye oturmasını söyleyerek:

– Bahar Abla, bilirsin seni canımdan çok severim. Senin bir tek gözyaşı dökmene dayanamam. Ne olur, artık bu kadar kendini sıkıntıya sokma. Bir iş yaparken, oldukça sakin olmaya çalış. Her şeyi oluruna bırak, bak o zaman göreceksin bu heyecanın nasıl geçecek.

Hande’nin kendisiyle ilgilenmesi, Bahar Hanım’ı oldukça mutlu etmiş, sevindirmişti. Bu mutluluk sonucunda gözü yaşlı bir halde Hande’nin boynuna sarılarak:

–  Beni, söylediğin sözlerle o kadar mutlu ediyorsun ki, der demez gözyaşlarını daha fala tutamayıp ağlamaya başladı. Hande, Bahar Hanım’ın ağlaması üzerine sırtını sıvazlayarak yumuşak bir tonla:

–  Hadi artık ağlama. Bak içerdekiler bize bakıyor. Hadi sil gözyaşlarını da hazırladığın yiyecekleri içeriye götürelim.

Aralarında geçen bu tatlı konuşmanın ardından salona geçerek sohbete daldılar. Hasan, sohbet etmesine ediyordu ama sürekli kafası başka yerlere gidiyor, sürekli dalıyordu. Sedat Bey, Hasan’ın sık sık dalıp gitmesini fark edince, ona neden öyle davrandığını sordu. Hasan, Sedat Bey’in bu sorusu karşısında endişeli bir şekilde:

–  Ailemi çok özledim. Onlara bir an evvel ulaşmak, kucaklamak arzusundayım. Fakat, onlara nasıl ulaşacağımı bir türlü bilemiyorum. O yüzden de endişeliyim.

Akşama doğru Dr. Burak Hastaneden gelince, Hasan ona da endişesini söyleyerek ona:

– Artık, ben de aileme ulaşmak için yola çıkmak zorundayım, dedi ve onlarla vedalaşarak akşamüstü yola çıktı.

Dr. Burak’ın evinden ayrıldıktan sonra, şehirden ayrılırken bir ara sanki tokat yediğini hisseder gibi oldu. Kimden tokat yediğine bakmak için etrafına bakınca, etrafında kimsenin olmadığını gördü. Yolda giderken, başı dönmeye başlayıp gözleri karardı ve hiçbir şey göremez oldu. O sırada kulakları yine uğuldamaya başladı ve kulaklarına: ‘Tutun şu tavşanı artık, bizi oyalamasın.’ diye bir ses geldi. Kulaklarına gelen ses kesilince, gözlerine gelen kararmada geçti ve her tarafı görmeye başladı.  Gözleri görmeye başladığı zaman sağa sola bakındı ve kendisini yemyeşil ucu bucağı olmayan düz bir ovanın ortasında olduğunu fark etti.

Ucu bucağı olmayan ovanın ortasında kalan Hasan, gidecek hiçbir yol iz olmadığı için otları çiğneye çiğneye yoluna devam etti. Kat ettiği bu yolculuğun sonuna doğru kendisini neyin beklediğini bilemeden devam ediyor, kendi kendine türkü söylüyor, neşe içerisinde ilerliyordu.  Yolculuğunun ortasına doğru yorulduğunu hissetti ve yürüyemez hale geldi. Çok yorgun olduğu için yere oturarak dinlenmeye başladı. Yere oturup dinlemeye başladığı sıra, etraftan çıtırtılar geldiğini duydu. Ayağa kalkıp çıtırtıların nereden geldiğini görmek için etrafa baktığında, bir anda domuz sürüsüyle karşı karşıya kaldı. Domuz sürüsü, onu görünce homurtular çıkarmaya başlayıp, hızla üzerine gelmeye başladı. Bir anda domuz sürüsüyle karşı karşıya kalan Hasan, onların hızla kendisine doğru geldiğini görünce korku içerisinde koşmaya başladı. Domuzlar arkada kendisi önde takip sürerken, bir ara ayağı bir şeye takılıp yere düştü. Yere düşünce domuzlar onu göremediler. Göremeyince de etrafı koklayıp izini sürmeye başladılar. Onların kendisini koklayarak bulmaya çalıştıklarını korku dolu gözlerle izlerken elinin soğuk bir şeye dokunmasıyla beraber irkilerek ayağa kalkması bir oldu. Ayağa kalktığında domuzlar bunu görünce, tekrar kovalamaca başladı ve bu geceye kadar sürdü. Gece olunca takip etmeyi bırakan domuz sürüsü geldikleri yere geri döndüler.

Domuz sürüsü tehlikesini atlatan Hasan, sabaha kadar onları atlattığı yerde bekledi. Sabah olunca ayağı takılıp düştüğü yere geri döndü. Orada, neye takılıp düştüğünü görmek için yere eğildiğinde, onun etrafı çeşitli süslemelerle işlenmiş ayna olduğunu gördü. Aynanın güzelliğine kapılıp onu eline alarak, sağına soluna çevirmeye başladı. Aynayı sağına soluna çevirmeye başladığı sıra yer sarsıldı ve yere yarılarak bulunduğu yerden metrelerce aşağılara düşmeye başladı. Düştükçe, düşme hızı artıyor, gittikçe de hızlanıyordu.  Aşağılara düştükçe, sivri kayalar karşısına çıkıyor, onlara değdikçe her tarafını yara bere içerisinde bırakıyorlardı. Bir ara, öyle bir hale geldi ki, öleceğini zannetti. Bu düşünceler yetmezmiş gibi birde, karabulut ortaya çıkıp kendisine doğru yaklaştığını gördü.

Hasan, karabulutu görünce kendi kendine ‘artık ne olursa olsun, onunla hesaplaşacağım’ deyip ona doğru hızla yaklaşmaya başladı. Hızı yavaşlayıp, bir anda durunca karabulut iyice yaklaşıp ayaklarından tutup kendisine doğru çekmeye başladı. Tam o sıra, kendisini ondan her zaman kurtaran el ortaya çıktı. Arkasından tutarak hızla yukarılara doğru çıkarmaya başladı ve yer yarılıp içine düştüğü yere bıraktı. Yalnız bir farkla ki, düştüğü yer değişmiş ve her taraf dağlık, taşlık hale gelmiş ve her taraf mağaralarla dolmuştu.

Hasan, yaralı bir halde yatarken sağına soluna bakınca, mağaralardan birinin kendisine hiç de yabancı gelmediğini gördü. Bu mağara, Doğu Kapısından içeri girip kraterin içerisine düşmekten kurtulduğu mağaraydı. Bu mağaraya nasıl geri döndüğünü düşünürken başı dönmeye başlayıp kulakları uğuldamaya başladı. Bu uğultu sırasında kulaklarına ‘Nihayet yakaladık tavşanı, bu tavşan artık bir daha zorluk çıkaramaz’ diye bir ses geldi. Sesin kaybolmasının hemen peşine, kendisine yol gösteren tavşan ortaya çıktı. Tavşanın ortaya çıkmasına sevinen Hasan, sevinerek ona:

– Seni bir daha göremeyeceğimi zannediyordum, diyerek onu tekrar gördüğü için sevindiğini belirtti. Yaralı olduğunu umursamadan yerinden doğrulup, tavşana adeta yanına gelmesini işaret edercesine elini salladı. Tavşan yanına yaklaşınca eline alarak onu kucaklayıp sağa sola salladı. Onu sevip okşadıktan yere bırakınca, tavşan yaralı olan ayaklarını yalayıp iyileştirdi. Ve kendisine sitem edercesine:

–  Sen, benim yaralanmama engel olamadın ama ben, buna rağmen senin her zaman imdadına yetiştim. Fakat, bundan sonra benden asla yardım bekleme’ dedi ve zıplaya zıplaya mağaranın içinde kayboldu.

Hasan, tavşanın sitem dolu sözlerini işitip, onun mağaranın içinde kaybolmasından sonra üzüntülü bir halde ayağa kalkarak mağaradan çıktı. Mağaranın ağzındaki kraterden yukarı doğru tırmanarak yanardağın zirvesine ulaştı. Oradan zorlu bir inişten sonra aşağıya inince bütün üzüntülerinin gittiğini, içine ailesini bulabileceğinin ümidinin doğduğunu hissetti. Bu ümitle yoluna devam ederken karşısına yemyeşil bir ova çıktı. Bu ovanın ortasında inişli çıkışlı bir yol vardı ve bu yoldan başka da bir yol görünmüyordu. Bütün aramalarına rağmen başka yol bulamayınca, mecburen o inişli çıkışlı yoldan devam etmek zorunda kaldı.  Gittiği bu inişli çıkışlı yol o kadar uzundu ki bir türlü bitmek bilmiyordu. Yolun bitmeyeceğini zannedip yorgunluktan durduğu bir anda kendisini ikaz eden beyaz kuş belirdi. Beyaz kuş önce kafasının üzerinde bir iki tur attıktan sonra gelip kafasının üzerine kondu. Başının üzerine konar konmaz dile gelerek:

–  Niçin, yerde oturmuş bekleşiyorsun. Kalk da yolunu bulmak için devam et. Bu yolun sonunda beyaz at seni bekliyor, dedi ve o arada kanatlarını açarak bir iki defa aşağı yukarı salladı. Uçmaya hazırlanıp gideceği sıra uçmaktan vaz geçti. Kafasından atlayarak yere kondu. Bir iki adım attıktan sonra Hasan’a bakıp:

– Sana, bu ikazım son ikazdır. Bundan sonra yolunu artık kendin bulmalısın, dedi ve uçarak kayboldu.

Hasan, karşılaştığı her hayvanın kendisisiyle vedalaşması üzerine yolun sonuna doğru geldiğini anlamış, ailesini bulma ümidi daha çok artmıştı. İçindeki bu ümitle ayağa kalkarak, bütün yorgunluğuna rağmen yoluna devam ederek beyaz atla karşılaştı. At, iyice yaklaşınca başından tutarak sevmeye başladı ve ona:

–  Sende mi, benimle vedalaşacaksın? Demesi üzerine at yine kanatlanarak dile geldi:

– Ey insanoğlu! Eğer yolunu bulmak istiyorsan üstüme bin, yelelerime sıkı tutun, gideceğin yere götüreyim. Yalnız dikkat et, üstümdeyken yelelerimi sakın bırakma. Zaten artık bıraksan bile bundan sonra işe yaramaz. Çünkü artık yolun sonuna geldik.

Hasan, yolun sonuna geldiğini attan da duyunca, artık iyice anladı yolun sonuna doğru geldiğini. Yolun sonuna geldiği için mutluydu ama yine de içinde ‘ya bu yolun sonunda ailemi bulamazsam, nereye gidebilirim’ diye bir şüphesi vardı. Bir taraftan şüphe, bir taraftan ümitle atın üzerine bindi. At, o anda sanki üzerine binildiğini anlamış gibi kanatlarını açarak havalandı ve uçmaya başladı. Güney, doğu ve batı tarafında olduğu gibi, atın üzerinde uçarken, onun üzerinden düşmemek için yelelerinden sıkı sıkı tutunmaya çalıştı. Atın yelelerinden sıkı bir şekilde tutunup beraber uçarlarken o sırada karabulut ortaya çıktı ve ‘yolun sonuna geldin, bu yolun sonunda kaçacak bir yer olmadığı için artık, bundan sonra elimdesin’ diyerek etraflarında dönüp onların uçmasına engel olmaya çalıştı. At rüzgâra karşı kendini korumaya çalışırken üzerindeki Hasan, atın yelelerini sıkı tutup ‘bu karabuluttan nedir çektiğim’ diye düşünürken, bir taraftan da karabulutun ne yapacağını anlamak için hareketlerini izliyordu. O, bu düşünceler içerisindeyken karabulut, batı kapısında meydana getirdiği rüzgâr gibi şiddetli bir rüzgâr meydana getirerek, onların uçmasına engel olmaya çalıştı. Her ikisi de kuvvetli esen rüzgâra karşı direnerek uçmalarına rağmen, bir müddet sonra kuvvetli rüzgâra karşı dayanamayıp o hızla aşağılara doğru düşmeye başladılar.

At, aşağılara doğru düşerken bir yandan dengesini düzeltmeye çalışıyor, bir yandan da Hasan’a: ‘dengemi sağlamaya çalışırken yelelerimi sıkı tut’ diyordu. Hasan, her ne kadar atın üzerinde dengesini korumaya çalışsa da, bir müddet sonra bunu başaramayıp atın üzerinden kayarak kuyruğuna kadar geldi ve orada sallanmaya başladı. Yavaş yavaş elleri kuyruğundan kayıyor, elleri kuyruğundan kaydıkça da, kalbi küt küt atıyordu. Tam atın kuyruğundan elleri kayıp boşluğa düşmek üzereyken, karabulut rüzgâr çıkarmayı bırakıp ortadan kayboldu. Onun neden ortadan kaybolduğunu anlamak için etrafına bakınırken, kendisini karabuluttan kurtaran el ortaya çıktı ve karabulutu kovalamaya başladı. Karabulutun kaybolmasını fırsat bilen at dengesini sağlar sağlamaz, kuyruğunu yukarı doğru kaldırarak Hasan’ı boşluğa düşmekten kurtardı. Dengesini sağlayan at, tek yol ayrımına kadar uçmaya devam ederek yavaşladı ve yere doğru süzüldü. Yere inince Hasan’a:

– Artık yolun sonundayız, bundan sonra gideceğin yolu sen seçmelisin. Bu izleyeceğin yol senin kurtuluşun olacak, dedi ve kanatlarını açıp uçacakken vazgeçerek sözünü şu şekilde tamamladı: ‘Artık uyanma vaktin geldi’ dedikten sonra uçarak gözden kayboldu.

Hasan, atın ayrılmasında sonra, bir taraftan onun en son söylediği sözü neden söylediğini düşünüyor bir taraftan da yapayalnız kaldığına üzülüyordu. Ne yapacağını nereye gideceğini bilemiyordu. Üstelik geldiği yollar kaybolmuş, yolculuğunun ilk başladığı yere, yani çöle gelmişti. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, ümidini kaybetmeyip çölün ortasında yürümeye devam etti. Yoruldu, düştü, yuvarlandı. Yine de ümidini, kaybetmeden yoluna devam etti.

Çölde olduğu için oldukça susamış ve serap görmeye başlamıştı. Az ileride güzel bir vaha görüyordu. İçinde çocukları cıvıl cıvıl oynuyor. Hanımı onlara bakıp gülüyor, elindeki çorabı onarıyordu. Anne ve babası yeşilliğin üzerinde uzanmış aralarında sohbet ediyorlardı. Az sonra bu manzara birden bire kaybolmaya başladı ve hemen peşine karabulut ortaya çıktı. Bu seferki gelişi çok daha şiddetli ve korkutucuydu. Ağzından, kulaklarından duman çıkıyor, hasta insanların göğsünün hırlama sesi gibi ses çıkartıyordu. Çölün ortasında yolculuğuna başlamış başlayalı, karabulutu bu kadar korkutucu görmemişti. Karabulut, kendisine doğru iyice yaklaştıkça ‘Bu seferde uyanmazsan, ben sana yapacağımı bilirim’ diyor ve öyle geliyordu.

Karabulut, iyice yaklaşıp burnunun dibine gelince, gözleri birden bire kararmaya başladı ve her şey karanlıklaştı. Etraftan ses duyulmaz oldu. Karanlık içersinde bağırmak istiyor, bağıramıyordu. O karanlık içerisinde yukarıya doğru bakıp karabulutu en korkutucu haliyle görerek korktu ve o  korku içersinde, yüksek sesle çığlık kopardı. Yüksek sesle bağırdığı çığlıktan sonra her şey aydınlanmaya başladı ve aynanın içine girmeden önce karşılaştığı pirifani adam burada da karşısına çıkarak:

– Ben, sana demedim mi, çok uyuyorsun diye? Bak sözümü dinlemedin, sonunda uzun bir yolculuğa çıkmak zorunda kaldın. Bak, bundan sonra sözümü dinlemez yine çok uykuya dalarsan, başına daha çok iş açarsın ona göre, dedi ve geldiği gibi ortadan kayboldu. Onun kaybolmasını ‘Bu yaşlı adama, benin çok uyuduğumu kim söylüyor, halen daha çözmüş değilim’, gibi sözlerle serzenişte bulunan Hasan, onun tamamen ortadan kaybolmasından sonra, gözleri tekrar karardı ve yine ortalık zifiri karanlığa gömüldü. Karabulut, bu sefer arkasında belirerek:

– İşte, şimdi elimdesin. Bundan sonra kaçışın yok, dedi ve kollarıyla Hasan’ı tutarak bütün kuvvetiyle sıktı ve ona ‘artık uyan’ gibi bir söz söyledi. Onun var gücüyle sıkıp, o sözü söylemesinin ardından, nefes alamayacak durumda olan Hasan, bütün kuvvetiyle bağırdı.  Bütün kuvvetiyle bağırdığında, birden bire kendisinde bir rahatlama hissi duydu. Hissettiği bu rahatlıktan sonra ortalık yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Gözlerini tamamen açınca karşısın. Bu seferki çığlığı korkudan değil, sevinçtendi. Çünkü, hanımı karşısındaydı ve amiri de kendisine bakıyordu. Onları görünce tuhaf olmuş, ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmıştı. Yalnız, onları görmesine sevinmişti ama onlar, neden kendisine sinirli sinirli bakıyorlardı. İşte buna bir türlü anlam veremiyor, işin içinden bir türlü çıkamıyordu.

Sonunda dayanamayıp amiri Selçuk Bey’e:

– Selçuk Bey, bana neden öyle bakıyorsunuz? Diye sordu.

Selçuk Bey, Hasan’ın önünde sinirli sinirli dolanıyor, arada bir sağ elini evirip çeviriyordu. Bir müddet öylece dolandıktan sonra aniden durdu ve Hasan’a dönerek:

–  Hele şuna bak! Hem suçlu hem güçlü, dedikten sonra etrafında dönüp sinirli hareketler yapmaya devam etti.

Hasan, Selçuk Bey’in sözünden bir şey anlamamış, hatta birazcık da olsa alınmıştı. Onun ne dediğini anlayabilmek için dönüp hanımına baktı ve onunda başını yere eğik bir halde kızgınlığını gördü. Ne hatası vardı ki, her ikisinin de kendisine karşı tavırları sertti. Onların sert tavırları karşısında paniklemiş, o panikle hem amirine hem de hanımına bakmaya başlamıştı.

Amiri, Hasan’ın paniklediğini görünce kollarından tutup sarsarak:

– Kendine gel be adam! İki haftadan beri uyuduğundan ne yaptığını bilemiyorsun.

Hasan, amirinin iki haftadan beri uyukluyorsun ikazı karşısında iyice sersemledi. Yoksa çölün ortasında kalışı, karşısına dört yol çıkması ve o yollardan geçip maceralara atılması hepsi birer rüyadan mı ibaretti?  Kafası bu tür düşüncelerle sarsılırken amiri yakalayıp kafese koyduğu hayvanları çıkararak:

– Şu hayvanları görüyor musun? Tabi nereden göreceksin, o kadar derin uyumuşsun ki, bu hayvanların yanında dolaştığının farkında bile değilsin, diyerek kendisine yol gösteren tavşanı ve ikaz eden kuşu gösterdi.

Hasan, iyice şaşırmış tamamen şok geçirmiş durumdaydı. Çünkü ormanın içine geldikten sonra aynayı görüşü, aynaya bakar bakmaz çölün ortasında kalması, çölün ortasında ağacı görmesi ve ağacın dört yola ayrılması, dört yolun her birinden geçip gitmesi hepsi tamamen rüyaydı. Aslında geçirdiği bu şok ufak ilk şoktu. Bundan sonra ufak tefek şoklar yaşayacak ve asıl büyük şoku karşılaştığı kişiyi görünce yaşayacaktı.

Selçuk Bey, şok içerisinde bulunan Hasan’ı tutup kollarından sallayarak: ‘Ne oluyor sana, artık kendine gel.’ diyerek sert bir şekilde bağırdı. Amirinin bağırdığı sıra, aklına karabulut geldi. Karabulutun sesi ve içindeki görüntüsü tıpkı amirine benziyordu. Karabulutun o mu, değil mi, diye iyice amirinin yüzüne baktı. Evet, evet yanılmıyordu, karabulut amiriydi. Ama, neden amiri kendisine karabulut olarak görünmüştü? Bunun bir sebebi olmalıydı. Kafasında dönen bu soruların cevabını bulabilmek için düşündü, taşındı ve sonunda onun rüyasında amirinin karabulut olarak görünmesinin sebebinin çalışma esnasında, çok uyumasından kaynaklandığını anladı. Bunu anladıktan sonra amirini daha fazla kızdırmamak için çalışma esnasında uyumamaya karar verdi.

Ya kendisini karabuluttan kurtaran el, kimin eliydi. Onları düşünürken, birden hanımının, amirine sert çıkıp onun elini tutmasıyla irkildi. Dönüp, hanımının eline bakınca tamamen aklı allak bullak oldu. Çünkü kendisini karabuluttan kurtaran rüzgârın içindeki el, hanımının eliydi.

Hanımı Sevgi Hanım, Selçuk Bey’e sert çıktıktan sonra bu seferde Hasan’a dönerek:

– Bırak artık şu fazla uykuyu. Bak, bu uyku yüzünden başımıza çok iş açıldı. Girdiğin işlerde uyku yüzünden, işten atılmak zorunda kaldın. Ne olur, bari zor şer bulduğun bu işe sahip çık ve amirini kızdırmamaya çalış. Tamam, anlıyorum seni, evlatlarını kaybettin ve bu yüzden sıkıntı çekiyorsun. Şunu unutma ki onlar benim de evlatlarımdı, ama ben metanetimi korudum ve bütün sıkıntıların üstesinden gelmeyi başardım. Ne olur, sen de benim gibi her şeyi oluruna bırak ve dayanmaya çalış, dedikten sonra, ha! Bu arada senin uykun yüzünden hem ormanda sorun yaşanmaması için hem de sana yardımcı olması amirin birini işe aldı ve o kişi biraz sonra gelmek üzere.

Hanımı, Hasan’la konuşurken amiri, elinde tuttuğu aynayı alarak yere fırlattı ve ayna paramparça oldu. Ayna parçalanırken ona doğru bakınca, onun çölün ortasında kalmasına sebep olan ayna olduğunu fark ederek ferahladı ve bundan sonra aynalara fazla bakmayıp, uzun süre uyumaya karar verdi.  O bunlara karar verirken, hanımın bahsettiği ve Selçuk Bey’in işe aldığı adam yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Ayrıca bu adam tek başına gelmiyor, yanında bir kişiyle beraber geliyordu.

Selçuk Bey’in bahsettiği adam yavaş yavaş gelirken, Hasan’a ‘Gel benimle’, dedikten sonra ormanın içine doğru bir yere gittiler. Orada Selçuk Bey, öldürmüş oldukları yılanı göstererek:

– Gördüğün bu yılan, az kalsın bizi yutacaktı. Bereket versin ki, yeni işe aldığım Salih Bey oradaydı da yılanı tüfekle vurarak bizi kurtardı. Eğer o, olmasaydı yılan bizi çoktan yutmuştu.

Hasan, amirinin konuşması bitince yılana doğru baktı ve kendi kendine ‘Ama bu olamaz, bu yılan her kapıda karşıma çıkan ve kapıları yutan yılan’ diye söylendi. Selçuk Bey, Hasan’ın korku içerisinde yılana baktığını görünce ‘Ne oluyor sana, artık kendine gel’ demesi üzerine kendine gelen Hasan, rüyasında geçen bütün olayları amirine anlatarak yılandan neden bu kadar çok korktuğunu anlattı.

Amiri Selçuk Bey,  rüyasını dinleyince hem hayretler içerisinde kaldı hem de bu kadar çok uyumasına kızarak:

– Eee! Bu kadar çok uyursan olacağı bu, dedi ve yürümeye devam ettiler. Onlar yürürken Hasan’ın aklına bütün kapıların sonunda çıkan kanatlı atın kendi atı olup olmadığını anlamak için dönüp atına baktı ve kanatlı atın kendi atı olduğunu gördü. Onu gördükten sonra birde dönüp kendi köpeğine baktı ve onunda kapıların açılması için anahtar getiren köpeğin, kendi köpeği olduğunu anlattı.

O, kendi köpeği ve atına bakarken Selçuk Bey’in bahsettiği adam iyice yaklaşmaya başlamış ve el sallamaya başlamıştı.      Adam, iyice yaklaşıp onu görmesiyle, asıl büyük şoku o zaman yaşadı. Büyük şoku yaşatan bu adam, Kuzey Kapısından girip farelerin elinden kurtardığı Salih Bey’di ve yanında gelen kişi, onun oğlu Dr. Burak Bey’in kendisiydi.

Selçuk Bey, yeni işe aldığı adamı tanıştırmak maksadıyla Hasan’ı yanına çağırarak ona:

– Bak, Hasan! Seni Salih Bey’le tanıştırayım. Salih Bey, benim çok yakın dostumun bir akrabası. Sen, çok uyuduğun için mecburen onu da işe almak zorunda kaldım. Artık bundan sonra o sana yardımcı olacak. Ve bu arada, senin uyku hastalığından bahsedince, o da doktor oğlunun uyku hastalığını geçirebileceğini söyleyip, onu getirmek üzere benden birkaç gün izin istedi ve giderek oğlunu getirdi, dedikten sonra Dr. Burak’ı göstererek, sözünü şöyle tamamladı. İşte bu onun oğlu ve senin uyku hastalığını iyileştirebilmek için geldi, dedi ve babacan bir tavırla elini Hasan’ın omzuna attı.

Aralarında tanışma faslı bitip, Dr. Burak Hasan’ın derdini dinledikten sonra:

– Sen, bu uyku hastalığını yenebilirsin, ama benimle uzun bir yolculuğa çıkmaya dayanabilirsen…

 

—- SON—–

 

 

 

 

 

 

Teşekkürler Bunu zaten beğendin
Yorum yok